28 Şubat 2026 Cumartesi

Küresel Korku Düzenine Meydan Okumak

 

Zamanın birinde, adı “adam öldüren mescit” diye bilinen bir mescit varmış. O mescidin bulunduğu yer küçük bir kasabaymış. Bu kasabada otel, han ya da herhangi bir konaklama yeri yokmuş. Dışarıdan gelen misafirler, eğer orada bir tanıdıkları yoksa, kalacak bir yer bulamadıkları zaman mecburen o mescide sığınırmış. Fakat mescidin kötü bir namı varmış: İçeri giren bir daha sağ çıkmazmış. Halk arasında mescidin tılsımlı olduğu, görünmeyen bir gücün oraya girenleri öldürdüğü söylenirmiş.

Kasaba halkı bu mescidin hikâyesini özellikle yabancılara anlatır, orada kalmamaları için uyarırmış. Kimsesi olmayan, yoldan gelmiş garipler, çaresiz kaldıklarında o mescide yönelirmiş. Soğuk kış gecelerinde dışarıda donmaktansa, “Ne yapacaklar bize?” diye korka korka içeri girerlermiş. Fakat o korku, onların ruhunu zaten önceden öldürmüş olurmuş. Sabah olduğunda mescitten sağ çıkan olmazmış. Böylece mescidin “adam öldüren” olduğuna dair inanç pekiştikçe pekişmiş. İnsanlar, mescidin sihirli bir tılsımı olduğuna, görünmez bir gücün oraya giren herkesi yok ettiğine inanır olmuş.

Yine bir gün kasabaya yabancı bir misafir gelmiş. Gidecek bir yeri, kalacak bir tanıdığı yokmuş. Mecburen o mescitte kalmaya karar vermiş. Kasaba halkı adamı uyarmış: “Oraya girme, orada yatma. Oraya sağ giren herkesin ölüsü çıktı.” Adam sakince cevap vermiş: “Ben zaten yaşamak istemiyorum. Eğer öldürecek bir şey varsa gelsin öldürsün. Kimseden korkmuyorum.” Ne kadar ısrar ettilerse de adam kararından vazgeçmemiş ve mescide girmiş.

Gecenin ilerleyen saatlerinde tuhaf homurdanmalar duyulmaya başlamış. Sanki görünmeyen bir varlık adamı yemek istediğini söylüyormuş. Fakat ortada kimse yokmuş. Ses bağırmış, homurdanmış, tehdit etmiş. Adam ise dimdik durmuş: “Kimsen çık ortaya! Senden korkmuyorum. Cesaretin varsa gel, öldür beni!” diye meydan okumuş. Ses ne kadar homurdansa da adam kararlılığını sürdürmüş. “Ben Allah’tan başka kimseden korkmam!” demiş. Bu meydan okumanın ardından bir anda mescit aydınlanmış. Sütunlardaki karanlık gölgeler kaybolmuş, sıvalar dökülmüş, yıllardır saklanan çürümüşlük ortaya saçılmış. Bir süre sonra ses tamamen kesilmiş. Adam başını koyup uyumuş. Sabah erkenden de sağ salim uyanmış.

Kasaba halkı sabah erkenden mescide koşmuş. Amaçları adamın cesedini görmekmiş. Fakat bir de bakmışlar ki adam keyifle oturuyor. Şaşkınlıkla sormuşlar: “Nasıl oldu bu iş?” Adam cevap vermiş: “Ben Allah’tan başka kimseden korkmam. Beni korkutacak olan varsa çıksın dedim. O ses birden kaybolup gitti.” O günden sonra “adam öldüren mescit” diye anılan yerin tılsımı bozulmuş. İnsanlar artık korkmadan orada kalmaya başlamış. Kimseye bir şey olmamış. Mescidin öldürücü gücü yokmuş; öldüren korkunun kendisiymiş.

Meselenin özü burada yatıyor. İnsanları öldüren, görünmez bir tılsım değil; içlerine yerleştirilen korkudur. Ruhunu teslim eden, iradesini korkuya rehin veren zaten hayattayken ölür. O mescit, aslında korkunun mekânıydı. O korku dağıldığında geriye sıradan bir bina kaldı. Tılsım diye anlatılan şey, insanların zihninde büyütülmüş bir vehimdi.

Bugün de benzer bir mescidin gölgesinde yaşıyoruz. Adı farklı, şekli farklı ama özü aynı: “ABD çok güçlü”, “Sesimizi çıkarmayalım”, “Aman bize ambargo uygular”, “Aman bizi aforoz eder”, “Aman üzerimize ekonomik yaptırım getirir.” Bu sözler, çağımızın homurdanmalarıdır. İnsanları görünmeyen bir gücün önünde diz çöktürmek için yayılan korku dalgalarıdır. Öyle bir korku ki, bazıları Gazze’ye bir baraka ev bile götürmeye cesaret edemez hâle gelir. Siyonistlerin tepkisinden, küresel güçlerin yaptırımlarından çekinerek susmayı tercih eder. Suskunluk zamanla alışkanlığa, alışkanlık da teslimiyete dönüşür.

Korku yayıldıkça, insanlar kendilerini güçsüz sanmaya başlar. Oysa güç, önce zihinde başlar. Korku ise yine zihinde büyür. Bir ülke, bir toplum, bir ümmet korkuya teslim olduğunda henüz savaş başlamadan kaybetmiştir. Korku, düşmanın en etkili silahıdır. Çünkü korkan insan kendi zincirini kendi boynuna geçirir.

İşte böyle bir zamanda İran’ın ortaya koyduğu tavır, bu korku iklimine meydan okumaktır. Bu yaşamlar, “adam öldüren mescitte korkusuzca geceleyen adamın tavrına benzer. “ABD güçlüdür, dokunulmazdır” algısına karşı, “Ben Allah’tan başka kimseden korkmam” diyen bir duruş sergilenmektedir. Bu duruşun sembol isimlerinden biri Ayetullah Ali Hamaney’dir. Onun liderliğinde sergilenen kararlılık, birçok kişi tarafından küresel hegemonyanın tılsımını bozma girişimi olarak okunmaktadır.

Eğer birileri korku duvarını yıkarsa, diğerleri de cesaret bulacaktır. Eğer birileri ambargo tehdidine rağmen geri adım atmazsa, yaptırım silahının psikolojik etkisi azalacaktır. Eğer birileri “Ölümden korkmuyorum” diyebilirse, ölümle tehdit edenlerin gücü sorgulanacaktır. Tıpkı mescitteki homurdanmanın, meydan okuma karşısında susması gibi.

Bu bakış açısına göre, küresel sistemin kurduğu korku düzeni ancak korkusuzlukla aşılabilir. Haydutluk olarak tanımlanan müdahaleci politikalar, ancak karşısında dik duran bir irade gördüğünde geri çekilir. Aksi hâlde, korkuya teslim olmuş toplumlar üzerinde tahakküm sürdürmek kolaylaşır. Korku, sömürünün zeminidir. Cesaret ise özgürlüğün kapısıdır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Cesaret, salt meydan okuma değildir. Cesaret, bilinçli ve ilkesel bir duruştur. Korkusuzluk, pervasızlıkla karıştırılmamalıdır. Gerçek cesaret, bedel ödemeyi göze alarak hakikati savunmaktır. Mescitteki adamın cesareti, boş bir inat değil; inancına dayanan bir teslimiyetti. “Allah’tan başka kimseden korkmam” demesi, korkunun merkezini doğru belirlemesiydi. Gücü ilahlaştırmamış, tehdidi mutlaklaştırmamıştı.

Günümüzde de mesele tam olarak budur: Gücü ilahlaştırmak mı, yoksa gücün de sınırlı olduğunu kabul etmek mi? Eğer bir devleti, bir sistemi, bir askeri gücü mutlak ve dokunulmaz kabul ederseniz, zihninizde ona ilahi bir nitelik yüklemiş olursunuz. Bu ise korkunun kalıcılaşmasına yol açar. Oysa hiçbir güç mutlak değildir. Her güç sınırlıdır, her sistem kırılgandır, her hegemonyanın bir sonu vardır.

Bu nedenle, “adam öldüren mescit “hikâyesini bugünün küresel siyasetinin psikolojisini çok doğru ifade ettiğine inanıyorum.. Korku üretmek, korkuyu yaymak, korkuyla yönetmek… Bunlar modern çağın en sofistike kontrol mekanizmalarıdır. Medya, ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon, askeri tehditler… Hepsi birer homurdanmadır. Ama o homurdanmaların etkili olabilmesi için insanların içten içe inanmaları gerekir. Eğer insanlar “Bu tılsım gerçek” derse, tılsım işler. Ama biri çıkıp “Korkmuyorum” dediğinde, çatlak oluşur.

İran’ın mevcut duruşu, bu çatlağı büyütme iddiası taşımaktadır. Bu yaklaşım, sadece bir devlet politikası olarak değil; psikolojik bir eşik aşımı olarak görülmektedir. “Korkunun yenilmesi” söylemi, birçok coğrafyada yankı bulmaktadır. Çünkü korku sadece bir ülkeye değil, tüm İslam âlemine ve hatta küresel Güney’e yöneltilmiş bir araç olarak algılanmaktadır.

Elbette bu süreç sancısız değildir. Ambargolar, ekonomik sıkıntılar, diplomatik baskılar gerçektir. Bedel ödemek gerçektir. Fakat korkunun zincirini kırmadan özgürleşmek mümkün değildir. Mescitteki adam, ölümü göze almıştı. Sabah sağ çıktığında kazandığı şey sadece kendi hayatı değil, kasabanın özgürlüğü olmuştu. İnsanlar artık korkmadan o mescitte kalabiliyordu.

Bugün de benzer bir psikolojik eşiğin aşılması hedeflenmektedir. Eğer “ABD dokunulmazdır” algısı yıkılırsa, birçok ülke daha bağımsız politikalar izleme cesareti bulabilir. Eğer yaptırım korkusu mutlak olmaktan çıkarsa, uluslararası ilişkilerde denge değişebilir. Eğer tehdit dili karşısında geri adım atılmadığı görülürse, tehdidin caydırıcılığı zayıflayabilir.

Bu çağrımı herkesin anlamasını istiyorum; Korkuya teslim olmayın. Gücü mutlaklaştırmayın. Tehdidi ilahlaştırmayın. Ölümden korkarak yaşamayı seçmeyin. Çünkü korku, insanı hayattayken öldürür. Cesaret ise bazen ölüm riskini göze alarak gerçek hayatı başlatır.

Günümüzün korkusuz adamı İran’dır ve özelde Hamaney’dir” ifadesi, bu bakış açısının sembolik ifadesidir. Bu cümle, bir politik tercihten öte, bir psikolojik duruşun altını çizmektedir. Selam, korkusuz olduğunu iddia edenlere değil; korkunun zincirini kırmaya çalışanlara yöneliktir.

Sonuç olarak, “adam öldüren mescit” bir bina değil, bir zihniyettir. O zihniyet korkuyla beslenir. Korku dağıldığında, geriye sadece boş duvarlar kalır. Bugün küresel düzeyde birçok mescit vardır; adı farklıdır ama işlevi aynıdır. İnsanları içeri girmeden öldüren, ruhlarını teslim alan korku mekânları…

Birileri o kapıdan içeri girip “Korkmuyorum” demedikçe, o mescitler ayakta kalmaya devam edecektir. Ama biri çıkıp meydan okuduğunda, homurdanmalar susacaktır. Tılsımlar bozulacaktır. Sıvalar dökülecek, çürümüşlük ortaya çıkacaktır. Ve insanlar sabah olduğunda, korkunun aslında bir vehim olduğunu anlayacaktır.

Mesele budur: Korkunun mescidini yıkmak. Cesaretle, inançla, bedel ödemeyi göze alarak… Çünkü özgürlük, korkunun tılsımı bozulduğunda başlar.

Erol Kekeç/01.03.2026/Sancaktepe/İST

27 Şubat 2026 Cuma

“Yetimin Hakkı, İmanın Aynasıdır-Kur’an-ı Kerim Işığında Dün, Bugün ve Yarın”

Kur’an-ı Kerim, insanın hem Rabbine hem de insana karşı sorumluluğunu hatırlatırken, özellikle “yetim” ve “fakir” gibi en korunmasız kesimleri merkeze alır. Nisa Suresi’nin 2. ayeti, aslında bir hukuk maddesi değil, bir ahlak manifestosudur. Bir toplumun kalitesini, vicdanını ve imanının samimiyetini ölçen bir terazidir.

“Yetimlere mallarını verin…” emriyle başlayan bu ilahi çağrı, mülkiyetin sadece maddi bir hak olmadığını, aynı zamanda ağır bir emanet olduğunu öğretir. Yetimin malı, sadece bir para değildir. O, kaybedilmiş bir babanın, eksilmiş bir güvenin, yarım kalmış bir hayatın telafisidir. Fakirin hakkı ise sadece sadaka ile geçiştirilecek bir lütuf değil, zenginin malına Allah tarafından konulmuş görünmez bir paydır.

Ne var ki bugün baktığımızda, bu ayeti dillerinden düşürmeyen, kürsülerde, meydanlarda, ekranlarda “yetimin hakkı” diye haykıran birçok insanın, iş pratiğe geldiğinde bambaşka bir yüz takındığını görüyoruz. Sözde yetim hassasiyeti, sözde fakir sevgisi, sözde adalet vurgusu… Ama perde arkasında; kamu malına uzanan eller, bağış paralarını kişisel çıkarına çeviren vicdanlar, “emanet” kavramını sadece lafta tutan kalpler…

İşte asıl acı tablo burada başlıyor.

Dün, Emanetin Omuzlarda Olduğu Zamanlar

Geçmişe baktığımızda, İslam toplumlarında “emanet” kavramının ne kadar ağır yaşandığını görürüz. Bir yetimin parasına dokunmak, sadece hukuki bir suç değil, toplumsal bir utançtı. İnsanlar, yetim malına karışmamak için neredeyse korkuyla titrerdi. Çünkü bu, Allah’a savaş açmak gibi görülürdü.

Eskiler, “Yetim malı ateştir” derdi. Bu söz, bir mecazdan ibaret değildi. Gerçek bir iman bilincinin dışa vurumuydu. Bir lokmanın bile hesabının sorulacağını bilen insanlar, başkasının hakkına uzanmaktan utanırdı. Fakirin sofrasından çalınan her lokmanın, insanın boğazında düğümleneceğine inanırlardı.

Elbette geçmişte de hatalar vardı. Hiçbir dönem masum değildi. Ama yanlış yapanlar, en azından yanlış yaptıklarını biliyorlardı. Vicdanları susmamıştı. Utanıyorlardı. Gizliyorlardı. Kendilerini savunmak için dini kullanmıyorlardı.

Bugün ise durum çok daha tehlikeli.

Bugün, Dindarlık Kılıfına Sarılmış İstismar

Bugün en büyük problem, zulmün “dindarlık” ambalajıyla sunulmasıdır. Yetimin hakkını yiyen, fakirin payını gasp eden, kul hakkını hiçe sayan insanlar, aynı zamanda “Müslüman” kimliğiyle ortalıkta dolaşabiliyor.

Daha da kötüsü: Bunu utanmadan yapabiliyorlar.

Bir yandan “faize karşıyız” diyorlar, diğer yandan yetim parasını kendi kasalarına aktarıyorlar. Bir yandan “kul hakkı en büyük günahtır” diye konuşuyorlar, öte yandan binlerce yoksulun hakkını birkaç imzayla buharlaştırıyorlar. Bir yandan “ahlak” nutukları atıyorlar, diğer yandan ahlaksızlığın merkezinde duruyorlar.

Bu nasıl bir çelişkidir?

Bu nasıl bir parçalanmışlıktır?

Bu, iman ile vicdan arasındaki bağın kopmasıdır. İnanç, kalpten çıkıp slogana dönüşmüştür. Dindarlık, ahlaki bir duruş olmaktan çıkıp bir kimlik kartına indirgenmiştir.

Bugün birçok insan için “Müslüman olmak”, adil olmak anlamına gelmiyor. Merhametli olmak anlamına gelmiyor. Yetimin gözyaşından korkmak anlamına gelmiyor. Sadece belli cümleleri kurmak, belli sembolleri taşımak, belli çevrelere ait olmak anlamına geliyor.

Oysa ayet çok nettir:
“Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin.”

Bu, dolambaçlı bir ifade değildir. Yoruma açık değildir. Net bir uyarıdır.

Ama biz, bu netliği kendi çıkarlarımıza göre bulandırmayı öğrendik.

Fakirin Hakkı, Sadaka Değil, Borçtur

Toplumda yaygın bir yanlış anlayış vardır: Fakire verilen yardım, zenginin lütfu gibi görülür. Oysa Kur’an’ın bakışında durum tam tersidir. Fakirin malda hakkı vardır. Yani zengin, o hakkı verdiğinde iyilik yapmış olmaz; borcunu ödemiş olur.

Bugün birçok kişi, küçük yardımlar yaparak büyük haksızlıklarını örtmeye çalışıyor. Bir yandan milyonları haksız yollarla kazanıyor, diğer yandan birkaç koliyi dağıtıp “hayırsever” ilan ediliyor.

Bu bir vicdan aldatmacasıdır.

Yetimin parasını yiyip, sonra ona bir mont almak, adalet değildir. Fakirin payını gasp edip, sonra iftar vermek, takva değildir. Kamu malını talan edip, sonra cami yaptırmak, günahı silmez.

Çünkü Allah, yapılan hayra değil, yapılan zulme bakar.

Din, Vicdanı Uyutma Aracı Değil, Uyandırma Çağrısıdır

En tehlikeli şey, dinin zulmü meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. Bir insan, haksızlığını dini kavramlarla süslediğinde, artık sadece kendine değil, dine de zarar verir.

Yetim hakkı yiyen bir insan, sadece bir çocuğun geleceğini çalmaz. Aynı zamanda toplumun adalet duygusunu da öldürür. Fakirin payını gasp eden bir düzen, sadece ekonomik bir sorun üretmez; ahlaki bir çöküş üretir.

Bugün gençlerin dinden soğumasının en büyük sebeplerinden biri, bu çelişkidir. Sözüyle başka, haliyle başka olan “dindar” profili…

Gençler şunu görüyor:
Namaz kılan ama adaletsiz olanlar.
Oruç tutan ama merhametsiz olanlar.
Ayet okuyan ama kul hakkı yiyenler.

Ve şu soruyu soruyorlar:
“Eğer din buysa, ben neden inanayım?”

Bu soru, hepimizin vicdanında yankılanmalıdır.

Yarın, Hesap Günü ve Tarihin Hükmü

Bugün birçok insan, yaptığı haksızlıkların hesabını dünyada vermeyeceğini sanıyor. Güçlü olduğu sürece dokunulmaz olduğunu düşünüyor. Parası, makamı, çevresi olduğu sürece güvende olduğunu zannediyor.

Ama tarih, bu tür insanların mezar taşlarıyla doludur.

Daha önemlisi: Ahiret gerçeği vardır.

Yetimin gözyaşı, Allah katında sessiz kalmaz. Fakirin ahı, er ya da geç sahibini bulur. Bu dünyada olmasa bile, öte dünyada mutlaka karşılık bulur.

Orada ne makam geçerli olacak, ne unvan.
Ne alkış kalacak, ne destekçiler.

Sadece hesap kalacak.

Ve o gün, “Ben Müslümandım” demek yetmeyecek.
“Ben ayet okurdum” demek kurtarmayacak.
“Ben hayır yapardım” demek yeterli olmayacak.

Sorulacak soru şu olacak:
“Emanete nasıl davrandın?”

Gerçek Dindarlık, Elini Yetimin Malından Çekmektir

Gerçek Müslümanlık, kürsüde konuşmak değildir. Sosyal medyada ayet paylaşmak değildir. Dini sloganlar üretmek değildir.

Gerçek Müslümanlık:

  • Yetimin parasına titremektir.

  • Fakirin hakkını gözetmektir.

  • Kendi çıkarından vazgeçebilmektir.

  • Haksız kazanca “hayır” diyebilmektir.

  • Kimse görmese bile doğru kalabilmektir.

Bir insan, yetimin malına uzanıyorsa, ne kadar ibadet ederse etsin, imanında ciddi bir problem vardır. Çünkü iman, sadece dilde değil, ahlakta görünür.

Şimdi Aynaya Bakma Zamanı

Bu ayet, başkalarını yargılamak için değil, önce kendimize bakmak için inmiştir. Her birimiz şu soruyu sormalıyız:

Ben, bilerek ya da bilmeyerek, birinin hakkını yiyor muyum?
Ben, bana emanet edilene sadık mıyım?
Ben, fakirin payına saygı duyuyor muyum?
Ben, gücüm varken adil miyim?

Eğer bu sorulara dürüstçe cevap vermezsek, ne yazarsak yazalım, ne konuşursak konuşalım, sadece kendimizi kandırmış oluruz.

Unutmayalım:

Yetimin malı, masum bir çocuğun duasıdır.
Fakirin hakkı, kırık bir kalbin feryadıdır.
Ve bu sesler, er ya da geç Arş’a ulaşır.

Dilerim ki bizler, bu ayeti sadece okuyanlardan değil, yaşayanlardan oluruz.
Dilerim ki dinimiz, sözümüzde değil, ahlakımızda görünür.
Dilerim ki yarın, “keşke” demek zorunda kalmayız.

Erol Kekeç/27.02.2026/Sancaktepe/İST
NOT:28 Şubat anısına geldiğimiz noktayı ele alan bir gözlem yazısı...

26 Şubat 2026 Perşembe

Hakikatin Üzerini Örtenler Karşısında İnsan Olma

Hakikati söylemek hiçbir zaman kolay olmadı. Tarihin her döneminde, yapılan yanlışları eleştirenler ya susturulmaya çalışıldı ya da kolay bir etiketle yaftalandı. Bugün de aynı şey oluyor. Bazıları yapılan yanlışların eleştirisini hemen “din düşmanlığı” olarak ilan ederek kendilerini dokunulmaz bir alanın içine yerleştirmek istiyor. Oysa bu yaklaşım hem akla hem de inancın özüne aykırıdır. Çünkü hakikat, insanların kurduğu yapılarla sınırlı değildir. Hakikat, er ya da geç ortaya çıkma özelliğine sahiptir. Bunu herkes bilmelidir. Hakikatin sahibi insanoğlu değildir; hakikatin sahibi Allah’tır. Ve Allah dilerse hakikati, iman ettiğini söyleyenlerin eliyle de ortaya çıkarır, iman etmemiş olanların diliyle de görünür kılar. Hakikat bazen beklenmedik yerlerden konuşur. Bu yüzden hakikatten korkanlar aslında kendi kurdukları düzenin çürüklüğünden korkanlardır.

İnsan kavramı üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir. İnsan, sadece biyolojik bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda değer üreten, anlam kuran, sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Değerler dünyasını anlamadan toplumları anlamak mümkün değildir. Din, inanç, vatan, bayrak gibi kavramlar toplumlar için son derece güçlü anlamlar taşır. Ancak kavramların kapsamı ve kaplamı açısından bakıldığında, en geniş kavram insandır. Çünkü insan bu kavramların hepsini kuşatan bir varlıktır. Din insan içindir, vatan insan içindir, değerler insan içindir. İnsan yoksa bu kavramların da anlamı kalmaz. Bu yüzden insanı ezerek, insanın iradesini yok sayarak, insanı küçülterek değerleri yüceltmeye çalışmak aslında o değerleri de anlamsızlaştırmaktır. İçerikte bulunan kavram, kaplamı daha geniş olan kavramı kuşatamaz. İnsan kavramı bu anlamda en üst düzey kapsayıcı kavramdır.

Allah insanı yaratırken ona yalnızca yaşama imkânı vermedi; aynı zamanda insan olma kodlarını da yükledi. Bu çok önemli bir hakikattir. Her insanda vicdan vardır, akıl vardır, seçim yapabilme yeteneği vardır. Bu potansiyel herkese verilmiştir. Ancak herkes bu potansiyeli aynı şekilde kullanmaz. Kimi bu kodları işlevsel hale getirir ve gerçekten insan olur. Kimi ise bu kodları kullanmadan yaşar ve yalnızca beşer olarak kalır. Beşer olmak biyolojik bir varoluştur; insan olmak ise bilinçli bir tercihtir. İşte asıl mesele burada başlar.

Çünkü insan olma kodlarını kullandıktan sonra kişinin önüne iki yol çıkar. Biri hayra götüren yol, diğeri şerre götüren yol. Bu iki yol insanın iradesine bırakılmıştır. Bu noktada kimsenin kimse üzerinde mutlak bir tahakküm kurma hakkı yoktur. Bir insan bir yolu seçti diye, diğer insanlara aynı yolu dayatma yetkisi kazanmaz. İnanç, düşünce ve ahlak tercihleri insanın özgür iradesiyle anlam kazanır. Zorla kabul ettirilen hiçbir şey gerçek değildir. Zorla dayatılan bir inanç, inanç değildir; sadece baskıdır.

Ne yazık ki yaşadığımız dünyada bunun tam tersi bir tablo giderek yaygınlaşıyor. Bazı insanlar kendilerini kutsallaştırarak söylediklerini ve yaptıklarını adeta ilahi irade gibi sunmaya başlıyor. Kendi yorumlarını mutlak doğru ilan ediyorlar. Kendi düşüncelerine itiraz edenleri düşman ilan ediyorlar. Bu yaklaşım yalnızca bir fikir problemi değildir; bu yaklaşım toplumsal bir ifsatın başlangıcıdır. Çünkü bir insan ya da bir grup kendisini sorgulanamaz hale getirdiği anda, orada adalet ortadan kalkar.

İşte bu noktada büyük bir kırılma yaşanır. İnsanlar yanlışları dile getirmeye korkar hale gelir. Eleştiri susturulur. Farklı düşünceler tehdit gibi görülür. Oysa bir toplumun sağlıklı kalabilmesi için eleştiriye ihtiyacı vardır. Eleştiri düşmanlık değildir. Eleştiri, yanlışın düzeltilmesi için bir fırsattır. Ama bu fırsat yok sayıldığında toplum yavaş yavaş çürümeye başlar.

Yıllar önce bu ülkede “dindar bir nesil yetiştirilecek” söylemi ortaya atıldığında bazı insanlar bu söylemin nereye gidebileceğini görmeye çalıştı. O zaman şu uyarı yapılmıştı: Eğer din, devlet eliyle bir ideoloji haline getirilirse, bir süre sonra insanlara din dar edilir. Bugün geldiğimiz noktada birçok insanın yaşadığı şey tam olarak budur. Din adına konuştuğunu söyleyen bazı anlayışlar, dini bir özgürlük alanı olmaktan çıkarıp bir baskı aracına dönüştürdü. Bu durum en büyük zararı dine verdi. Çünkü insanlar çoğu zaman yapılan yanlışlarla dini birbirinden ayıramadı.

Sonuç olarak ortaya trajik bir tablo çıktı: İnsanlar yapılan yanlışlardan uzaklaşmadı, fakat dinden uzaklaştı. Bunun nedeni din değil, dini temsil ettiğini iddia eden anlayışların tutarsızlığıdır. İnsanlar samimiyetsizliği görür. İnsanlar çelişkiyi fark eder. İnsanlar adaletsizliği hisseder. Bir süre sonra da bu çelişkinin kaynağını sorgulamaya başlar.

Geçmişte savunulan bir ilke vardı: Devletin vatandaşlara din anlatma gibi bir sorumluluğu yoktur. Aileler kendi çocuklarını istedikleri gibi yetiştirme hakkına sahiptir. Bu ilke aslında hem özgürlüğü hem de toplumsal barışı koruyan bir ilkedir. Çünkü inanç alanı zorla düzenlenemez. İnanç kalbin alanıdır. Devlet, insanların inançlarını belirleyen bir kurum haline geldiğinde hem inanç zedelenir hem de toplum gerilir.

Bugün ilginç bir şekilde, geçmişte bu özgürlükleri savunan bazı kesimlerin bile zamanla farklı bir noktaya geldiği görülüyor. Kendi kurdukları yaşam biçimini sanki ilahi bir emir gibi dayatmaya başladılar. Buna itiraz edenleri de hemen din düşmanlığı ile suçladılar. Bu yaklaşım hem ahlaki hem de entelektüel olarak büyük bir hatadır. Çünkü kimsenin dini temsil etme tekeli yoktur.

Toplumu daha fazla germek kimseye fayda sağlamaz. Bu yolların sonu çıkmaz sokaklara çıkar. Çıkmaz sokakların sonunda ise karanlık dehlizler vardır. Tarih bunu defalarca göstermiştir. Toplumlar baskıyla değil, adaletle ayakta kalır. İnsanlar zorlamayla değil, ikna ile birlikte yaşayabilir.

Bu nedenle temel bir çağrı yapmak gerekiyor: İnsan yetiştirelim. İnsanların inançlarını kendilerinin seçmesine izin verelim. Allah’ın yarattığı bu varlığı zorlamayalım. Çünkü kimse ot değildir. Her insanın iradesi vardır. Her insanın seçim yapma yeteneği vardır. Bu, insan olmanın temel özelliğidir. Kur’an’da sürekli tekrar edilen bir çağrı vardır: Akletmek. İnsan düşünmeye davet edilir. İradesini kullanmaya davet edilir. Sorumluluk almaya davet edilir.

Ama ne yazık ki bazıları çıkıp şöyle diyebiliyor: “Biz sizin yerinize düşünüyoruz.” Hatta daha ileri giderek “tüm çocuklar bizim” diyebilecek kadar ileri giden anlayışlar ortaya çıkabiliyor. Bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Çünkü bu, insanın özgürlüğünü ortadan kaldıran bir zihniyettir. Çocuklar toplumundur ama hiç kimsenin mülkü değildir. Çocuklar gelecektir ama bir ideolojinin hammaddesi değildir.

Eğitim ve öğretimin amacı açık olmalıdır. Eğitim sistemi, belirli bir ideolojiyi dayatmak için kurulmaz. Eğitim sistemi, ahlaki ilkeler ve hukuk çerçevesinde adaletli, üretici, düşünebilen, aklını kullanabilen insanlar yetiştirmek için vardır. Gerçek eğitim insanı özgürleştirir. Gerçek eğitim insanın zihnini açar. Gerçek eğitim insanı başkalarının kölesi haline getirmez.

Eğer eğitim sistemi bir ideolojinin aracı haline gelirse o toplumun geleceği tehlikeye girer. Çünkü düşünemeyen nesiller ortaya çıkar. Sorgulamayan nesiller yetişir. Eleştiremeyen insanlar çoğalır. Böyle bir toplum uzun vadede ilerleyemez. Böyle bir toplum bilimde, sanatta, ahlakta ve adalette geriler.

Bir toplumda adalet yerde sürünüyorsa, ahlak zedelenmişse, hakkaniyet kaybolmuşsa, aile yapısı yıpranmışsa ve insanlar birbirine güvenmez hale gelmişse, orada sorun çok derindir. Böyle bir ortamda bazı insanların “biz toplumu ilahi bir yöntemle ıslah edeceğiz” demesi büyük bir yanılgıdır. Çünkü ilahi mesaj baskı aracı değildir. İlahi mesaj insanı özgürleştirir. İlahi mesaj insanı düşünmeye çağırır. İlahi mesaj insanı adalete davet eder.

Eğer bir anlayış insanları küçültüyor, korkutuyor ve susturuyorsa, orada ciddi bir sorun vardır. Değer denince yalnızca folklorik bir yaşamı anlamak da büyük bir eksikliktir. Değerler yalnızca ritüeller değildir. Değerler adalettir. Değerler merhamettir. Değerler doğruluktur. Değerler emanet bilincidir. Değerler insan onurunu korumaktır.

Bu yüzden önemli bir soru ortaya çıkıyor: Böyle bir yaşamı istemeyenlere “din düşmanı” deme hakkını bir kişi nereden bulur? Bu sorunun ciddi şekilde sorulması gerekir. Çünkü bu tür etiketler toplumda büyük yaralar açar. İnsanları kutuplaştırır. Birbirine düşman eder. Oysa dinin özü düşmanlık üretmek değildir.

Allah adildir ve adil olanları sever. Bu ilke yalnızca teorik bir cümle değildir. Bu, hayatın merkezine konması gereken bir ölçüdür. Adalet yoksa hiçbir şey sağlıklı kalamaz. Adalet yoksa güven yoktur. Güven yoksa toplum çöker.

Bu hatırlatma aslında bir umut kırıntısından kaynaklanıyor. Belki bazı insanların içinde hâlâ bir merhamet kalmıştır. Belki bazı vicdanlar hâlâ tamamen susmamıştır. Belki bazı insanlar yapılan yanlışları görmeye başlamıştır. İşte bu ihtimal bile konuşmaya değer.

Çünkü tarih boyunca değişim çoğu zaman küçük bir farkındalıkla başlamıştır. İnsanlar bir noktada “Bu böyle gitmez” demiştir. O anda yeni bir kapı açılmıştır. Hakikat bazen yavaş yürür ama sonunda mutlaka görünür hale gelir.

Hesap günü vardır. Bu, sadece bir dini ifade değildir; aynı zamanda ahlaki bir hatırlatmadır. İnsan yaptığı her şeyden sorumludur. Güç sahibi olmak sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğu büyütür. Bir insanın ya da bir grubun insanları yanıltması, baskı kurması ve sonra bunu kutsallıkla örtmeye çalışması büyük bir vebaldir.

Kur’an’da bu konuda çarpıcı bir uyarı vardır.
Kur’an-ı Kerim – Enbiya Suresi 1. ayette;
“İnsanların hesabının görüleceği vakit yaklaştı; fakat onlar gaflet içinde yüz çeviriyorlar.”

Bu ayet aslında insanlığın genel durumunu anlatır. İnsan çoğu zaman kendi kurduğu dünyanın içinde kaybolur. Güç, çıkar, ideoloji ve korkular insanın gözünü perdeleyebilir. Ama bu durum sonsuza kadar sürmez. Bir gün hakikat görünür olur. Bir gün hesap sorulur. Bir gün yapılanların gerçek değeri ortaya çıkar.

Bu yüzden kimse kimseyi kandırmaya çalışmamalıdır. Hakikati gizlemek geçici bir başarıdır. Ama hakikatin ortaya çıkması kalıcıdır. Bu gerçeği anlamayanlar kısa vadede kazandıklarını zanneder, fakat uzun vadede büyük kayıplar yaşar.

Toplumların en büyük ihtiyacı samimiyettir. Samimiyet, söz ile eylemin uyumudur. Samimiyet, güç karşısında doğruları söyleyebilmektir. Samimiyet, insanı araç haline getirmemektir. Samimiyet, hakikati eğip bükmemektir.

Bugün yapılması gereken şey çok açıktır: İnsan onurunu merkeze alan bir anlayışı yeniden inşa etmek. İnancı zorlamadan, düşünceyi bastırmadan, eleştiriyi düşmanlık saymadan bir toplum kurmak. Eğitim sistemini özgür düşüncenin alanı haline getirmek. Adaleti gerçekten tesis etmek. Ahlakı slogan olmaktan çıkarıp hayatın ölçüsü yapmak.

Bunlar yapılmadığı sürece hiçbir söylem toplumu kurtaramaz. Hiçbir ideoloji toplumu iyileştiremez. Hiçbir slogan yaraları saramaz. Çünkü sorun söylemde değil, uygulamadadır.

Bu nedenle son söz nettir: İnsan yetiştirelim. Özgür düşünen, adaletli, vicdan sahibi insanlar yetiştirelim. İnancı dayatmayalım, tercih haline bırakalım. Hakikatten korkmayalım. Eleştiriden kaçmayalım. Gücü kutsallaştırmayalım.

Ve unutmayalım: Hakikat er ya da geç ortaya çıkar. Hakikatin sahibi Allah’tır. İnsanlar onu bazen engellemeye çalışır, bazen geciktirir, bazen çarpıtır. Ama sonunda hakikat görünür olur. İşte o gün geldiğinde, herkes kendi yaptıklarıyla yüzleşir. Bu yüzden bugün konuşmak, bugün uyarmak, bugün hatırlatmak gerekir.

Yazık olmasın diye konuşmak gerekir. Çünkü susmak bazen yanlışın büyümesine yardım eder. Ve kimse bu toplumun geleceğini karanlık bir yola sürükleme hakkına sahip değildir. Bu toprakların çocukları düşünmeyi, seçmeyi ve insan olmayı hak ediyor. Bu hak onların elinden alınamaz.

20 Şubat 2026 Cuma

Devlet Garantili Zenginlik Garantisi Olmayan Halk

Devlet garantili yol, köprü, hastane, havaalanı derken sonunda devlet garantili mevduat hesapları çıktı; ondan da bayağı para kazandırıldı. Çünkü bu saydıklarımın hepsi ensesi kalın, göbeği patlayan, kendi alın teri ile para kazanmamış; hep birlikte devlet ihaleleriyle önce al sonra yap felsefesinin ürünü olan eylemlerdir. Dolayısıyla bu sistemin kimleri beslediği bu kısa açıklamadan sanırım anlaşılıyor. Bu cümle aslında sadece bir eleştiri değil; bir ekonomik düzenin nasıl çalıştığını sorgulayan temel bir gözlemdir. Bir toplumda devlet garantisinin yöneldiği alanlar, o toplumun kimin için yönetildiğini anlamanın en açık yollarından biridir.

Devlet garantisi, normalde risk paylaşımı için kullanılan bir araçtır. Büyük altyapı yatırımlarında devlet bazen belli bir gelir düzeyi garanti eder; bu, teoride yatırımcıyı teşvik etmek içindir. Ancak bu model sürekli hale gelirse ve devlet neredeyse her büyük projede talep garantisi vermeye başlarsa, ortaya farklı bir tablo çıkar. Çünkü garanti demek riskin kamuya aktarılması demektir. Yani kazanç özel sektöre, risk topluma yazılır. Bu noktada soru basittir: Bu sistem gerçekten kalkınma için mi kurulmuştur, yoksa belli bir sermaye grubunun büyümesi için mi?

Ancak hiç gördünüz mü, devlet alım garantili buğday, fındık, fasulye, pamuk, hıyar, domates, portakal, limon, kavun, karpuz, hatta inek, keçi, koyun vs. bunları uzatmak mümkündür. Yani diyeceğim o ki, sen bunları üret, devlet olarak bunları alma garantisi veriyoruz, hatta sen bunları üretirken maliyet fazlalığı oluşursa onları karşılamak için de garanti veriyoruz diyen bir yönetim gördünüz mü? Göremezsiniz. İşte burada sistemin yönü ortaya çıkar. Çünkü devlet garantisi çoğunlukla üretimin tabanına değil, sermayenin tepesine verilir. Bu da ekonominin üretimden çok rant üzerinden büyüdüğünü gösterir.

Bir ülkenin gerçek gücü beton yatırımlarından değil üretim kapasitesinden gelir. Tarım, sanayi ve teknoloji üretimi güçlü olan ülkeler krizlere karşı dayanıklıdır. Ama garanti sistemi üretim yerine finansal kazançlara ve büyük projelere odaklanırsa, o ülke zamanla dışa bağımlı hale gelir. Bu durum bir anda ortaya çıkmaz. Yıllar içinde oluşur. Önce büyük projeler yapılır, sonra bu projelerin finansmanı için borçlanma artar, ardından bu borçların yükü bütçeye yansır ve sonunda halkın alım gücü düşmeye başlar.

Çünkü coğrafyanın yönetimleri halkı koruma derdinde değil; hemen hemen hepsi belli çıkar gruplarının daha fazla kazanması için, yükü vatandaşa yükleyip arpayı onlara veren yönetimlerdir. Bu cümle serttir ama toplumda oluşan algıyı ifade eder. İnsanlar kendi hayatlarına bakar. Eğer gelirleri artmıyorsa, hayat pahalılaşıyorsa ve bazı kesimler hızla zenginleşiyorsa, orada adalet duygusu zedelenir. Ekonomik sistemler yalnızca büyüme üretmek zorunda değildir; aynı zamanda güven üretmek zorundadır.

Adama paranı bankaya yatır, sana şu kadar faiz veriyorum diyor; ardından ekliyor, şayet faizle kazandığın yetersiz kalır, döviz yükselir ve oradan daha fazla kazanacak olursan, o aradaki farkı da ben sana vereceğim diyor. Bu ifade aslında son yıllarda uygulanan finansal politikalardan birinin mantığını eleştirir. Bu tür uygulamalar teoride piyasadaki döviz talebini azaltmak ve para birimini korumak için yapılır. Ancak pratikte ortaya başka bir sonuç çıkar: Devlet, bazı yatırım araçlarına doğrudan garanti vermiş olur. Bu da yine riskin kamuya aktarılması anlamına gelir.

Sebep piyasadan parayı çekmek ve insanlar arası dolaşan bir araç olmasını önlemek ve insanların alım gücünü kırarak enflasyonu düşüreceğine inanan zavallı beyinlerin bir uygulamasıydı... Burada ifade edilen şey ekonomik politikanın mantığına yönelik bir eleştiridir. Enflasyonla mücadele sadece para piyasasını sıkıştırarak olmaz. Eğer üretim zayıfsa, maliyetler yüksekse ve gelir dağılımı bozulmuşsa, para politikası tek başına çözüm üretmez. Tam tersine, yanlış uygulandığında toplumsal maliyet üretir.

Yanarım yanarım da ben bu aklın bu kadar insanı nasıl aldattığına yanarım; üstelik bir de kalkan olarak dini de istediği gibi evirip çevirerek… Bu noktada mesele sadece ekonomi değildir. Çünkü bir toplumda ekonomik politika dini, ideolojik veya duygusal söylemlerle savunulmaya başlandığında eleştiri alanı daralır. Oysa sağlıklı bir toplumda ekonomi tartışması veri ve sonuç üzerinden yapılır. Bir politika başarılıysa sonuçları ortadadır; başarısızsa da bunun açıkça konuşulması gerekir.

Sorun aslında daha derindedir. Bu sistem yalnızca ekonomik bir model değildir; aynı zamanda zihinsel bir modeldir. İnsanların bir kısmı sürekli olarak “büyük işler yapılıyor” söylemine inanır. Çünkü büyük projeler gözle görülür. Köprüler, otoyollar, havaalanları görünür yatırımlardır. Ama üretim reformu görünmezdir. Tarım politikası, eğitim sistemi, teknoloji yatırımı gibi alanlar kısa vadede propaganda üretmez. Bu yüzden bazı yönetimler görünür yatırımları tercih eder. Ancak bir ülkenin geleceğini belirleyen şey çoğu zaman görünmeyen yatırımlardır.

Toplumun karşısına tertemiz bir ayna koymak tam olarak bu yüzden önemlidir. Çünkü insanlar bazen gerçekleri görmek yerine anlatılan hikâyeye inanmayı tercih eder. Bu insan doğasının bir parçasıdır. Ancak bir toplum uzun süre kendi gerçekliğinden uzaklaşırsa, sonunda ekonomik ve sosyal kriz kaçınılmaz olur.

Şimdi şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer devlet bu kadar garanti verebiliyorsa, neden bu garantiler üreticiye verilmez? Neden çiftçi risk altında kalır ama büyük projeler riskten korunur? Neden küçük işletmeler krediye ulaşmakta zorlanır ama dev projeler finansman bulur? Bu soruların cevabı aslında sistemin nasıl çalıştığını ortaya koyar.

Bir ülkenin gerçek kalkınması tabandan başlar. Eğer köylü kazanıyorsa, işçi geçinebiliyorsa, küçük işletmeler büyüyebiliyorsa, o ülke güçlüdür. Ama sistem sürekli olarak yukarıyı besliyorsa, aşağıdaki kesim zamanla zayıflar. Bu da ekonominin dengesini bozar.

Bugün yaşanan tablo tam olarak bu sorgulamayı zorunlu hale getiriyor. İnsanlar artık sadece anlatılan başarı hikâyelerini değil, kendi hayatlarını ölçü alıyor. Market fiyatlarına bakıyor, kira giderlerine bakıyor, çocuklarının geleceğine bakıyor. Eğer bu göstergeler kötüleşiyorsa, propaganda ne kadar güçlü olursa olsun etkisi azalır.

Bir başka önemli nokta da şu: Devlet garantileri zamanla alışkanlık yaratır. Bir kez bu sistem kurulduğunda, bundan faydalanan gruplar bu düzenin devamını ister. Çünkü kazanç garanti altındadır. Bu da ekonomide rekabeti zayıflatır. Rekabet zayıfladığında verimlilik düşer. Verimlilik düştüğünde büyüme sürdürülemez hale gelir.

Toplumun önüne konması gereken ayna tam da burada ortaya çıkar. Bu aynada şu sorular yazmalıdır:

Devlet neden riskin çoğunu üstleniyor?
Bu garantiler kimleri zengin ediyor?
Bu politikaların bedelini kim ödüyor?
Neden üretici aynı desteği görmüyor?

Bu soruların cevabı aslında herkesin bildiği ama çoğu zaman dile getirmekten çekindiği gerçekleri ortaya çıkarır.

Bir toplumun en büyük sorunu yanlış politikalar değildir. En büyük sorun yanlış politikaların normalleşmesidir. Çünkü insanlar zamanla alışır. Başlangıçta eleştirdikleri şeyleri bir süre sonra kabullenir. İşte bu noktada eleştirel düşünce hayati önem taşır.

Burda dile getirilen öfke aslında bireysel bir öfke değildir. Bu, toplumda giderek büyüyen bir sorgulamanın ifadesidir. İnsanlar artık şu soruyu soruyor: Bu düzen gerçekten herkes için mi kurulmuş, yoksa bazıları için mi?

Ve bu sorunun cevabı açıkça verilmeden hiçbir şey düzelmez.

Bir ülkenin geleceğini belirleyen şey yalnızca ekonomik veriler değildir. Aynı zamanda adalet duygusudur. Eğer insanlar sistemin adil olduğuna inanıyorsa, zorluklara dayanabilir. Ama bu inanç kaybolursa, en güçlü ekonomi bile kırılgan hale gelir.

Bugün yapılması gereken şey bağırmak değil, görmek. Görmek ve anlatmak. Çünkü gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Önemli olan o gerçeklerle yüzleşecek cesareti gösterebilmektir.

Ve belki de en önemli soru şudur: Bir toplum kendisine ne kadar dürüst davranabiliyor?

Çünkü toplumların kaderini değiştiren şey çoğu zaman tek bir karar değildir; gerçekleri görmeye başladıkları andır.

Erol Kekeç/20.02.2026/Sancaktepe/İST

19 Şubat 2026 Perşembe

Servetin, Makamın ve Gücün Suçla İttifakı Üzerine Vicdani Bir Sorgulama

“Rabbim! Bana verdiğin nimet sayesinde artık suçlulara asla arka çıkmayacağım.” 

İnsanlık tarihinin en sarsıcı gerçeklerinden biri şudur: Zulüm çoğu zaman sadece zorbalıkla değil, imkânların kötüye kullanılmasıyla büyür. Servet, makam, nüfuz, çevre, bilgi ve güç; hepsi insan için birer emanet olarak verilmiştir. Fakat bu emanetler, adaletin hizmetinde kullanılmadığında, kötülüğün en etkili araçlarına dönüşür. Parası olanların suçluları koruması, onları hukukun üstünde konumlandırması, suçları görünmez kılması ve haksızlıkları meşrulaştırması; sadece bireysel bir ahlak sorunu değil, toplumsal bir çürümenin başlangıcıdır. Çünkü suçlunun arkasında duran güç, sadece bir kişiyi değil, adalet duygusunun kendisini yaralar.

Bugün dünyanın birçok yerinde açık bir gerçek vardır: Hukuk metinlerde eşit görünür ama uygulamada çoğu zaman eşit değildir. Parası olan, bağlantısı olan, nüfuzu olan; çoğu zaman hesap vermekten kurtulmanın yollarını bulur. Bu durum, sadece bir sistem hatası değildir; bilinçli bir tercih ve ahlaki bir düşüştür. İnsan, kendisine verilen nimetleri koruma refleksiyle değil, onları kutsallaştırma yanılgısıyla hareket ettiğinde, hak ile batıl arasındaki çizgi bulanıklaşır. Çünkü çıkar, gerçeğin önüne geçtiğinde vicdan susturulur.

Servetin suçla ittifakı, çoğu zaman görünmez mekanizmalarla işler. Bir telefon görüşmesi, bir imza, bir referans, bir bağış, bir medya manipülasyonu… Bunlar dışarıdan masum görünebilir; fakat sonuçta bir haksızlığı örtüyorsa, adaleti engelliyorsa, mazlumun hakkını gasp ediyorsa, bu eylemler doğrudan zulmün parçası haline gelir. İnsanlar çoğu zaman “ben sadece yardımcı oldum” diyerek kendilerini rahatlatır; oysa yardımın yönü yanlışsa, sonuç kaçınılmaz olarak yıkıcıdır.

Nimetin kötüye kullanımı sadece hukuki süreçlerde değil, toplumsal algının şekillendirilmesinde de kendini gösterir. Güç sahipleri, çoğu zaman gerçekleri çarpıtarak suçluları masum, masumları suçlu gösterebilir. Bu durum, toplumun adalet duygusunu aşındırır ve insanların doğruyu ayırt etme yetisini köreltir. Çünkü sürekli manipülasyona maruz kalan bir toplum, zamanla hakikate karşı duyarsızlaşır. İşte bu noktada sorgulama zorunlu hale gelir; çünkü hak ile batılın ayrılması ancak bilinçli bir farkındalıkla mümkündür.

Paranın sağladığı ayrıcalık, çoğu zaman insanı bir illüzyona sürükler: “Ben yapabilirim çünkü gücüm var.” Bu düşünce, insanın kendisini hukukun ve ahlakın üstünde görmesine neden olur. Oysa güç, sınır tanımadığında yıkıcıdır. Tarih boyunca imparatorlukların, şirketlerin, elitlerin ve güçlü ağların çöküşü; çoğu zaman bu kibirden kaynaklanmıştır. İnsan, hesap vereceğini unuttuğunda, sınırlarını da unutur.

Makam ve nüfuz sahibi olanların suçluları koruması, sadece bireysel bir günah değil; toplumsal bir yangındır. Çünkü bu koruma mekanizması, başkalarına da mesaj verir: “Suç işlesen bile doğru bağlantılarla kurtulabilirsin.” Bu mesaj yayıldığında, toplumda caydırıcılık ortadan kalkar. İnsanlar adalete değil, ilişkilere güvenmeye başlar. Bu ise hukukun ruhunu öldürür.

Nimetin ateşi alevlendirmesi metaforu son derece yerindedir. Çünkü kötüye kullanılan güç, tıpkı kontrolsüz bir ateş gibi yayılır. Başlangıçta küçük görünen bir ayrıcalık, zamanla sistematik bir adaletsizliğe dönüşür. Bir kişinin korunması, başka bir kişinin mağduriyetine yol açar; bu zincirleme etki büyüdükçe toplumsal huzur bozulur. İnsanlar birbirine güvenmemeye başlar, kurumlara olan inanç zayıflar ve nihayetinde kaos ortamı oluşur.

Bu noktada hak ile batıl çizgisinin netleşmesi zorunludur. Çünkü gri alanlar çoğu zaman kötülüğün sığınağıdır. İnsanlar “herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben değiştiremem” gibi gerekçelerle sorumluluktan kaçabilir; fakat gerçek şu ki her birey kendi tercihlerinden sorumludur. Sorgulama, sadece başkalarını eleştirmek değil, kendi konumunu da değerlendirmektir: Ben bu düzenin neresindeyim? Sessizliğim kime hizmet ediyor? Rahatlığım hangi adaletsizliklerin üzerine kurulu?

Servetin ve gücün kötüye kullanımı aynı zamanda bir korku üretir. İnsanlar güçlü olanın karşısında konuşmaktan çekinir, çünkü bedel ödemekten korkar. Bu korku, suçlular için en büyük koruma kalkanıdır. Oysa hakikatin savunulması çoğu zaman risk gerektirir. Tarihte adaletin sesi olan insanlar, çoğu zaman yalnız kalmış ama uzun vadede toplumun vicdanını şekillendirmiştir.

Bir diğer önemli boyut ise meşrulaştırma mekanizmasıdır. Güç sahipleri çoğu zaman yaptıklarını “iyilik”, “yardım”, “strateji” veya “zorunluluk” gibi kavramlarla örtmeye çalışır. Bu dil, gerçeği bulanıklaştırır ve insanların zihninde karmaşa oluşturur. Oysa adalet nettir: Haksızlık, adı ne olursa olsun haksızlıktır. Niyet söylemleri, sonuçların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Hak ile batılın ayrılması sadece teorik bir mesele değildir; pratik bir zorunluluktur. Eğer toplum bu ayrımı yapamazsa, adaletsizlik normalleşir. İnsanlar zamanla yanlışları kabullenir ve bu kabulleniş, yeni nesillere aktarılır. Böylece zulüm kültürel bir mirasa dönüşür. Bu nedenle her dönemde bilinçli bir direniş gereklidir: Gerçeği söylemek, yanlışları ifşa etmek, adaleti talep etmek.

Nimetin doğru kullanımı ise tam tersidir. Servet, mazlumu korumak için harcandığında bereket olur. Makam, adaleti tesis etmek için kullanıldığında anlam kazanır. Nüfuz, haksızlıkları engellemek için devreye girdiğinde gerçek değerini bulur. Bu perspektif, gücü bir ayrıcalık değil sorumluluk olarak görmeyi gerektirir.

Bugün insanlığın en büyük sınavlarından biri budur: Güç, kimin hizmetinde? Eğer güç sadece çıkarı koruyorsa, sonuç kaçınılmaz olarak çürümedir. Eğer güç hakikati savunuyorsa, toplumda güven ve huzur oluşur. Bu nedenle her bireyin kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Sonuç olarak mesele sadece zenginlerin veya güçlülerin eleştirisi değildir; mesele, nimetin anlamını yeniden hatırlamaktır. Çünkü her nimet bir imtihandır ve her imtihan bir tercihi gerektirir. İnsan ya adaletin tarafında durur ya da adaletsizliğin sürmesine katkıda bulunur. Arada kalmak mümkün değildir.

Bu yüzden bugün en temel soru şudur: Biz nimeti ateşe mi dönüştürüyoruz, yoksa ışığa mı? Eğer bu soruya dürüstçe cevap verebilirsek, hak ile batıl arasındaki çizgi de netleşecektir.

Bütçe Açıkları- Büyük Söylemler ve Sessiz Yoksullaşma

Toplu iğne bile yapmamış bir geçmiş var diyerek her platformda bunu dillendirenler, açık ara kibre ve gurura karşı savaşı kaybettiler. Çünkü tarih boyunca bir toplumun kendi geçmişini küçümseyerek yeni bir düzen kurmaya kalkması, çoğu zaman eleştirdiği hataların daha büyüğünü üretmesine yol açar. Bu durum yalnızca siyasal bir mesele değildir; aynı zamanda epistemolojik bir sorundur. Yani bir toplumun bilgi üretme, doğrulama ve gerçekliği değerlendirme yöntemlerinin bozulmasıdır. Eğer bir ülkede gerçeklik propaganda ile yer değiştiriyorsa, orada tartışmalar artık veriler üzerinden değil, algılar üzerinden yürütülmeye başlar.

Biz herhangi bir bedel ödemeden uzun süreli yap işlet devret modeliyle ülkemizi imar ediyoruz diyerek propaganda ile beyinleri kuşatanlar, ülke de neredeyse kamu kurumu bırakmayıp hepsini özelleştirdiler, ancak elde edilen gelirler ne hikmetse ülkeyi zenginleştirmedi, vurguncu talancı yeni zenginler yarattı. Bu, aslında modern ekonomilerin en temel tartışmalarından birine işaret eder: Kamusal varlıkların özelleştirilmesi gerçekten verimlilik mi getirir, yoksa kaynak transferi mi yaratır? Teoride özelleştirme, devletin yükünü azaltır ve rekabet ortamı oluşturur. Ancak pratikte bunun gerçekleşmesi için güçlü kurumlar, şeffaf ihale sistemleri ve hesap verebilirlik gerekir. Eğer bu üç unsur zayıfsa, özelleştirme kalkınma değil servet yoğunlaşması üretir.

Ancak kamu giderlerini karşılayamayan yönetim milleti fakirleştirdi, kara delikleri büyüttü, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş faiz ödemesiyle Ocak ayında şampiyon oldu... Bu, bir duygusal tepki gibi görünse de aslında önemli bir ekonomik çelişkiye işaret ediyor. Bir ülkede bütçe disiplini bozulduğunda devlet borçlanır. Borçlanma ise faiz ödemelerini büyütür. Faiz ödemeleri büyüdükçe bütçede üretken alanlara ayrılacak pay azalır. Bu da halkın refahına doğrudan yansır. Yani mesele yalnızca bir siyasi tercih değil, ekonomik matematiğin sonucudur.

Onlara sorarsan ihracat almış başını gidiyor, ama insanlar ihtiyaçlarını karşılayamamakta dibe iniyor... İşte burada epistemolojik bir ayrım ortaya çıkar: Makro veri ile mikro gerçeklik arasındaki kopuş. Bir ülkenin ihracatı artabilir. Bu istatistik doğru olabilir. Ancak aynı anda toplumun alım gücü düşebilir. Çünkü ekonomik büyüme ile refah dağılımı aynı şey değildir. Eğer büyümenin getirisi toplumun geniş kesimlerine yayılmıyorsa, istatistikler başarı anlatısı üretirken sokak başka bir hikâye anlatır. Bu da güven krizine yol açar.

Son geldiğimiz noktada, eskiden yapılmış hatta toplu iğne bile yapmamış olanların yaptığı köprü ve otoyolları satarak, faiz borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmiş bir yönetimin imdadına yetişmesi için uğraşıyorlar... Bir yönetimin kendinden önce yapılan her şeyi değersizleştirip sonra aynı varlıklara ihtiyaç duyması, siyasi söylem ile ekonomik gerçeklik arasındaki çelişkinin en açık örneklerinden biridir. Bu tür durumlarda toplum şu soruyu sormaya başlar: Eğer geçmiş tamamen başarısızdıysa, bugün neden o geçmişin inşa ettiği altyapıya ihtiyaç duyuluyor?

Ondan kalkıp bunları konuşmayacaksın, bunlar ülkeyi düşünüyorlar, bizim bilmediğimiz onların bildiği büyük hikmetler var diyeceğiz... İşte bu noktada epistemolojik sorgulama devreye girmelidir. Çünkü demokratik toplumlarda yönetimler gizemli hikmetlerle değil, hesap verilebilir politikalarla hareket eder. Eğer bir yönetim sürekli olarak eleştiriyi bastırıp “siz anlamazsınız” söylemiyle açıklama yapıyorsa, orada bilgi üretimi değil otorite üretimi vardır.

Allah'a yemin ediyorum hesap veremeyiz... Bu cümle aslında bir toplumun vicdanıyla konuşmasıdır. Çünkü ekonomik krizler yalnızca mali tabloları değil, ahlaki sorumluluk duygusunu da etkiler. Bir toplum, çocuklarının geleceğini borç yükü altında bıraktığını hissettiğinde, mesele artık ekonomi olmaktan çıkar ve etik bir sorgulamaya dönüşür.

24 yıl bir yönetim ülkenin gelir gider dengesini sağlayacak bir bütçe yapamaz mı, bunu bana kimse anlatamaz. Bu soru oldukça önemli. Çünkü uzun süre iktidarda kalan yönetimlerin en büyük sınavı sürdürülebilir ekonomi kurabilmeleridir. Süreklilik avantajdır. Eğer uzun süre yönetimde kalmış bir yapı hâlâ kriz yönetimi modunda hareket ediyorsa, bu durum sistemsel bir sorun olduğunu düşündürür. Devlet yönetimi, sürekli olağanüstü hal mantığıyla sürdürülemez.

O bütçenin açık olmasının belli sebepleri olmasa o bütçe ayağını yorganına göre uzatacaksın diye her ortamda konuşulan atasözleri devreye girerdi. Kamu harcamaları düşer, yüksek maaşlar aşağı çekilir, bütçe kalemlerine gider olan kalemler azaltılır ve itibar savurganlığın etkisine bırakılmış bora rüzgarlarına bırakılmazdı. Bu, aslında klasik bir kamu maliyesi prensibidir. Bir devletin bütçesi sürekli açık veriyorsa üç ihtimal vardır. Ya gelirler düşüktür, ya harcamalar kontrolsüzdür ya da ekonomik yapı verimsizdir. Çoğu zaman bu üçü birlikte görülür.

Ama benim anladığım ne kadar çok denk bütçe oluşturmazsanız giderlerinizi karşılamak için faizle tefecilerden para alır, her yıl ülkenin ana para hariç faiz ödemesini arttırarak milletin sırtına vurulan bütçe, zaman gelir faizi ödeyemez duruma gelir bugün olduğu gibi... Bu, aslında kamu borç dinamiğinin halk dilindeki karşılığıdır. Ekonomide buna borç sarmalı denir. Eğer devlet sürekli borç alıp borcun faizini ödemek için yeniden borçlanıyorsa, sistem kırılgan hale gelir. Böyle bir durumda toplumda iki şey görülür: vergilerin artması ve kamu hizmetlerinin zayıflaması.

Ondan sonra çıkıp ekranlarda milletin alt orta gelir grubundan, orta üst gelir grubuna çıktığını söyleyecek kadar milletle alay edenleri dinlemek zorunda kalırsınız, yazıktır ülkem adına üzgünüm bu anlayıştan... Burada ortaya çıkan problem veri ile deneyim arasındaki çatışmadır. İnsanlar kendi hayatlarına bakar. Eğer hayat pahalılaşmışsa, gelirleri yetmiyorsa, resmi açıklamalarla gerçeklik arasında bir uçurum oluşur. Bu uçurum büyüdükçe güven duygusu aşınır.

Bu yönetimin, Sadece gider masraflarını artırıp yeni vergi ve ceza maddeleri oluşturmaktan başka bir şey yapacağına inanmıyorum... Bu, toplumda oluşan mali baskı algısının yansımasıdır. Çünkü bütçe açığı büyüdükçe devlet genellikle üç yönteme başvurur: vergi artırımı, borçlanma ve para politikası müdahaleleri. Ancak sürekli vergi artışı toplumda ekonomik stres yaratır. Bu stres uzun vadede sosyal kırılmaları tetikleyebilir.

Bunun anlamı basınç hep artarak ve dayanamaz duruma gelindiğinde tazyikli akışların önü açılacak demektir. Bu metafor oldukça güçlü. Sosyolojide buna birikimli gerilim teorisi denir. Toplumda ekonomik baskı, adalet algısının zayıflaması ve gelecek kaygısı aynı anda büyüdüğünde, insanlar bir noktadan sonra ani ve güçlü tepkiler verebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bir toplumun sosyolojik gerçekliği bu iken hala gerekçe arayanlar hiçbir gerekçe olmadan yok olacakları günü beklemek zorunda kalırlar... Bu cümle aslında bir uyarıdır. Çünkü toplumların çöküşü çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük gerçeklerin sürekli inkâr edilmesiyle başlar. Eğer bir toplum kendi sorunlarını açıkça konuşamaz hale gelmişse, çözüm üretme kapasitesi de zayıflar.

Burada asıl mesele şu: Bir ülke neden bu noktaya gelir? Bunun cevabı sadece ekonomi değildir. Kurumların zayıflaması, eleştiri kültürünün bastırılması, liyakat sisteminin aşınması ve bilgi üretim mekanizmalarının propaganda ile yer değiştirmesi bu süreci hızlandırır. Çünkü gerçekleri konuşmayan toplumlar, sorunları çözemez.

Epistemolojik açıdan bakarsak bir toplumun sağlıklı olması için üç şey gerekir: doğrulanabilir bilgi, eleştiriye açık yönetim ve şeffaflık. Eğer bu üçü yoksa, gerçeklik parçalanır. İnsanlar farklı gerçekliklerde yaşamaya başlar. Bu durum en tehlikeli aşamadır. Çünkü ortak gerçeklik kaybolduğunda toplum ortak çözüm üretemez.

Burada dile getirilen çelişki tam olarak burada yatıyor: Bir yanda sürekli başarı anlatısı, diğer yanda giderek zorlaşan hayat koşulları. Bir yanda büyük projeler, diğer yanda artan borç yükü. Bir yanda büyüme söylemi, diğer yanda yoksullaşma hissi. Bu çelişki çözülmeden toplumsal güven yeniden kurulamaz.

Toplumlar yalnızca ekonomiyle değil, güvenle ayakta kalır. Eğer insanlar devletin kaynaklarının adil kullanıldığına inanıyorsa fedakârlık yapar. Ama bu inanç kaybolursa, en güçlü ekonomi bile uzun süre ayakta kalamaz.

Bu yüzden mesele sadece bugünün tartışması değildir. Mesele geleceğin nasıl kurulacağıdır. Eğer gerçekten sürdürülebilir bir ülke hedefleniyorsa şu soruların açıkça sorulması gerekir:

Devlet neden sürekli borçlanıyor?
Kamu kaynakları nasıl dağıtılıyor?
Ekonomik büyüme neden refaha dönüşmüyor?
Neden toplumun büyük bölümü kendini daha yoksul hissediyor?

Bu sorular sorulmadan hiçbir şey düzelmez.

Çünkü gerçek değişim propaganda ile değil, gerçeklerle yüzleşerek başlar. Ve bir toplumun en büyük gücü gerçeği konuşabilmesidir.

İnsanlar artık anlatılan hikâyeye değil yaşadıkları hayata bakıyor. Ve bu durum siyasetin değil toplumun verdiği en güçlü mesajdır.

Erol Kekeç/19.02.2026/Sancaktpe/İST

17 Şubat 2026 Salı

Dindarlığın Vicdanla İmtihanı ve Fitneye Dönüşme Tehlikesi

Bu çağda iman, yalnızca inanmak değildir; iman, aynı zamanda temsil etmektir. Çünkü insanlar artık kutsal metinleri değil, o metinlere inandığını söyleyenleri okumaktadır. İnsanlar artık ayetlere değil, ayetleri ağzına alıp adaletsizlik yapanlara bakarak hüküm vermektedir. Bugün din, kitap raflarında değil; sokakta, mahkemede, makam odasında, iş yerinde, sosyal medyada, günlük hayatta sınanmaktadır. Ve biz farkında olsak da olmasak da her birimiz, inandığımız değerlerin yürüyen bir ilan panosuna dönüşmüş durumdayız. Bu yüzden Musa’ya iman edenlerin “Rabbimiz! Bizi zalimler için fitne yapma” duası, sadece geçmişin değil, bugünün de duasıdır. Bu dua, bir korkunun ifadesidir: “Allah’ım, bizim hatamız yüzünden insanlar senden uzaklaşmasın.” Bu dua, bir bilinçtir: “Biz yanlış yaşarsak, hakikat yaralanır.” Bu dua, bir sorumluluktur: “Biz bozulursak, din kirlenir.” Bu dua, Kur’an’ın ruhunu taşıyan bir ahlâk çığlığıdır. Nitekim bu dua, Kur’an-ı Kerim’de, Firavun zulmü altında ezilen, küçük ama bilinçli bir topluluğun, kendi zaaflarının bile hakikate zarar vermesinden korkan insanların duası olarak karşımıza çıkar. Onlar, zulümden çok, zulmün bahanesi olmaktan korkmuşlardır. Çünkü biliyorlardı ki bazen zalimden çok, zalime gerekçe sunanlar yıkar toplumu.

Bu dua, aynı zamanda bir peygamber ahlâkının yansımasıdır. Musa Peygamber yalnızca Firavun’a karşı mücadele etmemiştir; kendi ümmetinin ahlâkını da inşa etmeye çalışmıştır. Çünkü biliyordu ki ahlâk olmadan tevhid, adalet olmadan iman, merhamet olmadan ibadet yaşayamaz. Bugün bizler de benzer bir eşikte duruyoruz. Gücün, makamın, iktidarın, paranın, görünürlüğün, popülerliğin dindarlıkla birleştiği bir çağda yaşıyoruz. Ve bu birleşme, eğer vicdanla, adaletle, tevazu ile, sorumluluk bilinciyle desteklenmezse; iman, bir kurtuluş vesilesi olmaktan çıkar, bir yıkım aracına dönüşür. Çünkü güç, ahlâkla birleşmediğinde yozlaştırır. Din, güçle birleştiğinde ama ahlâk zayıfsa, korkunç bir meşruiyet üretir. Zulüm, kutsal kelimelerle süslenir. Haksızlık, ayetlerle örtülür. Kayırmacılık, kader diye sunulur. Liyakatsizlik, “bizden olmak”la meşrulaştırılır. İşte fitne tam da burada başlar.

Bugün Türkiye toplumunda yaşanan kırılmaların merkezinde, sadece ekonomik sorunlar, sadece siyasal gerilimler, sadece küresel krizler yoktur. Asıl merkezde, derin bir ahlâk yarılması vardır. İnsanların adalet duygusu zedelenmiştir. İnsanların hakka olan güveni sarsılmıştır. İnsanlar artık “doğru olanı” değil, “güçlü olanı” esas almaya başlamıştır. Ve ne yazık ki bu sürecin içinde, kendini dindar olarak tanımlayan kesimlerin hataları, ihmalleri, suskunlukları ve zaman zaman açık yanlışları büyük bir rol oynamaktadır. Çünkü insanlar şunu görmektedir: Namaz kılan ama kul hakkı yiyen, Kur’an okuyan ama yalan söyleyen, başörtüsü taşıyan ama kibirle bakan, Allah’tan bahseden ama mazlumun yanında durmayan bir profil yaygınlaşmaktadır. Bu tablo, sadece bireysel günah değildir; bu tablo toplumsal bir felakettir. Çünkü bu tablo, dini itibarsızlaştırır. Bu tablo, imanı yıpratır. Bu tablo, gençlerin kalbinde onarılması zor yaralar açar.

Bir zamanlar başörtüsü, bu toplumda bir bedelin, bir direnişin, bir sadakatin simgesiydi. İnancını yaşamak isteyen kadınlar, eğitimden, işten, sosyal hayattan dışlanmayı göze alarak bu simgeyi taşıdılar. Bu fedakârlık, toplumun vicdanında derin bir saygı uyandırdı. Fakat bugün, aynı sembol; kimi zaman ayrıcalıkla, kimi zaman kayırmayla, kimi zaman ikiyüzlülükle, kimi zaman güçle yan yana anılır hâle geliyorsa, burada çok ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor demektir. Sembol, ruhunu kaybediyorsa; orada iman değil, vitrin vardır. Orada takva değil, imaj vardır. Orada kulluk değil, gösteri vardır. Ve bu, dinin en büyük yenilgisidir.

Bugün birçok genç, sessizce dinden uzaklaşmaktadır. Kimi bunu yüksek sesle “deistim” diyerek yapar, kimi kalbinde koparak yapar, kimi ibadetleri terk ederek yapar, kimi de sadece mesafe koyarak yapar. Bu kopuşların büyük kısmı, teorik ateizmden değil; pratik ikiyüzlülükten beslenmektedir. Gençler şunu söylemektedir: “Eğer dindarlık buysa, ben böyle olmak istemiyorum.” Bu cümle, bir isyan değil; bir hayal kırıklığıdır. Bu cümle, inkâr değil; kırılmış bir güvenin ifadesidir. Ve bu güveni kıranların çoğu, dine düşman olanlar değil; dini temsil ettiğini iddia edenlerdir. İşte Musa’nın kavminin korktuğu fitne, tam olarak budur.

Dindar olduğunu söyleyenlerin, insanların dinden kaçmasına sebep olması, sadece bir sosyolojik sorun değildir; bu, ağır bir vebaldir. Çünkü bu, Allah adına konuşup Allah’ın adını insanlara sevimsiz göstermektir. Bu, Peygamberlerin emanetine zarar vermektir. Bu, hakikatin önüne set çekmektir. Bu, insanları günaha değil; umutsuzluğa sürüklemektir. Çünkü insanlar bazen günahkâr kalır ama umutlu kalır; bazen de umudunu kaybeder ve her şey biter. Din adına yapılan yanlışlar, insanın umut damarını keser. İşte bu yüzden, dindarların hatası sıradan bir hata değildir. Dindarın adaletsizliği, sıradan bir adaletsizlik değildir. Dindarın yalanı, sıradan bir yalan değildir. Çünkü her biri, dine yazılmaktadır.

Bu toplumun bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni sloganlar, yeni hamleler, yeni projeler değildir. En çok ihtiyaç duyduğu şey, ahlâk devrimidir. Vicdanın yeniden inşasıdır. Adaletin yeniden merkeze alınmasıdır. Tevazunun yeniden öğrenilmesidir. Hesap verebilirliğin yeniden kurulmasıdır. Hatalarla yüzleşme cesaretidir. “Biz de yanlış yaptık” diyebilme erdemidir. Çünkü tövbe, sadece bireysel günahlar için değil; toplumsal hatalar için de vardır. Bir toplum, hatasını kabul etmeden iyileşemez. Bir hareket, yanlışlarıyla yüzleşmeden temizlenemez. Bir inanç dili, samimiyet olmadan ikna edici olamaz.

Bugün her samimi mümin, Musa’nın kavmi gibi dua etmek zorundadır: “Allah’ım, beni senin dinine engel yapanlardan etme. Beni yanlışımın vitrini yapma. Beni insanların senden uzaklaşmasına sebep kılma. Beni adaletsizliğin temsilcisi yapma. Beni ikiyüzlülüğün simgesi hâline getirme.” Bu dua, korkakların değil; bilinçlilerin duasıdır. Bu dua, zayıfların değil; sorumluluk sahiplerinin duasıdır. Bu dua, başkalarını suçlayanların değil; kendini hesaba çekenlerin duasıdır.

Bu, bir suçlama değildir. Bu, bir nefret dili değildir. Bu, bir dışlama çağrısı değildir. Bu, bir vicdan çağrısıdır. Bu, “önce kendimize dönelim” çağrısıdır. Bu, “dini kurtarmak için önce ahlâkımızı kurtaralım” çağrısıdır. Bu, “imanı savunmak için önce adil olalım” çağrısıdır. Bu, “Allah’ın adını yüceltmek için önce kul hakkına saygı gösterelim” çağrısıdır.

Çünkü bir toplum, en çok düşmanlarından değil; kendi içindeki çürümeden zarar görür. Bir din, en çok dış saldırılardan değil; iç ihanetlerden yaralanır. Ve bir inanç, en çok inkârdan değil; ikiyüzlülükten kan kaybeder.

Eğer biz, yaşadığımız hayatla insanlara Allah’ı sevdirmiyorsak; susarak, yanlış yaparak, haksızlığa göz yumarak onları Allah’tan uzaklaştırıyorsak; bilmeliyiz ki en büyük fitne, tam da orada başlamıştır. Ve bu fitne, ancak samimiyetle, adaletle, tevazuyla ve vicdanla söndürülebilir.

Erol kekeç/17.02.2026/Sancektepe/İST

16 Şubat 2026 Pazartesi

Aziz mi Esir mi?

Zulmeden bir dindardan daha kötüsü, “zalim bizdendir” diyerek susan dindarlardır. Çünkü zulmeden en azından ne yaptığını bilir; gücün sarhoşluğuna kapılmıştır, çıkarın cazibesine yenilmiştir, hırsının esiri olmuştur. Ama susan, kendini hâlâ haklı sanır; vicdanını sustururken bunu erdem zanneder, korkusunu hikmet diye pazarlarken aslında zulmün en sağlam dayanağına dönüşür. Bugün dünyanın pek çok coğrafyasında, özellikle sömürü düzeninin en ağır biçimde hissedildiği toplumlarda, bu suskunluğun kurumsallaştığını görüyoruz. İnsanlar yoksulluğa mahkûm edilirken, kaynaklar birkaç zümrenin elinde toplanırken, adalet yalnızca güçlüler için işlerken, meydanlarda ve ekranlarda “aziz millet”, “şanlı tarih”, “kutsal değerler” gibi sözler yankılanıyor. Oysa açlık, işsizlik, borç, umutsuzluk ve korku içindeki bir topluma sürekli büyüklük masalları anlatmak, çoğu zaman gerçeği örtmenin en etkili yollarından biridir. Bir halk kendine ne kadar çok methiye düzüyorsa, çoğu zaman o kadar derin bir yarayı saklıyordur.

Bugün sömürülen toplumların en büyük trajedilerinden biri, zulmün yalnızca dışarıdan geldiğine inanma kolaycılığıdır. Elbette küresel güç dengeleri, ekonomik bağımlılıklar, tarihsel eşitsizlikler vardır; ancak içerdeki adaletsizlikleri görmezden gelmek, bütün suçu “dış mihraklara” atmak, bir toplumun kendi sorumluluğundan kaçmasının en konforlu yoludur. Bir ülkede yoksullar giderek yoksullaşıyor, gençler geleceğini başka diyarlarda arıyor, eğitim nitelik kaybediyor, liyakat yerini sadakate bırakıyor, hukukun terazisi eğiliyorsa; bu tabloyu yalnızca dış güçlerle açıklamak hakikatten kaçmaktır. İşte burada susan dindar figürü devreye girer: Zulmü görür ama konuşmaz; haksızlığı bilir ama dile getirmez, çünkü düzenin kendisine sunduğu küçük imtiyazları kaybetmekten korkar ya da “fitne çıkmasın” diyerek adaletsizliğe ortak olur. Oysa gerçek fitne, adaletin ortadan kalkmasıdır.

“Aziz millet” söylemi çoğu zaman bir uyuşturucu gibidir. İnsanlara kim olduklarını değil, kim olduklarını sanmak istediklerini söyler. Gurur duygusu, eğer hakikatle beslenmiyorsa kolayca bir körlüğe dönüşür. İnsanlar, içinde bulundukları zilleti görmek yerine geçmişin ihtişamına sığınır; bugünün sorunlarıyla yüzleşmek yerine efsanelerle oyalanır. Oysa onur, sloganlarla değil, adaletle korunur. Bir toplumun gerçek büyüklüğü, zayıfına nasıl davrandığıyla ölçülür; eleştiriye ne kadar tahammül ettiğiyle, farklı düşüneni ne kadar özgür bıraktığıyla. Eğer bir ülkede eleştiren hain ilan ediliyor, soru soran susturuluyor, hesap soran düşmanlaştırılıyorsa, orada gururdan çok korku vardır. Ve korku, zulmün en verimli toprağıdır.

Sömürü yalnızca ekonomik değildir; zihinsel ve duygusal boyutları da vardır. İnsanların düşünme kapasitesi daraltıldığında, karmaşık meseleler basit sloganlara indirildiğinde, sürekli bir “biz ve onlar” dili üretildiğinde, toplum kolayca yönlendirilebilir hâle gelir. Dindar kimliği taşıyan birçok insan, bu manipülasyonun farkına varmadan onun taşıyıcısı olur. Çünkü dinin ahlaki çağrısı yerine kimliksel aidiyeti öne çıkarırlar. Böylece din, zulme karşı bir vicdan kaynağı olmaktan çıkar, iktidarın meşruiyet aracına dönüşür. Oysa hakikate sadakat, gruba sadakatten önce gelir. Adalet, aidiyetten üstündür. Bir toplumu çürüten en büyük tehlike, yanlışın “bizden” olduğu için savunulmasıdır

Bugün birçok ülkede, yoksul mahallelerde yaşayan insanlar, en çok kendilerini yoksullaştıran politikalara alkış tutabiliyor. Çünkü onlara sürekli olarak kimliksel bir üstünlük hissi veriliyor: “Siz seçilmişsiniz, siz haklısınız, siz kutsalsınız.” Bu söylem, maddi yoksunlukları psikolojik bir telafiyle örtüyor. İnsanlar sofralarındaki eksikliği değil, hayali bir büyüklüğü konuşuyor. Fakat gerçek hayatın gerçek ihtiyaçları ertelenemez. İş bulamayan bir genç için sloganlar karın doyurmaz; adalet arayan bir mağdur için hamasi nutuklar teselli olmaz. Suskunluk sürdükçe, bu çelişki derinleşir.

Zulme karşı sessizlik çoğu zaman dindarlık kisvesi altında meşrulaştırılır. “Sabretmek gerekir”, “büyük resmi görmek lazım”, “liderler daha iyi bilir” gibi ifadeler, sorumluluğu bireyin omuzlarından alıp belirsiz bir geleceğe havale eder. Oysa sabır, haksızlığa boyun eğmek değildir; aksine hakikatin yanında sebat etmektir. Büyük resmi görmek, küçük adaletsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelmez; çünkü büyük resim, küçük detayların toplamıdır. Eğer her gün küçük haksızlıklar normalleşiyorsa, sonunda büyük bir adaletsizlik düzeni kurulur.

Bir toplumun en kritik sınavı, kendi içindeki zulme karşı nasıl davrandığıdır. Dış düşmanlara karşı birlik olmak kolaydır; asıl zor olan, kendi hatalarıyla yüzleşmektir. Bu yüzleşme olmadan ne ahlaki yenilenme mümkündür ne de gerçek bir ilerleme. Ancak yüzleşme, konfor alanını terk etmeyi gerektirir. İnsanlar çoğu zaman statülerini, ilişkilerini, güvenliklerini riske atmamak için susmayı tercih eder. Böylece zulüm, yalnızca zalimlerin değil, sessiz çoğunluğun da eseri hâline gelir.

“Zalim bizdendir” diyerek susmak, aslında zulmü sahiplenmektir. Çünkü aidiyet, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; tam tersine artırır. Bir yanlışı en önce düzeltmesi gereken, o yanlışa en yakın olandır. Eğer bir toplumda insanlar yalnızca karşıtlarının hatalarını konuşuyor, kendi taraflarının yanlışlarını görmezden geliyorsa, orada hakikat değil, propaganda egemendir. Propaganda ise kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede yıkıcıdır. Çünkü gerçeklerle bağ koparıldığında, sorunlar büyür ve çözüm kapasitesi zayıflar.

Bugünün dünyasında bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay, fakat hakikati ayırt etmek hiç olmadığı kadar zor. Sosyal medya çağında insanlar kendi inançlarını teyit eden bilgileri seçiyor, rahatsız edici gerçeklerden kaçıyor. Bu durum, kolektif bir yankı odası oluşturuyor. Dindar kimlik taşıyan birçok kişi de bu döngüye kapılıyor; kendi grubunun anlatısını sorgulamadan kabul ediyor. Oysa sorgulamak, inancı zayıflatmaz; aksine derinleştirir. Eleştiri, düşmanlık değil; iyileşmenin ön şartıdır.

Sömürülen toplumların kaderi değişmez değildir. Ancak değişim, önce zihinsel bir uyanışla başlar. İnsanlar kendilerine anlatılan hikâyeleri sorgulamaya başladığında, “aziz” olduklarını değil, sorumlu olduklarını fark ettiklerinde, gerçek bir dönüşüm mümkün olur. Bu dönüşüm, sloganlarla değil, somut adımlarla gerçekleşir: Şeffaflık talebiyle, hesap sorarak, liyakati savunarak, hukukun üstünlüğünü isteyerek. Ve en önemlisi, zulüm kimden gelirse gelsin karşı çıkarak.

Bugün birçok yerde, dindarlık kamusal bir kimlik olarak güçlü görünse de ahlaki içerik açısından zayıflamış durumda. Ritüeller artıyor, semboller çoğalıyor, fakat adalet duygusu erozyona uğruyor. Oysa dinin özü, güçsüzün yanında durmaktır; haksız kazanca karşı çıkmaktır, emaneti korumaktır. Eğer bu ilkeler unutuluyorsa, geriye yalnızca kabuk kalır. Kabuk ise kolayca araçsallaştırılır. Zulmün en tehlikeli biçimi, kutsal dil kullanılarak yapılanıdır; çünkü eleştiriye kapalıdır.

 

Bir toplum kendini sürekli övüyorsa, belki de en çok eleştiriye ihtiyaç duyduğu zamandadır. Gerçek sevgi, kör bir hayranlık değil; iyileştirme arzusudur. Bir halkı gerçekten seven, onun hatalarını da görür ve düzeltmek için çaba gösterir. Susmak ise sevgi değil, ihmalin başka bir adıdır. İhmal büyüdükçe, adaletsizlik kök salar.

Bugün “aziz millet” söylemiyle övünen pek çok toplulukta, gençlerin umutsuzluğu derinleşiyor. Eğitimli gençler ülkelerini terk etmeyi düşünüyor; kalanlar ise gelecek kaygısıyla yaşıyor. Bu tablo, yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki bir krizdir. Çünkü umut, adalet duygusuyla beslenir. Eğer insanlar çabanın karşılığını alamayacağına inanıyorsa, sistem meşruiyetini kaybeder. Suskunluk bu meşruiyet krizini gizler ama çözmez.

Zulme karşı çıkmak, her zaman yüksek sesle bağırmak anlamına gelmez; fakat en azından hakikati çarpıtmamayı gerektirir. Bir haksızlığı görüp “aslında o kadar da kötü değil” demek, zulmün dilini konuşmaktır. Bir yanlışın üzerini örtmek, onu ortadan kaldırmaz; aksine güçlendirir. Bu yüzden en büyük cesaret, kendi tarafının yanlışını söyleyebilmektir. Çünkü gerçek sadakat, doğruluğa sadakattir.

Sonuç olarak, zulmeden dindardan daha tehlikeli olan, zulme sessiz kalan dindardır; çünkü o, yanlışın normalleşmesine katkıda bulunur. Sömürülen toplumların özgürleşmesi, yalnızca dış baskılara karşı direnmekle değil, içerdeki adaletsizliklerle yüzleşmekle mümkündür. “Aziz millet” söyleminin arkasına saklanmak yerine, “adil toplum” olma hedefi benimsenmelidir. Gurur, hakikatle birleştiğinde değerlidir; aksi hâlde bir yanılsamadır. Ve unutulmamalıdır ki, bir toplumun kaderi, yalnızca yönetenlerin değil, susanların da eseridir. Sessizlik kırılmadıkça, zillet sürer; hakikat konuşuldukça umut doğar.

Erol Kekeç/14.02.2026/Sancaktepe/İST

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...