23 Aralık 2025 Salı

Eğitimin Tasfiyesi ve Umutsuzluğun Kurumsallaşması

Bir toplum geleceğini nasıl kaybeder? Fabrikaları satarak değil yalnızca, tarlaları kurutarak da değil. Bir toplum geleceğini, çocuklarının zihnini daraltarak kaybeder. Bu çeyrek yüzyılın en kalıcı tahribatı, müfredatlarda, okul koridorlarında, üniversite amfilerinde gerçekleşmiştir. Çünkü eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir mekanizma değil; bir toplumun kendine ne kadar güvendiğinin aynasıdır. Bu ayna bu dönemde bilinçli biçimde karartılmıştır.

Eğitim iyileştirilmemiştir; yeniden tanımlanmıştır. Ama bu tanım, düşünmeyi çoğaltan değil, itaati pekiştiren bir çerçeveye oturtulmuştur. Soru soran değil, doğru cevabı ezberleyen; sorgulayan değil, uyum sağlayan; merak eden değil, sınırlarını bilen bireyler hedeflenmiştir. Bu hedef, pedagojik değil; siyasal bir hedeftir.

Bilginin Yerine Gürültü

Bu dönemde eğitim sistemi, istikrarla değişmiş ama hiç gelişmemiştir. Sürekli yenilenen sınavlar, revize edilen müfredatlar, yeniden adlandırılan kurumlar; bir hareketlilik yanılsaması yaratmıştır. Oysa bu hareket, ilerlemeye değil; yerinde saymaya hizmet etmiştir. Öğrenci, öğretmen ve veli aynı anda yorgun, kaygılı ve güvensiz bırakılmıştır.

Bilgi derinleşmemiş, yüzeyselleşmiştir. Okuma yerini özetlere, düşünme yerini işaretlemeye, tartışma yerini tekrar etmeye bırakmıştır. Böyle bir sistemde yetişen genç, dünyayı anlamaya değil; sınavı geçmeye odaklanır. Sınavı geçen ise hayata hazırlanmış sayılır. Hayatla karşılaştığında yaşadığı hayal kırıklığı, bu yüzden derindir.

Üniversitelerin Sessizleştirilmesi

Üniversite, bir toplumun aklıdır. Bu dönemde bu akıl ya susturulmuş ya da işlevsizleştirilmiştir. Akademik özgürlük, idari düzenlemelerle daraltılmış; liyakat, sadakatle yer değiştirmiştir. Bilimsel üretim, teşvik listelerine; eleştirel düşünce, disiplin soruşturmalarına konu olmuştur.

Bu ortamda üniversite, bilgi üreten bir merkez olmaktan çıkmış; diploma dağıtan bir kuruma indirgenmiştir. Diplomanın ise piyasada karşılığı yoktur. Bu çelişki, gençlerde derin bir değersizlik hissi yaratır. “Okudum ama bir karşılığı yok” duygusu, yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı değil; toplumsal bir travmadır.

Gençliğin Öğretilen Sessizliği

Bu sistem, gençlere açıkça şunu öğretmiştir:
“Konuşursan başın ağrır.
Sorgularsan dışlanırsın.
İtaat edersen yol alırsın.”

Bu açık bir cümleyle söylenmemiştir elbette; ama her uygulamada hissettirilmiştir. Gençler, fikirleriyle değil; uyumlarıyla değerlendirilmiştir. Böylece eleştiri bir beceri değil, risk olarak algılanmıştır.

Bu durum, gençliği apolitik yapmamıştır; aksine, umutsuz yapmıştır. Çünkü genç, dünyayı değiştiremeyeceğini düşündüğünde, dünyadan çekilir. Bu çekilme, sandığa gitmemekle değil; hayal kurmamayı öğrenmekle başlar.

Beyin Göçü-Sessiz Bir İtiraz

Bu dönemde gençlerin ülkeyi terk etmesi bir macera değil; zorunlu bir karar hâline gelmiştir. Gidenler yalnızca daha iyi maaş için değil; daha adil, daha öngörülebilir, daha saygılı bir yaşam için gitmiştir. Bu gidiş, bir kaçış değil; sisteme yöneltilmiş sessiz bir eleştiridir.

Ama bu eleştiri bile doğru okunmamıştır. Gidenler “nankör”, kalanlar “sabırlı” ilan edilmiştir. Oysa gerçek şudur: Gidenler umutlarını yanlarına almış, kalanlar umutlarını ertelemek zorunda kalmıştır.

Ailenin Yüklenen Yükü

Eğitim çöktüğünde, yük ailelerin omzuna biner. Bu dönemde aileler çocuklarını okutmak için borçlanmış, fedakârlık yapmış, beklentilerini kısmıştır. Ama bu fedakârlığın karşılığı alınamamıştır. Bu durum, aile içinde suçluluk ve hayal kırıklığı üretmiştir. Anne-babalar kendilerini yetersiz, çocuklar kendilerini borçlu hissetmiştir.

Bu psikoloji, kuşaklar arası bir sessiz gerilim yaratır. Gençler hayata borçlu başlar, aileler ise emeklerinin boşa gittiğini düşünür. Bu gerilim, toplumun ruh hâlini ağırlaştırır.

İroni- Eğitimin Başarı Hikâyesi

Bütün bu tabloya rağmen, eğitim sürekli bir “başarı” olarak anlatılmıştır. Açılan okul sayıları, dağıtılan tabletler, değiştirilen sistem isimleri; içeriğin boşluğunu örtmek için kullanılmıştır. Nicelik artmış, nitelik erimiştir.

İşte ironinin tam burada yoğunlaştığı görülür: Geleceğini kaybeden bir toplum, bunu istatistiklerle kutlamaya zorlanmıştır.

Dehlizin Dördüncü Kapısı

Bu dehlizin dördüncü kapısı eğitimdir. Bu kapıdan geçerken, toplum sorgulama yeteneğini bırakmıştır. Yerine, uyum sağlama refleksi almıştır. Ama uyum, ilerleme değildir. Uyum, çoğu zaman sadece hayatta kalma çabasıdır.

Bu bölümün sonunda şunu açıkça söylemek gerekir:
Eğitim çökerse, yalnızca okullar değil; umut kapanır.

Erol Kekeç/21.12.2025/Sancaktepe/İST

20 Aralık 2025 Cumartesi

Kutsalın Gölgesinde Kurulan İtaat- İnancın İktidar Aygıtına Dönüşmesi



Bu çeyrek yüzyılın en ağır tahribatı, taşta, betonda, kasada değil; anlam dünyasında yaşanmıştır. Çünkü bir toplumun inancı zedelenirse, yalnızca bugünü değil, geleceği de yaralanır. İnanç, insanın kendisiyle, vicdanıyla ve hakikatle kurduğu en mahrem bağdır. İşte tam da bu nedenle, bu bağ siyasal çıkarın malzemesi hâline getirildiğinde, ortaya yalnızca bir yozlaşma değil; ahlaki bir çöküş çıkar.

Bu dönemde inanç yok edilmedi; araçsallaştırıldı. Dışlanmadı; tersine, her yere sokuldu. Ama bu yayılma, maneviyatı güçlendirmedi; onu sıradanlaştırdı, ucuzlaştırdı, işlevsizleştirdi. İnanç artık insanı kötülükten alıkoyan bir iç denetim değil; kötülüğü meşrulaştıran bir kılıf hâline getirildi.

İnancın Devletle Evlendirilmesi

İnanç, özünde bireyseldir. İnsanla yaratıcısı arasındaki bir hesaplaşmadır. Ama bu dönemde inanç, bireyin iç dünyasından çekilip devletin vitrinine yerleştirildi. Bu yerleştirme, kutsalı yüceltmedi; onu kirletti. Çünkü iktidar, doğası gereği çıkar üretir; inanç ise çıkarla temas ettiğinde anlamını kaybeder.

Devlet, kendini eleştiriden muaf kılmak için kutsalı kullandı. Eleştiri artık yalnızca siyasi bir tutum değil; ahlaki bir sapma gibi gösterildi. Yanlış yapan yönetim değil, soru soran insan oldu. Böylece iktidar, hesap vermekten kurtulurken; inanç, sorgulanamaz bir zırha dönüştürüldü.

Bu noktada toplum ikiye ayrıldı:
– İnancı iktidarla özdeşleştirenler
– İnancını iktidardan korumaya çalışanlar

Ve ne yazık ki ikinci grup, birincinin gürültüsü altında susturuldu.

Dindarlığın Gösteriye Dönüşmesi

Bu dönemin dindarlığı, derinlikli değil; görünür oldu. Sessiz bir ahlak yerine, yüksek sesli bir kimlik üretildi. İbadet, içsel bir arınma olmaktan çıkarıldı; toplumsal bir göstergeye çevrildi. Kimin neye inandığı değil, kimin hangi tarafta durduğu önemli hâle geldi.

Bu gösteri dindarlığı, samimiyeti değil; itaati ödüllendirdi. Ahlaklı olmak değil, uyumlu olmak değer kazandı. Bu yüzden yalan söyleyen ama yönetim safında duran affedildi; doğruyu söyleyen ama yanlış yerde duran dışlandı.

Bu, inancın yozlaşmasıdır. Çünkü inanç, zulme karşı durmadığında; zulmün ortağı olur.

Maneviyatın Boşaltılması

Bu süreçte en büyük kaybı, samimi inananlar yaşadı. Çünkü onların inancı, iktidarın günahlarını örtmek için kullanıldı. Bu durum, toplumda derin bir ahlaki kafa karışıklığı yarattı. İnsanlar artık şu soruyu sormaya başladı: “Yanlış olan mı değişti, yoksa biz mi?”

Bu soru, bir toplum için tehlikelidir. Çünkü ahlaki pusula bozulduğunda, her yön doğru gibi görünür. Adaletsizlik kader, haksızlık imtihan, zulüm sabır konusu hâline getirilir. Böyle bir ortamda kötülük sıradanlaşır; iyilik ise marjinalleşir.

İşte bu yüzden bu dönemde ahlak, davranıştan kopmuş; yalnızca sözde yaşamıştır.

İroninin En Karanlık Hâli

Bu dönemin en acı ironisi şudur: İnanç, ahlaksızlığı engellemek yerine, onu örtbas eden bir perdeye dönüştürülmüştür. Hırsızlık sorgulanmaz, yalan mazur görülür, adaletsizlik görmezden gelinir; yeter ki doğru semboller kullanılsın, doğru cümleler kurulsun.

Bu durum, yalnızca siyasi değil; psikososyal bir travma yaratır. Çünkü insan, inandığı değerlerle gördüğü gerçeklik arasındaki çelişkiyi uzun süre taşıyamaz. Ya gerçeği inkâr eder ya da değerlerinden vazgeçer. Bu iki seçenek de insanı yaralar.

Toplumsal Bölünmenin Derinleşmesi

İnanç üzerinden kurulan bu dil, toplumu bir arada tutmamış; aksine, parçalamıştır. İnsanlar artık düşüncelerine göre değil, inanç etiketlerine göre değerlendirilir hâle gelmiştir. Bu da toplumsal güveni zedeler. Çünkü güven, ortak ahlaktan doğar; ortak sloganlardan değil.

Bu dönemde komşuluk zayıflamış, dayanışma azalmış, ortak acılar bile paylaşılmaz olmuştur. Herkes kendi mahallesinin hakikatine kapanmıştır. Bu kapanma, iktidarın işini kolaylaştırır. Çünkü bölünmüş toplum, birleşemez; birleşemeyen toplum, itiraz edemez.

Dehlizin Üçüncü Kapısı

Bu dehlizin üçüncü kapısı inançtır. Ama bu kapıdan geçerken, insanlar maneviyatlarını değil; itiraz haklarını bırakmak zorunda kalmıştır. İnanç, insanı özgürleştireceğine; onu hizaya sokan bir araca dönüştürülmüştür.

Ve belki de en acı olan şudur: Bu süreç bittiğinde, geriye yalnızca yıkılmış bir ekonomi ya da zedelenmiş bir hukuk kalmayacaktır. İnsanların birbirine olan güveni de enkaz altında kalacaktır.

Erol Kekeç/19.12.2025/Sancaktepe/İST

19 Aralık 2025 Cuma

Borçla İnşa Edilen İtaat- Ekonomik Çöküşün Ahlaki Meşrulaştırılması

 


Bu çeyrek yüzyılın ekonomi hikâyesi, rakamlarla değil, ruh hâlleriyle anlatılmalıdır. Çünkü ortada yalnızca yoksullaşma yoktur; yoksulluğun ahlaki bir kader gibi sunulması vardır. İnsanların cüzdanları boşalmamış, aynı zamanda vicdanları da susturulmuştur. Geçinememek bir sistem hatası olmaktan çıkarılmış, bireysel beceriksizliğin sonucu gibi gösterilmiştir. Böylece ekonomi, matematikten koparılmış; bir tür ahlak vaazına dönüştürülmüştür.

Bu dönemde ekonomi kötü yönetilmemiştir sadece; iyi yönetiliyormuş gibi anlatılmıştır. Enflasyon yükselirken “istikrar”, borç artarken “büyüme”, üretim düşerken “yerlilik” kelimeleri devreye sokulmuştur. Bu kelimeler, gerçeği açıklamak için değil, onu boğmak için kullanılmıştır. İnsanların pazarda gördüğü fiyatla televizyonda duyduğu söz arasındaki uçurum, bir süre sonra bireyin kendi algısına şüpheyle bakmasına yol açmıştır. “Ben mi yanlış görüyorum?” sorusu, işte tam burada başlar.

Borç Ekonomisi- Geleceğin Rehin Alınması

Bu anlayış, toplumu zenginleştirmeyi değil, borçlandırmayı tercih etmiştir. Çünkü borçlu insan itiraz edemez. Borçlu esnaf susar, borçlu işçi razı olur, borçlu genç geleceği ertelemeyi öğrenir. Kredi kartları yalnızca harcamayı değil, beklemeyi öğretmiştir. Hayaller taksitlendirilmiş, umutlar vadeye bağlanmıştır.

Bu bir kalkınma modeli değildir; bu bir itaat modelidir.

İnsanlar ev alabilmek için ömürlerini ipotek ettiklerinde, artık o düzenin düşmesini istemez hâle gelirler. Çünkü düzen yıkılırsa, borç kalır. Bu yüzden ekonomik çöküş, bir isyan üretmez; tam tersine, bir tutunma refleksi yaratır. İnsanlar batmakta olan gemiye değil, gemiyi yöneten kaptana daha sıkı sarılır. Bu psikoloji, rasyonel değildir ama güçlüdür.

Tefeciliğin Kurumsallaşması

Bu dönemin en çarpıcı özelliklerinden biri, sermayenin dar bir çevrede toplanmasıdır. Ülkenin kaynakları, kamu yararı adına değil; “yakınlık” esasına göre dağıtılmıştır. İhaleler, teşvikler, garantiler; piyasa kurallarına göre değil, sadakat derecesine göre belirlenmiştir. Böylece ekonomi, üretimden kopmuş; aktarım mekanizmasına dönüşmüştür.

Toplum çalışmış, birileri kazanmıştır.
Toplum üretmiş, birileri biriktirmiştir.

Bu durum açıkça görülmesine rağmen, buna “başarı hikâyesi” denmiştir. Çünkü başarı artık ortak refahla değil, birilerinin aşırı zenginliğiyle ölçülmektedir. Bir avuç insanın serveti artarken, milyonların payına “sabır” düşmüştür. Sabır burada bir erdem değil, ekonomik bir uyuşturucu olarak kullanılmıştır.

Yoksulluğun Kutsanması

Bu dönemin belki de en tehlikeli hamlesi, yoksulluğun ahlaki olarak yüceltilmesidir. Yoksul olmak bir sonuç değil, bir sınav gibi sunulmuştur. Geçinemeyen insanlara çözüm sunulmamış; onlara “katlanma” öğretilmiştir. Böylece yoksulluk, değiştirilebilir bir toplumsal durum olmaktan çıkarılmış; değiştirilemez bir yazgı gibi anlatılmıştır.

Bu yaklaşım, yoksulu güçlendirmez; onu yalnızlaştırır. Çünkü yoksul, yaşadığını dile getirdiğinde nankörlükle suçlanır. “Şükretmiyor” damgası, ekonomik eleştirinin önüne çekilmiş bir settir. Bu set, yalnızca iktidarı değil; adaletsizliği de korur.

Orta Sınıfın Sessiz İnfazı

Bir toplumda orta sınıf erirse, denge bozulur. Bu dönemde olan tam olarak budur. Ne zenginleşen bir toplum vardır ne de yoksulluğun açıkça isyan ürettiği bir yapı. Arada kalanlar, yani öğretmenler, mühendisler, küçük esnaflar, memurlar; yavaş yavaş aşağı çekilmiştir. Bu düşüş ani olmadığı için fark edilmemiştir. Her yıl biraz daha azla yetinilmiş, her kayıp “geçici” sayılmıştır.

Bu, ekonomik bir planlama değil; psikolojik bir alıştırmadır.

İnsanlar bugün dünden kötü, yarın ise belirsiz bir hayata sıkıştırılmıştır. Bu belirsizlik, toplumsal refleksi felç eder. Çünkü insan, neyi savunacağını bilemez hâle gelir.

Suçun Mağdura Yüklenmesi

Bu dönemdeki ironi, Ekonomik çöküşten en çok zarar görenler, bu çöküşün sorumlusu ilan edilmiştir. İşsiz genç “beğenmiyor”, yoksul işçi “çalışmıyor”, iflas eden esnaf “beceremiyor” sayılmıştır. Sistem sorgulanmamış; birey hedef alınmıştır.

Bu yaklaşım, toplumda suçluluk duygusu üretir. İnsanlar hak aramak yerine, kendilerinde hata aramaya başlar. İşte bu noktada ekonomi, siyasetin değil; psikolojinin alanına girer.

Dehlizin İkinci Kapısı

Bu dehlizin ikinci kapısı ekonomidir. Ama bu ekonomi, rakamların değil; itaatin ekonomisidir. İnsanlar aç değildir sadece; itiraz edemez hâldedir. Çünkü borçludur, korkuludur, yalnızdır.

Ve bütün bunlar olurken, sahnede hâlâ “başarı” anlatılmaktadır. Alkış istenir, teşekkür beklenir. Gerçek ise kuliste sessizce kanamaktadır.

Erol Kekeç/18.12.2025/Sancaktepe/İST

15 Aralık 2025 Pazartesi

Avuçladım yıldızları zihindeki karanlıklar için!

Mumyalanmış meyyitler gibi sokaklarda yürüyen, nefes almasına rağmen yaşayıp yaşamadığı belirsiz kalabalıkları gördükçe, istemsizce başımı göğe kaldırıyorum. Hangi gezegende, hangi zaman kırığında, hangi hakikat sapmasında yaşadığımı anlamaya çalışıyorum. Etrafıma baktığımda, başka bir evrene savrulmadığımı; tam aksine, kendi dünyamın tam ortasında, kendi toplumumun tam göbeğinde durduğumu fark ediyorum. İşte asıl ürpertici olan da bu: Yabancılık başka bir gezegende değil, bizzat ait olduğun yerde başlıyor.

 

Canlı olduğunu sandığım ama ruhlarını çoktan yitirmiş bedenlerin arasında dolaşırken, onların canlı olup olmadığını anlamaya çalışmakla meşgulken, neredeyse kendi ruhumu avuçlarımdan kaçıracaktım. Bir ruh gibi gezdiğimi söylesem, eminim itiraz edenler çıkacaktır: “Ama biz senin bedenini de görüyoruz,” diyeceklerdir. Evet, bedenim burada; ama ruhun varlığı bedeni garanti etmiyor. Ben onların ruhunu hissedemediğime göre, bir nesne hâline gelmiş olan biri, benim ruhumu nasıl ayırt edebilir? Bu soruyu sormadan edemiyorum.

 

Tanımlanma zorluğu yaşayan, canlı olduğuna inandığım ama ruhları gidince canlılığını da yitirmiş kalabalıkların arasında dolaşırken, kendimden şüphe duymamam mümkün mü? Acaba sorun bende mi, yoksa ruhsuzluğunu hayat sananlarda mı? Bu sorular zihnimde çoğaldıkça çoğalıyor. Üstelik evrenin varlık sırrına vakıf olamadığımı fark ettikçe, insanın kendi cehaleti karşısında duyduğu o mahcup utanç da peşimi bırakmıyor.

 

Evrenin sırrına ermeye çalışırken, bu kez bambaşka sorular zihnime çarpıyor: Evrenin bilgisi nasıl oluştu? Bilgi dediğimiz şeyin kendisi gerçekten var mı, yoksa biz ona var demeye mi alıştık? Bu soruların her biri zihnimde yeni bir cephe açıyor; düşüncelerim, kendi içimde bir savaş başlatmış gibi birbirine giriyor.

 

Canlılarla dolu sandığım sokaklarda, mumyalanmış meyyitler gibi dolaşanları gördükçe, yeni sorular üşüşüyor zihnime: Bunlar neden yürüyor? Bu hareketi onları yapmaya zorlayan bir güç mü var? Eğer iradeleri ellerinden alınmışsa, yaptıklarından ne kadar sorumlu tutulabilirler? İradesi olmayan bir varlığın ahlaki sorumluluğundan söz edilebilir mi?

 

Peki, nesneleşmiş bir hayatın erdemli bir eylemi olabilir mi? Erdem dediğimiz şey, özgür iradenin denetiminde değilse, nasıl erdem olarak adlandırılabilir? Zaman zaman kendi kendimle konuştuğumu fark ediyorum. Karşıdan gelen bir araç, yayaya çarpacakken durmadan yoluna devam ediyor; üstüne bir de küfürler savuruyor. Ardından soruyorum kendime: Bu insanın içinde onu durduracak hiçbir uyarı sistemi yok mu? Eğer varsa, buna rağmen nasıl bu kadar pervasız olabiliyor? Karşısındaki insanın yaşayacağı acıdan ona hiçbir sinyal gitmiyor mu?

 

Mumyalanmış meyyitlerin arasında dolaşan biri olarak, onlarla nasıl konuşulacağını hâlâ çözebilmiş değilim. Bu yüzden soruları kendime soruyor, cevaplarını yine kendim arıyorum. Belki diyorum, bu kadar düşünmek, bu kadar sorgulamak bir “canlı meyyiti” bile etkiler. Bu umutla sorularımı çoğaltıyor, bazen hoyratça, bazen acımasızca sorgulamaktan tuhaf bir haz duyduğumu fark ediyorum.

Doğru dediğimiz şey nedir? Birinin doğru dediğine, neden bir başkası doğru diyemiyor? Doğruluk, bir nesne ile o nesne hakkında kurduğumuz yargının uyumu değil midir? Bahçede beyaz bir tavşan geziyorsa, “Bu beyaz bir tavşandır” dediğimde herkesin hemfikir olduğunu görürsünüz. Ama konu başka bir alana gelince, aynı uyumu neden kaybediyoruz?

 

Matematiksel doğruların her yerde aynı olduğu söylenir. Değişmez denir. Oysa yaşadığımız coğrafyada matematiğin bile doğruları; güçle, kurumlarla, nüfuzla yeniden yazılabiliyor. Hatta sıfırdan tanımlanabiliyor.

 

Patagonyanın istatistik kurumu (!) öyle bilimsel verilere imza atıyor ki, insanın küçük dili boğazına kaçıyor. Çarşıyı, pazarı, sokağı dolaşıyorum; elimi nereye uzatsam yanıyorum. Ama yetkililer diyor ki: “Bu ateş en fazla yüzde yirmi üç, on beş metreden fazlasını etkilemez.” Oysa ben elli metreden yüzümün yandığını hissediyorum.

 

İlk yardım hastanesine gidiyorum, ölçümler istiyorum. Bana masallar anlatıyorlar. Öyle güzel anlatıyorlar ki, neredeyse yangını çıkaranın ben olduğuma inanacağım. Utancımdan sesimi kesip çıkıyorum. Bu kez yangın dışarıda değil, içimde yanıyor. Dumanı kimse görmesin diye içime hapsediyorum kendimi. Ve yine doğruluğumu kanıtlayamıyorum.

 

Demek ki diyorum, doğru diye bir şey yokmuş. Eğer olsaydı, etrafımda bu kadar mumyalanmış meyyit olmazdı; en azından bir canlıya rastlardım.

 

Doğruluğun nesnel bir ölçütü olmalı değil mi? Ölçülebilir, sınanabilir, tutarlı olmalı. Ama ölçüyü kaybetmiş bir dünyada, iddiaların neye göre savunulduğunu anlamak bile zorlaşıyor. Temele inmeye çalışıyorum ne temel var ne duvar. Sel alıp götürmüş her şeyi. Geriye sadece masallar kalmış.

 

Ve yine soruyorum: Meyyit olmakla meyyit olmamak arasındaki çizgi nerede başlıyor? Cevabı buluyorum: Sorumlulukta. İnsan, sorumlu olduğu sürece canlıdır. Sorumluluğu terk ettiği anda, yaşayan bir meyyite dönüşür.

 

Bütün bu sorgulamalar, varlık–bilgi–ahlak–sanat ekseninde küçük ama derin bir düşünsel yolculuğun ürünü. Eğer bu satırlar bir kişinin bile zihninde bir soru uyandırabildiyse, Rabbime hamdolsun. Gerçeklerle yüzleşmeden, doğruluğa ulaşmanın mümkün olmadığına inanıyorum. Sorgulama hayatımızın dinamosu olsun.

 

Hayat sorgulayarak başlar, tanıyarak devam eder, inanarak göğüs gerilir. Son noktaya varmak için sorgulama cesaretine sahip olmalıyız. Aksi hâlde, kendi yarattığımız putları korumaya hayat demeye devam ederiz.

 

Selam ve hayır dileklerimle…


Erol KEKEÇ 23.02.2022 / 01.15/Sancaktepe/İST

3 Aralık 2025 Çarşamba

Toplumsal Vicdanın Çığlığı

Bu söz, bir öfkenin değil; bir vicdanın, bir yürek yükünün, bir memleket evladının sessiz çığlığıdır. Yıllar boyunca susturulanların, görmezden gelinenlerin, sırtında taşıdığı yükle ayakta kalmaya çalışanların ortak sesi olsun. Çünkü memleket, hakikatini kaybettiğinde sadece kurumlar değil, insanın ruhu da çöker. İnsan çökerse toplum da çöker.

Bu ülkenin sosyal adalet mekanizması, bir zamanlar “emanet” denilen kutsal bir sorumluluğun omuzlarında yükselirdi anlayışı egemendi. Bir kurumu ayakta tutan, sadece kanun kitaplarındaki maddeler değildir; vicdan sahibi insanların adaleti yaşatma iradesidir. Ne yazık ki bugün, emaneti doğru kullanmak için görevi devralanların bir kısmı o emaneti yük bilip yere bırakmış, orta yerde bırakılan adalet de komaya sokulmuştur.

Ama bir gerçeği unutmasın kimse:
Komaya giren adalet doğurmaz; komaya giren omurga ayağa kalkmaz.

Ve yine bilinsin ki:
Yalan üzerine kurulu hiçbir yapı uzun süre ayakta kalmaz.

İsteyen istediği kadar gündem değiştirsin, sahte heyecanlar yaratsın, biraz makyajla gerçekleri perdelemeye çalışsın. Bu toplumun hafızası, acılardan yapılmış bir duvardır; eğilip bükülmez. Gerçek er ya da geç ortaya çıkar. Çünkü her yalan, eninde sonunda sesini yükseltir, “Ben varım!” diye bağırır.

Bugün sokakta yürüyen bir genç, geleceğine dair umutsuzluk duyuyorsa; bir anne, çocuğunu okula hazırlarken içi sızlıyorsa; bir baba, yorgunluğunu bir bardak çayla bile atamıyorsa; yaşlı bir insan, ömrün son demlerinde bile geçim kavgası veriyorsa, orada bir sorun vardır. Hem de öyle küçük, görmezden gelinecek bir sorun değil…
Toplamaya çalıştıkça büyüyen, susturuldukça haykıran bir hakikat.

Bizleri yıllarca “sabredin”, “inanın”, “bakın daha iyi olacak” diyerek uyutan hipnoz seanslarının artık hiçbir etkisi kalmamıştır. Çünkü bu toplum artık uyumuyor. Çünkü uyuyanların rüyalarına bile girer oldu geçim sıkıntısı, işsizlik, haksızlık, liyakatsizlik, ayrımcılık…

Birileri “afyon dağıtıcılığı” yapar gibi toplumun sinir uçlarını uyuşturmak için slogan üretirken, insanlar evlerinde sessizce ağlıyor. Çünkü ekmek küçüldü, umut küçüldü, hayaller küçüldü… Ama bir şey büyüyor: Ses. Vicdanın sesi.

Bu çığlığımın amacı sadece eleştirmek değil. Biz zaten eleştirinin ötesindeyiz. Bu bir hesaplaşma çağrısı da değil. Çünkü hesaplaşmalar düşman yaratır, oysa bizim ihtiyacımız olan düşmanlık değil; iyileşme.

Peki ne yapacağız?
Nasıl ayağa kalkacağız?
Bu çöküşün içinden nasıl çıkacağız?

Hakikati kabul etmek

Hakikati kabul etmek, acıtan ama özgürleştiren bir eylemdir. Toplumun en büyük yarası, gerçeği görmezden gelmek oldu. Yalan, kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede yıkar. Bugün yaşadığımız tam da budur.

Adaleti onarmak

Adalet mekanizmasını onarmak demek, sadece mahkeme binalarını yenilemek değildir.
Adalet; insanın içindeki teraziyle başlar.
Adalet; liyakatle güçlenir.
Adalet; torpilin öldürdüğü yerde yeniden nefes bulur.
Adalet; farklı olanı dışlamadan, onu da bu ülkenin bir parçası olarak kabul etmekle büyür.

 Sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmak

Bir ülkede sosyal devlet yoksa, toplum sahipsiz kalır.
Sahipsiz kalan toplumda umut büyümez.
Umudu büyümeyen insan, hiç kimseyi büyütemez.

Bir annenin, çocuğunu okutabileceğine inanması gerekir.
Bir gencin, çalışırsa bir şeylerin değişeceğine inanması gerekir.
Bir yaşlının, ömrünün sonuna kadar insan onuruyla yaşayacağına inanması gerekir.

İşte sosyal devlet budur:
İnsanı ayakta tutmak.

Toplumsal barışı yeniden kurmak

Bu ülkenin en büyük ihtiyacı, “ben-sen” değil, “biz” diyebilmesidir.
Yorulduk artık birbirimizi ötekileştirmekten.
Yorulduk kimlik kavgasından, nefret dilinden, parçalara ayrılmaktan.

Bu topraklar bir mozaik değil; bir halı gibidir. Her iplik diğerine bağlıdır, birini çekersen bütün dokuma dağılır. Onun için birlikte iyileşmek zorundayız. Birlikte konuşmak, birlikte üretmek, birlikte direnmek, birlikte umut etmek… Çünkü bu ülke hepimizin.

Gerçek özgürlüğü inşa etmek

Özgürlük, sadece bir duygunun adı değildir.
Özgürlük; fikrin, emeğin, kimliğin, hayatın dokunulmazlığıdır.
Özgürlük; bir gazetecinin rahatça yazabilmesidir.
Bir öğrencinin korkmadan konuşabilmesidir.
Bir işçinin hakkını ararken yalnız hissetmemesidir.
Bir kadının sokakta başını kaldırarak yürüyebilmesidir.
Bir gencin “hayalim var” dediğinde alay edilmemesidir.

Özgürlük olmadan umut olmaz.
Umut olmadan toplum olmaz.

Dayanışmayı büyütmek.

Bir ülkeyi ayakta tutan şey, beton değil; insanın insana omuz vermesidir.
Mahalle kültüründe büyüyen nesiller bilir:
Bir komşu açsa, diğerinin boğazından lokma geçmezdi.
Bugün ise insanlar kapılarının ardında sessizce aç kalıyor.

İşte o eski sıcaklığı yeniden getirmeliyiz.
Yardım değil, dayanışma…
Lütuf değil, hak…
Aşağılamak değil, kucaklamak…

Toplumu iyileştiren budur.

Ve tüm bunların sonunda bir gerçek daha var:
Bu sistem çatırdıyor.
Çatırdamasın diye üstünü örtenler, çatlağın daha da büyümesine sebep oluyor.

Ama çatırdamak, bazen yıkımın değil, yeni bir başlangıcın habercisidir.
Toprak çatlar, filiz yeşerir.
Gökyüzü çatlar, güneş doğar.

Bizim de filizlenmeye, doğmaya, yeniden kurulmaya ihtiyacımız var.
Bu memleketin her insanına lazım olan şey, yeniden güven duygusudur.
Birbirimize, kendimize, geleceğe inanmak…

Bu manifesto bir öfke metni değil; bir çağrıdır:
Ayağa kalkma, silkelenme, gerçeği görme ve yeniden inşa etme çağrısı.

Bizim hikâyemiz yıkımla başlamadı, yıkımla bitmeyecek.
Biz bu topraklarda defalarca düştük, defalarca kalktık.
Bu defa da kalkacağız.
Bu defa da iyileşeceğiz.
Çünkü hakikatin sesi bastırılamaz,
Adaletin nefesi kesilemez,
Toplumun vicdanı susturulamaz.

Ve bir gün, bugün yazılan bu sözler,
“İşte o zaman başlamıştı yeniden diriliş”
diye anılacak.

Bu bir umut değil;
bir kararlılık cümlesidir.

Erol Kekeç/04.12.2025/Sancaktepe/İST

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...