27 Ocak 2026 Salı

Şeytanla Yatağa Giren B..ka batarak kalkar

Bir adam rüyasında şeytanla karşılaşır; şeytan ona sürülmüş bir tarlada bir altın küpü olduğunu söyler. Adam şaşırır, “Gündüz vakti bu sürülmüş yerde ben altını nasıl bulacağım?” diye sorar. Şeytan hiç tereddüt etmeden, altının yerini işaret etmek için küpün üstüne büyük abdestini yaptığını, sabah gelip orayı kazarsa altını alıp gidebileceğini anlatır. Adam rüyanın heyecanıyla düşünmeden kalkar, gece vakti gidip sürülmüş tarlaya pisliğini yapar; ama sabah uyandığında altın yoktur, şeytan yoktur, ortada yalnızca üstü başı pisliğe bulanmış bir adam kalmıştır ve “Vay şeytan oğlu şeytan, yine yaptın yapacağını” demekten başka elinden bir şey gelmez. İşte ABD emperyalizminin müttefiklerine sunduğu vaatler de tam olarak böyledir; altın diye sunulan her söz, baştan kirletilmiş bir tuzaktır ve sabah olduğunda geriye kalan tek şey, kandırılmışlık ve utançtır.

ABD hiçbir zaman bir ülkeye, bir topluma ya da bir bölgeye açıkça “Seni kullanacağım, seni yıpratacağım, seni borçlandıracağım ve sonra çekip gideceğim” demez. Her zaman altın vaadiyle gelir; demokrasi, güvenlik, istikrar, kalkınma, özgürlük gibi kavramları parlatır ve bunları neredeyse kutsal hedefler gibi sunar. Ancak bu kavramların altı kazıldığında, tıpkı rüyadaki küp gibi, insan onurunu aşağılayan bir kir ortaya çıkar. Çünkü bu vaatlerin gerçekleşmesi hiçbir zaman müttefikin lehine olmaz; gerçekleşen tek şey, ABD’nin kendi çıkarlarının tahkim edilmesidir. Rüyadaki adam sabaha karşı heyecanla uyanıp tarlaya koştuğunda, artık rüya ile gerçek arasındaki sınırı kaybetmiştir. Bugün birçok ülke de aynen böyledir; ABD ile kurduğu ilişkiyi bir stratejik ortaklık değil, bir kurtuluş yolu olarak görür ve o heyecanla, düşünmeden, sorgulamadan, bedelin kime ödetileceğini hesaplamadan harekete geçer.

Sabah olduğunda yaşanan manzara ise değişmez. Altın yoktur, şeytan ortada yoktur, vaatler buharlaşmıştır; geriye sadece utanç, kirlilik ve ağır bir fark ediş kalır. Rüyadaki adamın üstü başı pislik içindedir ve söylediği “Vay şeytan oğlu şeytan, yine yaptın yapacağını” sözü, aslında gecikmiş bir idraktir. Çünkü şeytan en başından beri aynı şeytandır; değişen sadece insanın ona yüklediği beklentilerdir. ABD ile müttefiklik yaşayan ülkelerin büyük çoğunluğu da tam olarak bu sabaha uyanmıştır. Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Afrika’nın parçalanmış devletleri ve Doğu Avrupa’da süregelen gerilim hatları incelendiğinde görülen tablo aynıdır: umutla başlanan süreçler, yıkımla sonuçlanmış; vaat edilen refahın yerini borç, vaat edilen güvenliğin yerini kalıcı istikrarsızlık almıştır. Bu ülkeler ne tam bağımsız kalabilmiş ne kendi iç barışlarını kurabilmiş ne de uzun vadeli bir gelecek inşa edebilmiştir.

Şeytan benzetmesi burada bir hakaret değil, bir işleyiş tanımıdır. Şeytan doğrudan saldırmaz; önce ikna eder, önce haklı görünür, önce senin ihtiyaçlarını senin dilinle anlatır. ABD’nin küresel siyaseti de böyledir. Gittiği her coğrafyada bir tehdit tanımı yapar, sonra o tehdide karşı tek çözümün kendisi olduğunu söyler ve sonunda “müttefiklik” adı altında o ülkeyi kendine bağlar. Ancak bu bağ eşitler arası bir ilişki değildir; bu, bir tarafın karar verici, diğer tarafın uygulayıcı olduğu bir vekâlet düzenidir. Müttefik denilen ülkeler, çoğu zaman ABD’nin kendi askerini, kendi ekonomisini ve kendi toplumsal dokusunu riske atmadan yürüttüğü politikaların taşıyıcısı haline gelir. Altın küpü ABD alır; kazma kürek ise müttefiklerin elindedir.

Bölgesel analiz yapılacaksa, romantik söylemlerle değil, soğuk bir çıkar hesabıyla yapılmalıdır. Hangi süreçten kim kazandı sorusu sorulmadan yapılan her değerlendirme eksik ve yanıltıcıdır. Ortadoğu’ya bakıldığında kazananın halklar olmadığı açıktır; kazanan silah sanayii, enerji şirketleri ve jeopolitik üstünlük kuran güçlerdir. Doğu Avrupa’da yaşanan gerilimlerde kazanan, genişleyen askeri bloklar ve enerji pazarlarını yeniden şekillendiren aktörlerdir. Afrika’da kazanan, yeraltı kaynaklarını ucuza elde eden çok uluslu şirketlerdir. Kaybeden ise her yerde aynıdır: gençler, emekçiler, siviller ve geleceğin kendisi. Şeytanın altını hiçbir zaman halkların cebine girmez; o altın hep merkezde toplanır.

Rüyadaki adamın asıl hatası, şeytanı tanımaması değil; onu tanımasına rağmen “Bu sefer farklı olabilir” diye düşünmesidir. İnsanlık tarihi, özellikle de modern siyasi tarih, bu cümlenin bedelleriyle doludur. ABD’nin kendisine biçtiği rol değişmez; sadece kullandığı dil, seçtiği aktörler ve kurduğu sahne değişir. Bugün hâlâ “stratejik öneme sahibiz”, “bizi yarı yolda bırakmaz”, “bizimle çıkarları örtüşüyor” diyen her aktör, rüyadaki adamın uyanık halidir. Oysa şeytanla yapılan hiçbir anlaşma, insanı temiz bir geleceğe taşımaz; sadece gecikmiş bir pişmanlığa sürükler.

Bu nedenle rüyalardaki altınlara kapılmamak gerekir. Gerçek kurtuluş, büyük güçlerin vaatlerinde değil; akılda, hafızada ve bağımsız duruşta gizlidir. Altın vaatleri insanı zengin etmez; sadece üstünü başını kirletir. ABD ve benzeri güçlerin müttefiklik teklifleri, kısa vadeli kazanımlar sunsa bile, uzun vadede toplumsal çürüme, siyasi bağımlılık ve ahlaki erozyon üretir. Şeytan altını gösterir, küpü saklar, pisliği sana kazdırır ve sabah olduğunda ortadan kaybolur. Bu yüzden dikkat etmek gerekir; çünkü bu çağda en tehlikeli şey, parlayan vaatlerdir. Ve bilinmelidir ki, altın vaadiyle gelen her müttefiklik, şeytanın vaadidir.

Erol Kekeç/27.01.2026/Sancaktepe/İST

24 Ocak 2026 Cumartesi

Zulme Giydirilen İlahi Elbise

Eğer din, birilerinin yaptığı zulmü, insafsızlığı, adaletsizliği; yalanı, talanı, hoyratlığı ve insan onurunu çiğnemeyi kutsallık elbisesi giydirerek koruma altına alıyorsa, o dinin gölgesinden kaçmak insanların en doğal hakkıdır. Çünkü kutsal olan, insanı korumuyorsa; insanı ezenin kalkanına dönüşmüşse artık kutsal değil, araçtır. Ve araç hâline gelen her değer, eninde sonunda kirlenir. Bu cümle birçok insanı rahatsız eder. Çünkü burada sorgulanan şey din değil; dinin iktidar tarafından kullanılış biçimidir. Fakat tam da bu noktada, yıllardır bilinçli biçimde yapılan bir kavram kaydırması devreye girer: Dine yöneltilen her eleştiri “dinsizlik”, zulme itiraz eden her ses “iman zayıflığı”, adalet talebi ise “fitne” olarak damgalanır. Bu damgalama mekanizması tesadüf değildir. Çünkü kutsal, bir kez iktidarın zırhı hâline geldi mi, ona yönelen her itiraz sadece siyasi değil, ilahi düzene başkaldırı olarak sunulur. İşte o anda zulüm, sıradan bir yönetim hatası olmaktan çıkar; şükredilmesi gereken bir kader, sabredilmesi gereken bir imtihan olarak kutsanır.

Bu topraklarda laiklik uzun yıllar boyunca tek bir cümleyle anlatıldı: “Din devlet işlerinden uzaklaştırıldı.” Ve bu cümle, bilinçli olarak eksik bırakıldı. Hemen arkasına eklenen ikinci cümle ise hep şuydu: “Demek ki laiklik dinsizliktir.” Oysa asıl soru hiçbir zaman sorulmadı: Neden din, devlet işlerinden uzak tutulmak istendi? Bu talep kime aitti, neyi korumayı amaçlıyordu? Laiklik, bu coğrafyada anlatıldığı gibi dine mesafe değil; iktidara mesafedir. Dinle devletin ayrılması, dini zayıflatmak için değil; dini iktidarın kirinden korumak için ortaya çıkmış bir tarihsel tecrübenin ürünüdür. Batı toplumları bunu yaşaya yaşaya öğrendi. Kilise–iktidar ortaklığının nelere yol açtığını gördü. Kralın Tanrı adına konuştuğu yerde halkın nasıl ezildiğini deneyimledi. İtiraz edenlerin nasıl “kafir”, “sapkın”, “düşman” ilan edildiğini gördü. Ve şu sonuca vardı: Eğer kutsal, güce yaslanırsa; güç de kutsalın arkasına saklanır. Bu yüzden din, inkâr edilmedi. Tanrı reddedilmedi. İnanç yasaklanmadı. Aksine, din insanın vicdan alanına çekildi. Devlet ise insanın hakkını korumakla sınırlandı.

Bugün ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız. Dindar olduğunu söylemeyen, hatta büyük ölçüde seküler yaşayan toplumlarda; hukuk daha işler, insan hakkı daha korunur, yönetici daha hesap verir durumdadır. Buna karşılık, kendisini “Müslüman”, “dindar”, “imanlı” diye tanımlayan coğrafyalarda; adalet daha zayıf, hukuk daha kırılgan, insan hayatı daha değersizdir. Bu bir inanç meselesi değildir. Bu bir yönetim ve ahlâk meselesidir. Burada Batı’nın değer sistemlerinin üstünlüğü savunulmuyor. Kimse “Batı daha iyi” demiyor. Sadece şuna dikkat çekiliyor: Kötülüklerin önüne geçme hassasiyeti. Bir memurun yaptığı usulsüzlük için istifa ettiği, bir yöneticinin yanlış beyanı yüzünden görevden çekildiği, bir şirketin doğaya zarar verdiği için milyarlarca ceza ödediği sistemler; ahlâkı dinden bağımsız olarak hukukla koruyabildikleri için ayakta duruyor. Burada din yok mu? Var. Ama din, yargının arkasına saklanmıyor. Din, yöneticiye dokunulmazlık vermiyor.

Asıl tehlike tam burada başlıyor. Din, kullar arası ilişkileri düzenlemek için kurulmuş beşerî organizasyonlara kutsal elbise olarak giydirildiğinde… Bir belediye kararı ilahi hikmete, bir ekonomik tercih kader planına, bir adaletsizlik “imtihan”a dönüştüğünde… Artık sorgulamak mümkün olmaz. Çünkü bu noktada eleştiri sadece yönetime değil; Tanrı’ya karşı çıkmak gibi sunulur. Bu mekanizma çok tanıdıktır: Yöneticiler hata yapmaz, yanlışlar takdirdir, acıya katlanmak ibadettir. Böyle bir düzende zulme karşı çıkanlar “hain”, adalet isteyenler “nankör”, sabretmeyenler “cehennemlik” ilan edilir. Ve toplumsal çoğunluk, farkına varmadan zulmü kutsayan bir pozisyona sürüklenir.

Yıllar önce yazdığım “Mukadderatın Çöküşü ve Yeniden İnşa” tam da burada anlam kazanıyor. Bu coğrafyada kader, hep yukarıdan aşağıya yazıldı. İnsanlara yaşadıkları yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik “alın yazısı” diye anlatıldı. Oysa kader, hesapsızlığın bahanesi hâline geldiğinde; sorumluluk ortadan kalkar. Batı’nın dini devletten uzak tutma refleksi tam olarak burada şekillendi: Kötülük yapan gücün, ilahi bir onay alarak dokunulmaz hâle gelmesini engellemek. Aynı zamanda kutsal olanın; yanlış yapan iktidarın aparatına dönüşerek değersizleşmesini önlemek. Çünkü kutsal, yanlışın yanına konduğunda; yanlış kutsallaşmaz, kutsal kirlenir.

Bu yüzden şu cümle çok nettir: Din, yönetimden ne kadar uzak durursa, o kadar temiz kalır. Ne kadar araç olmaktan çıkarsa, o kadar sahici olur. Din, yöneticiyi korumak için değil; mazlumu ayakta tutmak için vardır. Ama bugün baktığımızda; din, mazlumun değil, muktedirin dilinde dolaşıyorsa; orada inanç değil, meşruiyet üretimi vardır. Bugün din adına kurtarıcı elbiseyi giyip; halklara nasıl, ne adına, hangi gerekçeyle zulmedildiğine bakmak yeterlidir. Fazla söze gerek yoktur. Çünkü zulüm hangi dilde konuşursa konuşsun; acı aynı acıdır. Ve Tanrı, hiçbir çağda zalimin sözcüsü olmamıştır.

Buradan kaçmak imansızlık değildir. Aksine, imanı kirletenle arasına mesafe koymaktır. İnsanlar, kutsallık adı altında eziliyorsa; o kutsallığın sorgulanması bir hak değil, bir zorunluluktur. Çünkü din, adaletle ayakta durur. Adalet yoksa, din yalnızca bir iktidar diline dönüşür. Ve hiçbir kutsal, zulmü taşımak zorunda değildir.

Erol Kekeç/24.01.2026/Sancaktepe/İST


18 Ocak 2026 Pazar

Güç sahipleri için ilahi sınırlar

Güç, insanın eline geçtiği anda masumiyetini kaybetmeye meyillidir. Çünkü güç, yalnızca imkân değil; aynı zamanda sınavdır. Kur’an, gücü kutsamaz; onu emanet olarak tanımlar. Bu emanetin nasıl kullanılacağına dair sınırlar ise açık, sert ve pazarlıksızdır. Güç sahibi olanın sorumluluğu, sıradan bir insanınkinden daha ağırdır. Çünkü onun tercihi, yalnızca kendisini değil; toplumun tamamını etkiler. Bu nedenle ilahi hitap, gücü elinde tutanlara karşı daha nettir, daha keskindir, daha bağlayıcıdır.

 

Kur’an’da güç, salt siyasi iktidar anlamına gelmez. Servet, bilgi, otorite, nüfuz, silah, yasa koyma yetkisi, yargılama gücü, hatta kalabalıkları yönlendirme kabiliyeti de güçtür. Bakara 2/247’de Talut’un seçimi anlatılırken gücün bedensel ya da maddi üstünlükten değil, ehliyet ve sorumluluktan kaynaklandığı vurgulanır. Bu vurgu, gücün kaynağını değil, sınırını tarif eder. Güç, Allah’a ait bir tasarruf alanıdır ve insana sınırsız bırakılmaz.

 

İlahi sınırlar, gücün keyfiliğe dönüşmesini engellemek için vardır. Çünkü tarih boyunca en büyük yıkımlar, en büyük zulümler ve en derin adaletsizlikler, gücün sınır tanımadığı anlarda ortaya çıkmıştır. Kur’an, Firavun kıssasını yalnızca bir tarih anlatısı olarak sunmaz; gücün sınır tanımaz hâle geldiğinde nasıl ilahlık iddiasına dönüşğünü göstermek için anlatır. Kasas 28/4’te Firavun’un yeryüzünde büyüklük taslaması, insanları sınıflara ayırması ve bir kesimi zayıf düşürmesi, gücün ilahi sınırları ihlal ettiğinde nereye vardığını açıkça ortaya koyar.

 

Bu bağlamda Kur’an, gücü elinde tutanlara sürekli şu soruyu yöneltir: “Kime karşı sorumlusun?” İnsan gücünü, kendisine hesap sorulmayacağı vehmiyle kullandığında zulüm kaçınılmaz olur. Oysa En’am 6/152, yetimin malına yaklaşmaktan bile sakındırırken, gücün en küçük kullanım alanında dahi sınır koyar. Bu ayet, gücün sadece büyük politik kararlarla değil, gündelik tasarruflarla da sınandığını gösterir.

 

Gücün ilahi sınırlarla çevrelenmesi, insan onurunun korunması içindir. İnsan, korku altında yaşadığında özgür değildir. Kur’an, korku üreten her türlü düzeni, açık ya da örtük şekilde mahkûm eder. Nahl 16/90’da adalet, iyilik ve yakınlara yardım emredilirken; azgınlık, taşkınlık ve zulüm yasaklanır. Bu yasaklar, özellikle güç sahiplerine yöneliktir. Çünkü azgınlık ve taşkınlık, çoğu zaman güçle birlikte ortaya çıkar.

 

Güç sahibi olanın en büyük yanılgısı, sahip olduğu yetkinin kendisine ait olduğunu sanmasıdır. Kur’an, bu yanılgıyı sürekli kırar. Hadid 57/7’de “Allah’ın sizi üzerinde halife kıldığı şeylerden infak edin” buyurularak, mülkiyetin bile mutlak olmadığı hatırlatılır. Halifelik, sahiplik değil; emanetçiliktir. Bu ilke, tüm güç biçimleri için geçerlidir.

 

İlahi sınırların ihlali, sadece hukuki bir sorun değildir; ontolojik bir bozulmadır. İnsan, kendisini mutlak güç sahibi gördüğü anda haddini aşar. Araf 7/33’te Allah, haksızlığı, aşırılığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi haram kılar. Bu ayet, gücün ideolojik manipülasyonlara dönüşmesini de kapsar. Güç sahipleri, çoğu zaman zulmü meşrulaştırmak için dini, ahlakı veya güvenliği araçsallaştırır. Kur’an, bu tür gerekçeleri peşinen reddeder.

 

Adalet, Kur’an’da soyut bir ideal değil; uygulanması zorunlu bir ilkedir. Maide 5/8’de “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” buyurulur. Bu ayet, gücün duygularla, öfkeyle veya çıkarla kullanılmasını yasaklar. Güç sahibi olan, en çok da kendisine karşı adil olmak zorundadır. Çünkü güç, insanın vicdanını kolayca susturabilir.

 

Kur’an’ın güç sahiplerine yönelik uyarılarının en çarpıcı yönlerinden biri, hesap vurgusudur. Zilzal 99/7-8’de zerre kadar iyilik ve kötülüğün bile karşılıksız kalmayacağı bildirilir. Bu, güç sahibi için sıradan bir uyarı değildir; bir tehdittir. Çünkü onun “zerre”si, çoğu zaman bir toplumun kaderini belirler. Küçük görünen bir karar, binlerce insanın hayatını etkileyebilir.

 

Güç ve adalet arasındaki ilişki, Kur’an’da kopmaz bir bağla sunulur. Şura 42/15’te Peygamber’e adaletle hükmetmesi emredilirken, güç kullanımı ile adalet arasında doğrudan bağ kurulur. Güç, adalet üretmiyorsa meşruiyetini kaybeder. Bu ilke, Kur’an’ın siyasal ve toplumsal ahlakının merkezinde yer alır.

 

Zulüm, Kur’an’da yalnızca fiziksel şiddet anlamına gelmez. Hakkın örtülmesi, gerçeğin çarpıtılması, insanların susturulması, ekonomik baskı, sosyal dışlama ve korku iklimi de zulüm kapsamındadır. Bakara 2/279’da faiz düzeni eleştirilirken “ne zulmedin ne zulme uğrayın” buyurulur. Bu ifade, ekonomik gücün nasıl sınırlandırılması gerektiğini gösterir. Ekonomik güç de ilahi sınırlara tabidir.

 

Kur’an, gücün sürekli denetlenmesini ister. Denetim, yalnızca dışsal mekanizmalarla değil; içsel sorumluluk bilinciyle sağlanır. Takva kavramı, burada devreye girer. Takva, güç sahibinin kendisini sınırlayabilme yeteneğidir. Bakara 2/197’de “azıkların en hayırlısı takvadır” buyurulurken, yolculuğun sadece fiziksel değil, ahlaki bir yolculuk olduğu hatırlatılır. Güç yolculuğu da böyledir; azığı takva olmayanın yolu zulme çıkar.

 

Kur’an’da peygamberlerin ortak özelliği, güce mesafeli durmalarıdır. Süleyman Peygamber’e verilen büyük iktidar bile, Neml 27/40’ta “Bu Rabbimin lütfundandır, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü?” ifadesiyle sınav olarak sunulur. Güç, şükürle taşınmazsa felakete dönüşür. Şükür ise yalnızca dil ile değil, adaletle olur.

 

İlahi sınırlar, gücü zayıflatmak için değil; insanı korumak için konmuştur. Güç sahibi, sınırları ihlal ettiğinde sadece başkalarına zarar vermez; kendi insanlığını da yitirir. Furkan 25/63’te Rahman’ın kulları anlatılırken, yeryüzünde tevazu ile yürüdükleri vurgulanır. Tevazu, güçsüzlük değil; gücün sınırını bilmektir.

 

Kur’an, güç sahiplerini sürekli uyarır ama onları bütünüyle reddetmez. Güç, doğru kullanıldığında adaletin aracı olabilir. Nisa 4/58’de emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilir. Bu ayet, güç kullanımının iki temel şartını koyar: ehliyet ve adalet. Bu iki şarttan biri eksikse güç gayri meşru hâle gelir.

 

Toplumların çöküşü, çoğu zaman dış saldırılarla değil; iç adaletsizliklerle başlar. Hud 11/117’de Allah’ın, halkı ıslah edici olduğu sürece ülkeleri zulümle helak etmeyeceği belirtilir. Bu ayet, gücün ıslah amacıyla kullanılmasının toplumsal kurtuluşun anahtarı olduğunu gösterir. Islah yoksa, güç yıkım üretir.

 

Kur’an’ın güç sahiplerine çizdiği ilahi sınırlar, evrenseldir. Bu sınırlar, zamanla, mekânla veya kültürle değişmez. Çünkü insan doğası değişmez. Güç karşısında insanın zaafları aynıdır. Bu nedenle Kur’an, gücü romantize etmez; onu sürekli şüpheyle kuşatır. Güç, ancak sınırlandığında insani kalabilir.

 

Burada anlatılan ilahi sınırlar, bir ideal tasvir değil; bağlayıcı bir ahlaki hukuktur. Gücü elinde tutanlar için bu sınırlar, kaçınılmaz bir hesap çağrısıdır. Güç, sahibini kurtarmaz; onu daha ağır bir sınavın içine sokar. Kur’an’ın mesajı nettir: Güç, adaletle taşınmazsa, sahibini ezer.

 

İnsanlık tarihi, bu uyarıyı dikkate almayanların hikâyeleriyle doludur. Kur’an ise bu hikâyeleri tekrar tekrar anlatarak şunu hatırlatır: İlahi sınırlar ihlal edildiğinde, güç bir lütuf olmaktan çıkar, bir azaba dönüşür. Gücü kutsayan değil; onu sınırlayan bir adalet anlayışı olmadan ne birey ne toplum ne de insanlık ayakta kalabilir.


Erol Kekeç/17.01.2026/SancaktepeİST

14 Ocak 2026 Çarşamba

"İnsan Öldü, İNSAN!” Cambazlıklar Çağında Toplumsal Yok Oluş

 

Senin dinin, Onun mezhebi, benim düşüncem, sizin fikriniz, bizim siyasetimiz…Sonuç? İnsan öldü.

İNSAN!”

Bu söz bir slogan değildir.

Bu söz bir öfke patlaması da değildir.

Bu söz, bir otopsi raporudur.

Toplumun ortasına yatırılmış insanlığın, göz göre göre nasıl öldürüldüğünün kısa ama en ağır tutanağıdır.

Bir toplumda “İnsan öldü, İNSAN!” diye böyle haykırıyorsak bu, o kadar kolay değil, bu yalnızca bireysel bir vicdan kaybının değil, toplumsal bir çürümenin tamamlanma aşamasının göstergesidir. Çünkü insan, bir günde ölmez; insan, bir kararla ölmez; insan, bir düşmanla ölmez. İnsan, uzun süreli bir alışma hâlinin, görmezden gelmenin, normalleştirmenin ve en tehlikelisi kutsallaştırmanın sonucunda ölür. Din, mezhep, düşünce, fikir ve siyaset gibi insanı anlamlandırması gereken kavramlar; insanın önüne geçtiği, insanın üstüne çıktığı ve insanın yerine konuşmaya başladığı anda, artık ortada bir toplum değil, insan öğüten bir düzen vardır. Bu düzenin en büyük marifeti şudur: İnsanı öldürür ama ölümü fark ettirmez; acıyı sıradanlaştırır, kaybı istatistiğe dönüştürür, vicdanı erteletir. Böylece kimse kendini katil hissetmez, herkes “haklı” olur ama insan ortadan kalkar.

Din, insanı ahlâkla, merhametle ve sorumlulukla yükseltmesi gerekirken; cambazların elinde bir itaat sopasına dönüştürüldüğünde ilk ölen şey insanın onurudur. Çünkü din adına konuşanlar, çoğu zaman insan adına susmayı öğretir. Yoksulluğa “imtihan”, zulme “kader”, haksızlığa “sabır” denildiği anda; insanın acısı kutsallaştırılır ama acıyı doğuran düzen sorgulanmaz. Bu, insanı hayatta tutmaz; insanı hayata razı olmaya zorlar. Razı olan insan, itiraz etmez. İtiraz etmeyen insan, zamanla kendini değersiz görür. Değersizleşen insan ise kolay harcanır. İşte din cambazlığı tam burada devreye girer: İnsan ölür ama öldürüldüğünü bile fark etmez; çünkü öldüğü şeyin adı “imtihan”dır. Bu noktada din, insanı koruyan bir değer olmaktan çıkar, insanın yok oluşunu meşrulaştıran bir perdeye dönüşür.

Mezhep, kimlik ve aidiyetler üzerinden yürütülen cambazlık ise insanı doğrudan hedef alır. Çünkü burada artık insan değil, etiket konuşur. “Sen bizdensin”, “o onlardan”, “biz doğruyuz”, “onlar yanlış”. Bu dil masum görünür ama sonuçları son derece yıkıcıdır. Çünkü insan, karşısındakini insan olarak değil, tehlike olarak görmeye başladığında vicdan askıya alınır. Bir süre sonra karşı tarafta ölen bir çocuk, bir kadın, bir yaşlı “insan” olarak algılanmaz; “onlardan biri” olarak görülür. İşte insan tam da burada ölür. Mezhep ve kimlik cambazlığı, toplumları parçalayarak yönetmenin en eski ama en etkili yoludur. İnsanlar birbirini tanımadan düşman olur, acıya yabancılaşır, ölüme alışır. Ve bu alışma hâli, insanlığın topluca kaybıdır.

Düşünce ve fikir alanında yapılan cambazlık ise insanın aklını hedef alır. Düşünce, sorgulamak için vardır; ama taraflaştırıldığında, militanlaştırıldığında, kutsallaştırıldığında artık düşünce olmaktan çıkar, bir silaha dönüşür. Bu noktada doğru ya da yanlış değil, “bizimkiler” ve “onlar” vardır. Akıl yerini öfkeye, tartışma yerini linçe bırakır. Sosyal medyada, sokakta, akademide, gündelik hayatta insanlar fikirleri yüzünden değil, ait oldukları kamp yüzünden yargılanır. Böyle bir ortamda insan düşünemez; sadece savunur ya da saldırır. Savunma ve saldırı arasında sıkışmış insan ise yavaş yavaş tükenir. Çünkü düşünemeyen insan, kendisi olmaktan çıkar. Kendisi olmayan insan da artık kolayca yok edilebilir.

Siyaset cambazlığı ise insan hayatını doğrudan bir pazarlık unsuru hâline getirir. İnsan, oy kadar değerlidir; rakam kadar görünürdür, işine yaradığı sürece hatırlanır. Bir çocuk ölür, “üzücü” denir; bir işçi ölür, “kaza” denir; bir genç intihar eder, “bireysel sorun” denir. Ama kimse şunu sormaz: Bu ölümleri üreten düzen nedir? Çünkü soru sorulursa, hesap sorulması gerekir. Hesap sorulursa, cambazlık bozulur. Bu yüzden siyaset, insanı korumak yerine insanı yönetilebilir bir maliyet olarak görmeye başladığında; artık toplum değil, büyük bir ihmal makinesi çalışıyor demektir. Bu makinede insanın canı vardır ama kimsenin elini kana buladığı hissi yoktur.

Medya ve gündelik hayat üzerinden yürütülen normalleştirme ise insanın ölümünü sessizleştirir. Şiddet tekrarlandıkça sıradanlaşır, yoksulluk gösterildikçe kanıksanır, aile yıkımları ekrana taşındıkça olağanlaşır. İnsan, her gün biraz daha az şaşırır, biraz daha az üzülür, biraz daha az sorgular. İşte bu süreçte insan ölür ama cenazesi kaldırılmaz. Çünkü ölüm artık “normal”dir. Normalleşmiş ölüm, toplum için en tehlikeli hâlidir; çünkü artık kimse kurtarmaya çalışmaz.

Bütün bu cambazlıkların ortak noktası şudur: İnsanı merkezin dışına iterler. Din kendi başına amaç olur, mezhep üstünlük aracına dönüşür, fikir mutlaklaşır, siyaset insanın üstüne çıkar. İnsan ise bütün bu büyük kavramların altında ezilir. En acısı da şudur: Bu ezilme çoğu zaman alkışlanır. İnsan, kendi yok oluşuna seyirci olur. Çünkü ona sürekli şu öğretilir: “Bu senin için”, “Bu senin iyiliğin”, “Bu düzen böyle”.

Ama düzen böyle değildir; düzen böyle kurulur.

Ve sonuçta şu Feryat kalır elimizde: “İnsan öldü, İNSAN!”

Bu bir abartı değil, bir teşhistir. Bir toplumda insanın değeri; kimliğine, inancına, fikrine, oyuna, işlevine göre belirleniyorsa; orada insan çoktan ölmüştür. Geriye yürüyen bedenler, konuşan ağızlar, çalışan eller kalmıştır. Ama insan yoktur. İnsan, ancak yeniden merkeze alındığında; kutsalların üstünde değil, kutsallar insan için olduğunda geri döner. Aksi hâlde cambazlık devam eder, sahne değişir, roller değişir ama kaybeden hep aynı kalır: İnsan.

Erol Kekeç/14.01.2026/Sancaktepe/İST

9 Ocak 2026 Cuma

Algı körlüğü, gençlik, inanç ve zaman

2020 yılında dile getirilen “Gençler dinden uzaklaşıyor” yakınması, aradan geçen altı yıla rağmen hâlâ aynı yüzeysellikle, aynı kolaycılıkla ve aynı sorgulanmamış kabullerle tekrar ediliyor. Oysa 2026’ya geldiğimiz bugünlerde artık bu cümlenin kendisi, dile getirdiği iddiadan çok daha fazla şey anlatıyor: Bir algı körlüğünü, bir zihinsel tembelliği, bir tarih ve insan okuma yetersizliğini… Bu yazı, tam da bu noktadan konuşmak için yazılmıştır. Savunma yapmak için değil, suçlamak için değil; anlamak, yüzleşmek ve hakikati yerli yerine koymak için.

“Gençler dinden uzaklaşıyor” diyenlerin neredeyse tamamı, bu iddiayı herhangi bir deney, gözlem, karşılaştırma ya da kontrol grubu olmaksızın dile getiriyor. Ne sosyolojik bir saha çalışması ne psikolojik bir çözümleme ne de tarihsel bir süreklilik okuması vardır ortada. Sadece duyumlar, kişisel kanaatler ve dar çevre gözlemleri vardır. Daha da önemlisi, bu iddiayı dile getirenlerin büyük bir kısmı, kendi oluşturdukları sosyal, kültürel ve zihinsel gettoların artık bir çekim merkezi olmadığını kabul etmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır. Çünkü bu kabul, yalnızca gençliği değil, kendilerini de sorgulamak zorunda bırakacaktır.

Her dönemin bir algısı, bir dili ve bir anlama biçimi vardır. Bu, insanlık tarihinin en temel gerçeklerinden biridir. Antik çağın insanı evreni mitlerle anlamlandırırken, ortaçağ insanı kutsal metinler üzerinden bir kozmos kurdu. Modern çağ aklı ve bilimi merkeze aldı; dijital çağ ise hız, akış ve çoklu kimlikler üzerine inşa edildi. Buna rağmen, geçmiş dönemlere ait yaşam biçimlerini, değer kodlarını ve ilişki formlarını bugünün gençliğine mutlak referans olarak sunmak, sadece gerçeklikten kopukluk değil; aynı zamanda ahlaki bir sorun, hatta bir zulüm biçimidir. Çünkü bu, bir varlığın kendi zamanını inkâr ederek başka hayatların içine zorla yerleştirilmesini istemektir.

Bugünün gençliği, bizim geçmişte yaşadıklarımızın birebir devamı değildir. Onlar, bizim gençliğimizin güncellenmiş versiyonları da değildir. Onlar, bambaşka bir tarihsel bağlamda, bambaşka bir hızda, bambaşka risklerle ve bambaşka imkânlarla var olmaya çalışan ayrı bir kuşaktır. Bunu kabul etmeyen her yaklaşım, daha baştan yanlış bir yerden konuşmaya mahkûmdur.

Gençlik, bir toplumun hasat mevsiminin son başağı değildir. Tam tersine, yeni ekilecek tohumların kendisidir. Kurumuş, afara haline gelmiş başakların; henüz filizlenen, toprağı yarıp güneşe yönelen yeni bitkilerden daha değerli olduğunu savunmak ne kadar akıl dışıysa, gençliği geçmişin mutlak ölçüleriyle yargılamak da o kadar anlamsızdır. Zaman, kimseye borçlu değildir. Hayat, kendini sürekli yeniden üretir. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Bu noktada asıl soru şudur: Gençler gerçekten dinden mi uzaklaşıyor, yoksa biz dini; gençliğin anlayabileceği, yaşayabileceği ve anlamlandırabileceği bir dilde sunma becerisini mi kaybettik? Bu soruyu sormaktan özellikle kaçınılıyor. Çünkü bu soru, sorumluluğu gençliğin omuzlarından alıp yetişkinlerin, kurumların ve geleneksel yapıların üzerine yüklüyor.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, gençlerin dinden değil; ikiyüzlülükten, tutarsızlıktan ve temsil krizinden uzaklaştığı açıkça görülmektedir. 2020 sonrası dünyada gençler, tarihte hiçbir kuşağın maruz kalmadığı kadar yoğun bir bilgi bombardımanına maruz kalmıştır. Sosyal medya, dijital platformlar ve küresel iletişim ağları sayesinde, söylenenle yapılan arasındaki fark hiç olmadığı kadar görünür hale gelmiştir. Ahlaktan söz edip adaletsizliği normalleştirenleri, merhameti yücelttiğini iddia edip güç karşısında susanları, kutsalı savunduğunu söyleyip haksızlıktan beslenenleri gençler artık çok net görebilmektedir.

Psikolojik düzlemde ise gençliğin temel meselesi inkâr değil; anlam arayışıdır. Bugünün genci, kendisine hazır cevaplar sunulmasını değil, sorularına dürüst yanıtlar verilmesini istemektedir. Sorguladığı için suçlanan, şüphe duyduğu için etiketlenen, anlamaya çalıştığı için dışlanan bir gençliğin, sunulan kalıplara mesafe koyması son derece doğaldır. Bu mesafe, çoğu zaman inançsızlık değil; sahicilik arayışıdır.

Siyasi bağlamda mesele daha da netleşmektedir. İnancın, ideolojik bir aparat haline getirildiği; kutsal kavramların gündelik siyasetin malzemesi yapıldığı her toplumda gençler, doğal bir refleksle geri çekilir. Çünkü gençlik, samimiyetsizliği sezme konusunda en hassas dönemdir. İnancın, adalet üretmek yerine iktidar tahkim etmek için kullanıldığı bir düzende, gençlerin mesafe koyması bir sapma değil; bir bilinç belirtisidir.

Kültürel olarak bakıldığında ise geçmişin sembollerinin bugüne taşınmasında ciddi bir kopukluk yaşanmaktadır. Ritüeller, anlamlarından koparılarak sadece tekrar edilen alışkanlıklara dönüştüğünde, gençlik bu boşluğu fark eder. İçeriği boşaltılmış formlar, ne kadar kutsal etiketler taşısa da gençler için ikna edici olmaktan çıkar. Çünkü gençlik, şekilden çok anlamla temas etmek ister.

Tarihsel perspektif bize şunu açıkça gösterir: Hiçbir kuşak, bir öncekinin birebir kopyası olmamıştır. Hiçbir inanç geleneği, kendini yenilemeden, dilini güncellemeden ve temsil biçimini sorgulamadan varlığını sürdürememiştir. Bugün yaşanan kriz, bir inanç krizi değil; bir temsil krizidir. Ve bu kriz, gençlerin değil; temsil iddiasında olanların krizidir.

Reel hayata baktığımızda ise gençlerin dinden uzaklaştığı iddiasını boşa düşüren sayısız örnekle karşılaşırız. Gençler, adalet arayışında, dayanışma pratiklerinde, vicdani reflekslerde ve küresel insani meselelere karşı duyarlılıkta önceki kuşaklardan geri değildir. Aksine, çoğu zaman daha evrensel, daha kapsayıcı ve daha etik bir duruş sergilemektedirler. Bu değerlerin büyük kısmı, inancın özünde yer alan ilkelerle birebir örtüşmektedir. Ancak bu örtüşme, kurumsal dille değil; yaşamsal pratiklerle kurulmaktadır.

Sorun tam da buradadır: İnanç, yaşamdan koparıldığında; hayatın içine değmeyen bir söyleme dönüştürüldüğünde gençlik bunu reddeder. Çünkü gençlik, soyut vaatlerden değil; somut karşılıklardan beslenir. Söylenenle yaşanan arasındaki makas açıldıkça, mesafe de büyür.

Kendi donanımlarımızı bugüne özgü yazılımlarla yeniden donatmak zorundayız. Eğer bizim zihinsel formatımız, bugünün dünyasını ve gençliğini anlamaya uygun değilse; suçu gençliğin yazılımlarına atmak, sadece bir kaçış refleksidir. Eski sistemlerle yeni dünyayı yönetmeye çalışmak nasıl teknik bir arızaysa, eski algılarla yeni kuşakları anlamaya çalışmak da zihinsel bir arızadır.

Gençlik suçlu değildir. Suç, anlam üretmeyen dillerde; temsil edemeyen yapılarda, sorgulamayı bastıran otoritelerde ve değişimi tehdit olarak gören zihniyetlerdedir. Gençler dinden uzaklaşmıyor; din adına sunulan tutarsızlıklardan, çelişkilerden ve adaletsizliklerden uzaklaşıyor.

Eğer gerçekten bir yüzleşme isteniyorsa, sorulması gereken soru şudur: Biz, gençlerin inanabileceği bir adalet, güvenebileceği bir ahlak ve sığınabileceği bir samimiyet üretebildik mi? Bu soruya dürüstçe cevap verilmeden, hiçbir yakınma anlamlı değildir.

2026’nın dünyasında artık şunu kabul etmek zorundayız: Gençlik değişmedi; dünya değişti. Ve değişen dünyayı anlamaya niyeti olmayan her yapı, kendi yalnızlığını gençliğe fatura etmeye mahkûmdur. Buradaki haykırışım bu faturaya itirazdır.

Erol Kekeç/07.01.2026/Sancaktepe/İST

7 Ocak 2026 Çarşamba

Doğruyu yamultmak, yalandan daha derin bir çöküş

 

Ülkemiz, fark edilmesi zor ama sonuçları ağır bir kültürel kırılmanın içinden geçiyor. Bu kırılma, yüksek sesle bağırarak değil; tam tersine, “makul”, “ölçülü”, “idare eder” cümlelerin arasına gizlenerek ilerliyor. Bugün neredeyse her konuşmanın başında yer alan bir ifade var:

“Doğruyu söylemek gerekirse…”

Bu cümle, masum bir giriş gibi sunulsa da, aslında derin bir itiraf taşır. Çünkü “doğruyu söylemek gerekirse” demek, daha önce söylenenlerin doğrulukla kurulu olmadığını ima eder. İnsan, zaten doğruyu söylüyorsa bu cümleye neden ihtiyaç duyar? Doğru, ilan edilerek değil; duruşla, tutarlılıkla ve bedel ödemeye hazır bir vicdanla söylenir.

Ama burada asıl mesele, yalanın varlığı değil. Yalan, insanlık tarihi kadar eskidir ve her toplum yalanla sınanmıştır. Yalan, yakalandığında mahcup olur; teşhir edildiğinde geri çekilir. Yalanın ömrü kısadır. Çünkü yalan, gerçekle temas ettiğinde çöker. Asıl tehlike, doğrunun bozulmasıdır.

Bir doğruyu anlatırken onun kolunu kanadını kırarsanız, onu bir o yana bir bu yana çekerek asıl bağlamından koparırsanız, onu süsleyip püsleyip gerçeğe benzeyen ama gerçeğin kendisi olmayan bir şeye dönüştürürseniz, artık “yalan söylemiyorum” deme hakkınız teknik olarak olabilir. Ama ahlaken ortada çok daha ağır bir suç vardır: Doğruyu sakatlamak.

Sakatlanan doğru, yürüyemez. Konuşur belki, görünür belki, ama kendi başına ayakta duramaz. Ona bastonlar gerekir: gerekçeler, bahaneler, istisnalar, “ama”lar, “şartlar”, “koşullar”. Ve zamanla o doğru, kendi varlığıyla değil; onu taşıyanların çıkarlarıyla hareket eden bir nesneye dönüşür. İşte bu noktada yalan bile masum kalır.

Çünkü yalan, kültür olamaz. Yalan, gelenek haline gelemez. Nesilden nesle aktarılması zordur. Bir yerde mutlaka duvara çarpar. Ama yamultulmuş doğru, tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü o hâlâ “doğru” etiketi taşır. İnsanlar ona inanarak büyür, onu savunarak konum alır, onun adına başkalarını yargılar. Ve böylece hakikat, celladını kendi içinden üretir.

Bugün içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur. Doğru, her kavşakta biraz daha eğilerek yoluna devam ediyor. Her dönemeçte biraz daha esnetiliyor. İlk başta “şartlar bunu gerektiriyor” deniyor, sonra “zamanı değil”, ardından “daha büyük bir amaç için” gerekçesi ekleniyor. En sonunda ise doğru, omurgasını tamamen kaybedip sürüngen bir varlığa dönüşüyor. Yerden yere sürünerek hayatta kalmaya çalışan, şekilden şekle giren, ama asla doğrulamayan bir şey…

Bu noktada kimse “ben yalan söylüyorum” demiyor. Herkes kendince haklı. Herkes kendince iyi niyetli. Ama sonuç değişmiyor: Doğru, ayağa kalkamaz hale geliyor. Ve bir toplumda doğru ayağa kalkamıyorsa, orada adalet sadece bir dekor olur.

Bu süreç, belirli bir inançla, ideolojiyle ya da mezheple sınırlı değil. Tam tersine, bunların hepsini aşan bir hastalık bu. Ana değişken belli: güç ve imkânlara yakınlık. Güce yaklaşan, doğruyu kendine yaklaştırıyor. İmkândan faydalanan, hakikati kendi menfaatine göre yeniden şekillendiriyor. Ve bunu yaparken çoğu zaman samimi görünüyor; çünkü kendini de inandırmış oluyor.

 

İşte en tehlikeli nokta burasıdır: İnsan, kendi yalanına inanabilir; ama kendi yamulttuğu doğrunun hâlâ doğru olduğuna inanması, onu sorgulanamaz hale getirir. Bu yüzden bugün itiraz edenler “aşırı”, “radikal”, “uyumsuz” ilan edilirken; doğruyu eğip bükenler “akıllı”, “dengeleyici”, “gerçekçi” olarak sunuluyor.

Oysa gerçekçilik, hakikatten vazgeçmek değildir. Gerçekçilik, hakikatin bedelini bilerek yaşamaktır. Ama biz, bedeli başkalarına ödetip kazancı kendimize yazmanın adını “denge” koyduk. Ve bu denge, ahlaki bir denge değil; çıkarların terazisidir.

Bu kültür büyüdükçe, doğrular küçülüyor. Doğru küçüldükçe, vicdan daralıyor. Vicdan daraldıkça, zulüm sıradanlaşıyor. Zulüm sıradanlaştıkça, insanlar artık haksızlığa uğradıklarını bile fark etmiyor. Çünkü ölçü kaybolmuş oluyor. Herkes bir şeylere alışıyor: adaletsizliğe, çifte standarda, sessizliğe.

Sessizlik de bu kültürün bir parçası. Ama bu sessizlik, bilgelikten doğan bir susuş değil; konforu bozmamak için yapılan bir geri çekilme. İnsanlar doğruyu biliyor ama söylemiyor. Çünkü doğruyu söylemek, artık yalnız kalmak anlamına geliyor. Çünkü doğru, yamultulmuş düzenin en büyük düşmanıdır.

Ve burada şunu açıkça söylemek gerekir: Doğruyu söylememekle, doğruyu yamultmak arasında ahlaki fark vardır. Susmak, bazen korkudur; bazen acizliktir. Ama doğruyu eğip bükmek, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, sadece bugünü değil; yarını da zehirler. Çünkü çocuklarımıza bıraktığımız şey sözlerimiz değil; normalleştirdiğimiz davranışlardır.

Bugün bir çocuğa “doğru ol” demek yetmiyor. Çünkü o çocuk, doğruyu eğip bükerek kazanan yetişkinler görüyor. İlkesizliğin ödüllendirildiği, tutarsızlığın zekâ sayıldığı bir ortamda kim doğruluğun bedelini ödemek ister?

İşte bu yüzden, bu topraklarda doğru ağır bir darbe aldı. Ve bu darbe tek seferlik değil; süreklilik kazandı. Her gün biraz daha derinleşen, her gün biraz daha normalleşen bir çöküş bu. Karanlık bir dehlize doğru hızla ilerliyoruz. Bu dehlizin duvarları yalanla değil; yarım doğrularla, eksik anlatılarla, seçilmiş hakikatlerle örülü.

Ve bu durum öyle bir beslenme alanı oluşturdu ki; iştahlar kabardı, enseler kalınlaştı, vicdanlar sustu. Doğru, artık doyurucu değil; ama onun çarpıtılmış hali pek çok kişiyi besliyor. İşte bu yüzden itiraz zor, yalnızlık ağır, bedel yüksek.

Ama şunu da unutmamak gerekir: Doğru tamamen ölmez. Sadece toprağın altına itilir. Orada bekler. Farklı bir tohum, farklı bir anlayış, farklı bir cesaret ortaya çıkana kadar…

Bu yüzden bu bir şikâyet değil; bir çağrıdır. Herkese değil; hâlâ omurgası olanlara. Hâlâ doğruyu ilk haliyle söylemenin mümkün olduğuna inananlara.

Çünkü bir toplum, yalanla değil; yamultulmuş doğrularla çöker. Ve o çöküş, gürültüyle değil; alkışlar eşliğinde gerçekleşir.

Erol Kekeç/07.01.2026/Sancaktepe/İST

3 Ocak 2026 Cumartesi

Dinin Çekilişi ve Vicdanın Yer değiştirmesi

 

Son yıllarda, kendisini Müslüman olarak tanımlayan ülkelerde yetişen yeni nesil gençlerin dinden uzaklaşması artık münferit bir durum olmaktan çıkmış, kitlesel ve derin bir kırılmaya dönüşmüştür. Bu uzaklaşma ne basit bir moda ne de yalnızca modern dünyanın etkisiyle açıklanabilecek yüzeysel bir savrulmadır. Bu, uzun süredir biriken ahlaki çelişkilerin, temsil krizlerinin ve vicdan yarılmalarının doğal sonucudur. Gençler, dine sırtını dönerken aslında Allah’a değil; Allah adına konuşan ama Allah’ın adaletini, merhametini ve ahlakını hayatlarından silmiş yapılara sırtını dönmektedir.

Bugün gençlerin karşısına çıkan “din”, onları arındıran, onaran, yol gösteren bir hakikat olarak değil; baskılayan, susturan, sorgulamayı yasaklayan ve çifte standart üreten bir güç dili olarak çıkmaktadır. Din, ahlakın teminatı olmaktan çıkmış; ahlaksızlığın üstünü örten bir örtüye dönüştürülmüştür. Gücü elinde bulunduranların her türlü haksızlığı “kader”, her türlü zulmü “hikmet”, her türlü yalanı “maslahat” diyerek meşrulaştırdığı bir düzende; gençlerin dine mesafe koyması bir başkaldırı değil, bir savunma refleksidir.

Önceki kuşakların önemli bir bölümü, dini hayatın merkezine koymak yerine, hayatın günahlarını saklamak için kullanmıştır. Dindarlık, sorumluluk almak değil; dokunulmazlık kazanmak anlamına gelmiştir. Hesap vermesi gerekenler, dini dilin arkasına saklanmış; eleştirilemez hale gelmiştir. Bu durum, dini bir hakikat olmaktan çıkarıp siyasal, ekonomik ve sosyal bir imtiyaz aracına dönüştürmüştür. Böyle bir ortamda yetişen gençler için din, artık adaletin değil; çelişkinin adıdır.

Gençler şunu çok net görmektedir: Aynı ağızdan hem ayet okunmakta hem de kul hakkı çiğnenmektedir. Aynı insanlar hem namazdan bahsetmekte hem de adaletsizliği sistematik hale getirmektedir. Aynı yapı hem ahlaktan söz etmekte hem de liyakatsizliği, kayırmacılığı ve zulmü olağanlaştırmaktadır. Bu tablo karşısında gençlerin zihninde tek bir soru yankılanmaktadır:
“Eğer din buysa, ben bu dinden uzağım.”

Bu cümle, inkâr değil; itirazdır. Bu cümle, Allah’a değil; Allah adına kurulan çarpık düzene yönelmiş bir vicdan tepkisidir.

Daha da acı olan şudur: Dini temsil ettiğini söyleyen yapılar, gençlerin sorularına cevap vermek yerine onları susturmayı tercih etmiştir. Sorgulayan genç “sapmış”, itiraz eden “iman zayıfı”, rahatsız eden “fitneci” ilan edilmiştir. Oysa Kur’an’ın ilk hitabı “Oku” iken, bu coğrafyalarda gençlere “Sus” denmiştir. Böylece din, hakikati arayan bir yol olmaktan çıkıp itaat talep eden bir mekanizma haline gelmiştir.

Tam bu noktada Maide Suresi’nde geçen ayet, bugünü anlamak için yalnızca bir referans değil; bir aynadır:

“Ey iman edenler! Sizden kim Allah’ın dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…”

Bu ayet, bir tehdit değil; ilahi bir yasayı bildirir. Din, bir topluma zimmetli değildir. İslam, bir coğrafyanın tapulu malı değildir. Bir toplum dini temsil etmeyi bıraktığında, Allah dinini temsil edecek başka kalpler, başka vicdanlar, başka topluluklar ortaya çıkarır. Çünkü Allah’ın dini, ahlakla yaşar; kimlikle değil.

Bugün yaşanan şey, dinin yok oluşu değil; yer değiştirmesidir. İslam, kendisini Müslüman olarak tanımlayan ama ahlaken çökmüş yapılardan çekilmekte; vicdanın hâlâ diri olduğu yerlere yönelmektedir. Bu yüzden İslam coğrafyasında gençler hızla dinden uzaklaşırken, İslam’ı hiç tanımamış toplumlarda insanlar İslam’a yönelmektedir. Bu, tarihsel bir ironiden ziyade ahlaki bir muhasebedir.

Batı’da, Asya’da, Afrika’da İslam’a yönelen insanların büyük bölümü, bunu siyasi söylemlerle ya da kimlik arayışlarıyla değil; ahlaki bir boşluğu doldurmak için yapmaktadır. Onları etkileyen şey, İslam’ın iktidar dili değil; adalet iddiasıdır. Gösterişi değil; sadeliği. Üstünlüğü değil; sorumluluğu. İşte bu yüzden din, onu yaşayanlardan değil; onu istismar edenlerden uzaklaşır.

Maide Suresi’ndeki ayet, Allah’ın getireceği toplumu tanımlarken soy, dil, coğrafya ya da mezhep saymaz. Sadece nitelik sayar:
Merhamet… Tevazu… İzzet… Cesaret… Sorumluluk… Korkusuzluk…

Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan toplumların önemli bir kısmı bu nitelikleri kaybetmiştir. Merhamet, yerini öfkeye; tevazu, yerini kibire; izzet, yerini zorbalığa bırakmıştır. Buna karşılık, İslam’ı tanımayan bazı toplumlarda adalet, şeffaflık, insan onuru ve vicdan daha görünür hale gelmiştir. Bu durum, Allah’ın dinini değil; insanların dini terk ettiğini göstermektedir.

Gençlerin dinden uzaklaşması bu bağlamda bir sapma değil; bir teşhistir. Gençler, sahte dindarlığı sezmiş, ikiyüzlülüğü fark etmiş ve buna mesafe koymuştur. Onların terk ettiği şey iman değil; riyadır. Onların reddettiği şey Allah değil; Allah adına kurulan adaletsiz düzendir.

Bu yüzden bugün yaşanan kriz, bir inanç krizi değil; temsil krizidir. Din, onu yanlış temsil edenlerin elinde yara almıştır. Ve her yara, sonunda ya iyileşir ya da enfekte olur. Bugün yaşanan, bir tasfiye sürecidir. Allah, dinini kirletenleri tasfiye eder; dini, vicdan sahibi olanlara emanet eder.

Bu sürecin sonu ne olacaktır? Bu bir ilahi yasa mıdır yoksa çürümüşlüğün ulaştığı son nokta mı? Bunu zaman gösterecektir. Ama şurası kesindir: Din, zulmün olduğu yerde barınmaz. Adaletin olmadığı yerde kök salmaz. Merhametin terk edildiği yerde yaşamaz.

İslam, sloganlarla değil; ahlakla yaşar.
İman, dilde değil; hayatta görünür.
Ve Allah, dini savunacak askerlere değil; dini yaşayacak insanlara ihtiyaç duyar.

Bugün uzaklaşan gençler, belki de dinin değil; dini kirleten düzenin sonunu hazırlamaktadır. Bu, bir kayıp değil; acı bir arınmadır.

Ve hâlâ geç değildir.
Din, yeniden vicdanla buluştuğu gün;
gençler de yeniden dine dönecektir.

Çünkü hakikat, er ya da geç kendine yakışan kalbi bulur.

Erol Kekeç/03.01.2026/Sancaktepe/İST

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...