13 Mayıs 2026 Çarşamba

Millet Yangın Yerinde Gündem Hâlâ Gölge Kovalamakta

Bir ülkenin en ağır çöküşü bazen ekonomik krizlerle başlamaz. Önce insanların dikkatleri dağıtılır. Gerçek meselelerin üzeri örtülür. Milletin boğazına kadar battığı hayat pahalılığı, adaletsizlik, işsizlik, gelecek korkusu konuşulacağı yerde toplumun önüne yapay gündemler atılır. Çünkü gerçek sorunlar konuşuldukça insanların zihni berraklaşır; ama gündem sürekli magazinle, dedikoduyla, kişisel ilişkilerle, yapay tartışmalarla doldurulursa toplum düşünemez hale gelir. İşte bugün yaşanan tam olarak budur.

Memleket adeta ateş hattında… İnsanlar sabah gözünü açar açmaz zam haberiyle karşılaşıyor. Kiralar maaşları geçmiş durumda. Gençler evlenemiyor, insanlar çocuk sahibi olmaktan korkuyor, emekliler ilaç ile mutfak masrafı arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Sokakta yürüyen insanların yüzüne bakıldığında bile derin bir yorgunluk hissediliyor. Ama bütün bunların arasında televizyon ekranlarına, sosyal medya paylaşımlarına, manşetlere bakıyorsun; sanki ülkenin en büyük sorunu bir siyasetçinin özel hayatı, bir muhalifin ilişkisi, bir sanatçının kimle görüştüğüymüş gibi bir hava oluşturuluyor.

İnsan ister istemez şunu soruyor: Bir milletin bu kadar ağır sorunları varken gerçekten konuşacak başka şey kalmadı mı? İnsanlar pazarda file dolduramıyorken, çocuklar sağlıklı beslenemiyorken, milyonlarca genç gelecek kaygısıyla yaşarken, toplumun önüne sürekli kişisel hayatların servis edilmesi nasıl bir zihniyetin ürünüdür?

Bu mesele sadece basit bir medya tercihi değildir. Bu doğrudan toplumsal algıyı yönetme biçimidir. Çünkü dikkat başka yöne çekildiğinde gerçekler görünmez olur. İnsanların zihni sürekli meşgul tutulursa sorgulama refleksi zayıflar. Tarih boyunca bütün güç odakları bunu kullanmıştır. Toplumu düşünmekten uzaklaştırmak için ya korku üretmişlerdir ya da oyalayıcı gündemler oluşturmuşlardır. Bugün yaşanan şey tam olarak budur.

Bir ülkede sosyal adalet çökmeye başlamışsa, gelir dağılımı uçuruma dönüşmüşse, hukuk güveni zedelenmişse, insanlar emeğinin karşılığını alamıyorsa, gençler kendi ülkesinde gelecek göremiyorsa orada konuşulması gereken mesele magazin değil sistemin kendisidir. Çünkü çürüyen şey tek tek insanlar değil, doğrudan toplumsal yapının omurgasıdır.

Bugün toplumun büyük bir kısmı artık biyolojik yaşam mücadelesi veriyor. İnsanlar hayal kurmayı bıraktı. Eskiden insanlar çocuklarının geleceğini planlardı; şimdi ay sonunu planlıyor. Eskiden insanlar bir ev sahibi olmanın hesabını yapardı; şimdi kirayı nasıl ödeyeceğini düşünüyor. Böyle bir ortamda topluma hâlâ yapay gündemler sunmak, insanların aklıyla alay etmektir.

En tehlikeli tarafı ise şudur: Sürekli oluşturulan bu gündemler zamanla toplumun düşünce seviyesini aşağı çekiyor. İnsanlar gerçek meselelerden uzaklaştırıldıkça, zihinsel olarak dağılmaya başlıyor. Çünkü toplum hangi konularla meşgul edilirse zamanla ona dönüşür. Eğer bir millet sürekli dedikodu, özel hayat, kavga, linç ve magazin üzerinden yönlendirilirse, o toplum büyük meseleleri tartışma yeteneğini kaybeder.

Bugün sosyal medyanın önemli bir kısmı tam da böyle bir mekanizmaya dönüştürüldü. İnsanların zihni sürekli bir öfke ve dikkat dağınıklığı içinde tutuluyor. Bir gün bir sanatçı hedefe konuyor, ertesi gün bir siyasetçinin özel hayatı konuşuluyor, sonra başka bir yapay kriz servis ediliyor. Ama bütün bu gürültünün içinde kimse dönüp şunu konuşmuyor: Bu ülkede insanlar neden bu kadar yoksullaştı? Neden milyonlarca genç gelecek korkusu yaşıyor? Neden adalet duygusu bu kadar aşındı? Neden toplumun psikolojisi bozuldu?

Çünkü bu sorular sorulmaya başlandığında iş doğrudan düzenin kendisine gelir. İşte tam da bu yüzden dikkat sürekli başka alanlara kaydırılıyor.

Aslında bugün toplumun üzerine görünmeyen bir sera kurulmuş durumda. Ama bu sera camdan değil; korkudan, propagandadan, kutuplaşmadan ve algı operasyonlarından oluşuyor. İnsanlar bu atmosferin içinde nefes almaya çalışıyor. Sürekli gerilim pompalanıyor. Sürekli bir düşman üretiliyor. Sürekli insanlar birbirine karşı konumlandırılıyor. Çünkü bölünmüş toplumlar daha kolay yönetilir.

Bir tarafta ağır ekonomik baskı var, diğer tarafta sürekli psikolojik yönlendirme… İnsanlar artık gerçek sorunlarını konuşacak enerjiyi bile bulamıyor. Çünkü sistem insanı sürekli meşgul ederek yormayı başarıyor. Gün boyu çalışan, akşam eve yorgun gelen bir insanın oturup ülkenin ekonomik yapısını, hukuk sistemini, gelir dağılımını analiz edecek gücü kalmıyor. İşte modern yönetim anlayışlarının en etkili yöntemlerinden biri budur: İnsanları sürekli hayatta kalma mücadelesine mahkûm etmek.

Çünkü insan ne kadar biyolojik ihtiyaçlarının baskısı altında yaşarsa, o kadar az sorgular. Karnını doyurma derdindeki insan toplumsal düzeni düşünemez hale gelir. Böylece gerçek meseleler arka planda kalır.

Bugün ülkede yaşanan en büyük krizlerden biri de budur: İnsanlar düşünemez hale getiriliyor. Sürekli bilgi bombardımanı altında kalan toplum, artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Oysa konuşulması gereken meseleler çok nettir.

Mesela neden bu kadar üretim potansiyeli olan bir ülkede insanlar temel gıdaya ulaşmakta zorlanıyor? Neden çiftçi üretimden kopuyor? Neden gençler kendi ülkesinde yaşamak istemiyor? Neden eğitim sistemi sürekli değişmesine rağmen kalite düşüyor? Neden liyakat duygusu kayboluyor? Neden insanlar artık birbirine güvenmiyor?

Bunlar konuşulmadığı sürece toplumun önüne ne kadar yapay gündem koyarsanız koyun gerçek değişmez. Çünkü hayatın hakikati sosyal medya manşetlerinden daha güçlüdür. İnsan markete gittiğinde gerçeği görüyor. Kirayı öderken gerçeği hissediyor. Çocuğunun geleceğini düşündüğünde gerçeği yaşıyor.

Toplumun ruh halindeki çöküş de tam buradan kaynaklanıyor. Çünkü insanlar artık sadece ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da yorulmuş durumda. Sürekli baskı altında yaşayan toplumlarda zamanla tahammül azalır. Öfke artar. İnsanlar birbirine daha sert davranmaya başlar. Çünkü hayat yükü ağırlaştıkça ruhlar da sertleşir.

Bugün trafikte yaşanan kavgalar, aile içi huzursuzluklar, gençlerdeki umutsuzluk, toplumdaki tahammülsüzlük hali tesadüf değildir. Bunların hepsi uzun süredir biriken ekonomik ve psikolojik baskının sonucudur.

Ama bütün bunlara rağmen toplumun önüne hâlâ yapay gündemler sürülüyorsa, burada ciddi bir vicdan problemi vardır. Çünkü gerçek sorunları konuşmak cesaret ister. Gerçekleri görmek samimiyet ister. Bir ülkenin çöküşünü örtmek için sürekli magazin üretmek ise kısa vadeli bir kaçış sağlar sadece.

Oysa mesele artık birkaç ekonomik veriyle açıklanabilecek noktayı çoktan geçti. Bugün yaşanan şey doğrudan toplumsal çözülmedir. İnsanlar aynı şehirlerde yaşıyor ama birbirine yabancılaşıyor. Aynı ülkenin vatandaşı ama farklı gerçekliklerin içinde yaşıyor. Bir kesim lüks içinde hayat sürerken diğer kesim hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Sosyal adalet dediğimiz şey tam da burada önem kazanır. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet, insanların yaşam koşullarında hissedilir. Eğer bir ülkede çalışan insanlar yoksullaşıyor, emekliler geçinemiyor, gençler umudunu kaybediyorsa orada toplumsal denge bozulmuş demektir.

Ve toplumsal denge bozulduğunda insanlar devlete olan aidiyet duygusunu da kaybetmeye başlar. Çünkü vatandaş kendisini korunmayan, anlaşılmayan ve yalnız bırakılmış hisseder. Bu his büyüdükçe toplumun ruhsal bağı zayıflar.

Bugün insanların en çok kaybettiği şey belki de budur: Güven duygusu… İnsanlar artık açıklanan rakamlara da, verilen sözlere de, geleceğe dair anlatılan hikâyelere de eskisi kadar inanmıyor. Çünkü günlük hayatın gerçekliği çok daha ağır hissediliyor.

Bir toplumun en tehlikeli dönemi ise tam olarak budur. İnsanlar ne öfkelerini tam ifade edebilir ne de umutlarını koruyabilir hale gelir. Böyle dönemlerde toplum içine kapanır. Sessizleşir ama içten içe gerilir. İşte bugün sokakta hissedilen hava biraz da budur.

Bütün bunların arasında hâlâ insanların dikkatini muhalefetin özel hayatına, magazin tartışmalarına, dedikodulara çekmeye çalışmak aslında büyük meselelerin üzerini örtme çabasıdır. Çünkü konuşulmayan her gerçek, büyüyerek geri döner.

Bugün ülkenin ihtiyacı olan şey daha fazla propaganda değil; daha fazla hakikattir. İnsanların artık süslü cümlelere değil, gerçek çözümlere ihtiyacı var. Çünkü açlık propagandayla doymaz. Kiralar sloganla düşmez. Gençlerin umudu televizyon tartışmalarıyla geri gelmez.

Gerçeklerle yüzleşmeyen toplumlar ise zamanla daha ağır bedeller öder. Çünkü bastırılan her sorun büyür. Görmezden gelinen her adaletsizlik toplumsal hafızada birikir.

Ve en sonunda insanlar şunu sormaya başlar: Biz ne zaman gerçek meseleleri konuşacağız? Ne zaman insanların onuru, emeği, geleceği bu kadar değersiz olmaktan çıkacak? Ne zaman bir ülkenin gündemi gerçekten milletin derdi olacak?

Çünkü bir toplumun kurtuluşu magazinle değil, hakikatle mümkündür. Hakikatin olmadığı yerde ise sadece gürültü büyür… Ama o gürültü hiçbir zaman insanların içindeki boşluğu dolduramaz.

Erol Kekeç/12.05.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...