30 Mart 2026 Pazartesi

Hasat Günü Gelmeden Kendini Ekenler


İnsan, kendisine verilmiş en büyük emanet olan hayatın tarlasında bulunur. Bu tarlanın sınırlarını bazen kader çizer, bazen irade genişletir, bazen de ihmal daraltır. Tarlanın sahibi Allah’tır, fakat onu ekip biçmek, tohumu toprağa vermek, yabani otu ayıklamak, yağmurdu borandı derken üzerine düşeni yapmak insana verilmiş bir imtihandır. İşte bu yüzden insan, sadece “dua eden” değil; “dua edip çalışan” bir varlıktır. Dua, çalışmanın bereketini açar; ama çalışma yoksa dua boşluğa savrulan bir ses olur.

Bir insan düşünün…

Günde beş vakit tarlasının başına gidiyor.

Toprağın kenarına oturuyor.

Ellerini semaya açıyor:

“Allah’ım, sen bu tarlada en güzel ürünleri yetiştir. Bana verimli bir hasat nasip et. Rızkımı bol eyle…”

Gönülden, içten, ağlayarak, yalvararak dua ediyor. Fakat…

O tarlaya bir tek tohum atmıyor.

Toprağı hiç çapalamıyor.

Bir kere bile elini taşa, çamura, ota sürmüyor.

Zahmete girmiyor, alın teri dökmüyor, gayret göstermiyor.

Üç ay geçiyor…

Hasat mevsimi geliyor…

O insan, tarlasına yeniden bakıyor ve gördüğü şey sadece koca bir çoraklık…

Bir felhan, bir boşluk, bir verimsizlik…

Rüzgârın savurduğu kuru otlar…

Üzerinden geçen soğuk bir sessizlik…

O an hayatın en büyük hakikati yüzüne çarpıyor:

“Allah, çalışmayana sonuç vermez.”

Yağmur yağıyor, fırtına kopuyor.

Ama onun ne evine dönecek mecali kalıyor ne de hayatını sürdürecek rızkı…

Çünkü dua etti ama gayret etmedi.

İstedi ama adım atmadı.

Diledi ama nefsine hâkim olmadı.

Sonuç bekledi ama sebep tohumunu hiç ekmedi.

İşte yaşamı boyunca pek çok insan, bu adamın dramını kendi hayatında yaşıyor.

Kimi bunu görmezden geliyor, kimi kader diyerek örtmeye çalışıyor, kimi şikâyet ederek ömrünü tüketiyor.

Oysa hakikat değişmiyor:

“Tohum atılmamış tarlada ürün yetişmez.”

Bu yalnızca tarla için değil; iman için de böyledir, ahlak için de evlat yetiştirmek için de evlilik için de iş için de devlet düzeni için de…

Bütün kâinatta Allah’ın koyduğu düzen “sebep-sonuç” ilişkisi üzerine kuruludur.

Dua, sebep-sonuç zincirini kuvvetlendirir.

Ama zinciri kurmayanın duası havada kalır.

Tarlanın başında oturan adam gibi; bazıları hayatta çok ister ama hiç yola çıkmaz.

Bazıları başarı diler ama bir adım atmaz.

Bazıları mazlumun yanında görünür ama zulmün karşısına asla dikilmez.

Bazıları ahiret ister ama dünya sevgisi kalbini işgal eder.

Bazıları “neden ben mutlu değilim?” der ama kendi hayatının kırık parçalarını birleştirmeyi akıl etmez.

Bazıları dua eder, sabah-akşam yakarır ama kalbindeki pası temizlemeye yanaşmaz.

Ve sonra hasat günü gelince o korku başlar:

“Ben hiçbir şey yapmadım… Şimdi ne olacak?”

İnsan hasat mevsimini tedirginlikle bekliyorsa bunun tek sebebi vardır:

Tohum ekmemiştir.

Hiçbir şey yapmayanın, bir şey bekleme hakkı da yoktur.

1. Hayatın Tarlası; İnsan Ne Ekerse Onu Biçer

Allah insanı boş yaratmadı.

Boş bıraktığımız her alanı kendi içindeki çürüme doldurur.

Nefs, boş alanı hemen istila eder.

Toprak gibi…

Sen ekmezsen yabani otlar eker.

İyi bir söz söylemezsen kötü söz doldurur.

İyi bir alışkanlık edinmezsen kötü alışkanlıklar seni sarar.

Güzel bir niyet taşımazsan nefis senin yerine niyet üretir.

Hakkı savunmazsan batıl sana kılık değiştirerek yanaşır.

Bugün dünyanın bu kadar karışık olmasının sebebi nedir sanıyorsunuz?

Mazlumların tarlası boş kaldı, zalimler gelip o boşluğu kendi toksinleriyle doldurdu.

Sessizlik, zulmün en büyük müttefikidir.

Tarlasını boş bırakan her insan, aslında zulme bir davetiye çıkarmış olur.

Çünkü boşluk ya imanla ya zulümle dolar. Üçüncüsü yoktur.

2. Gayretsiz Dua; Çağımızın En Büyük Yanılgısı

Birçok insanın düştüğü yanılgı şu:

“Ben dua ediyorum, gerisini Allah bilir.”

Evet, Allah bilir; ama Allah boş duaları değil, gayretle desteklenen duaları bereketlendirir.

Mümin, dua ederken bile ter döken insandır.

Çünkü bilir ki:

Tohum yoksa hasat olmaz.

Emek yoksa bereket olmaz.

Gayret yoksa başarı olmaz.

İman yoksa teslimiyet olmaz.

Teslimiyet yoksa huzur olmaz.

Bugün nice insan sürekli şikâyet ediyor:

— “Neden evliliğim yürümüyor?”

Çünkü sevgi tohumu ekmemiş.

— “Neden çocuklarım beni dinlemiyor?”

Çünkü örnek olma tohumu ekmemiş.

— “Neden işlerim bereketli değil?”

Çünkü dürüstlük, sabır, emek tohumu ekmemiş.

— “Neden huzur bulamıyorum?”

Çünkü kalbine Allah’ı koymamış, dünyayı doldurmuş.

— “Neden zalimler bu kadar güçlü?”

Çünkü Müminler birliğin, kardeşliğin tohumlarını ekmek yerine bölünmüşlüğün dikenlerini ekti.

Hasada şaşıran insan, aslında kendi ekmediklerine şaşırıyor.

3. Modern Çağın Tarlaları; Teknoloji, Lüks ve Tembellik

Bu çağda insanlar hiç olmadığı kadar rahat ama hiç olmadığı kadar mutsuz.

Çünkü konfor, insanın tarlasını boş bırakıyor.

Telefonlar, diziler, bitmeyen ekranlar…

İnsan zihnini çoraklaştırıyor.

Bir genç düşünün…

Saatlerce sosyal medyada geziniyor.

Ama hayatına dair tek bir adım atmıyor.

Sonra “Neden geleceğim yok?” diye soruyor.

Bir baba düşünün…

Sürekli şikâyet ediyor ama aile tarlasını hiç sulamıyor.

Sonra “Neden huzur yok?” diyor.

Bir toplum düşünün…

Zalimi görüyor, mazlumu biliyor ama hiçbir şey yapmıyor.

Sonra “Neden bu coğrafya ateş içinde?” diye soruyor.

Tohumsuz tarlanın kaderi budur.

4. Borç Kapıya Dayanmadan; Hasat Gününe Hazırlık

İnsan ancak hasat vaktinde gerçeği görür.

Borçlular kapıya dayandığında, artık kaçacak yer kalmaz.

O gün “Keşke önceden yapsaydım” diye yakarır ama iş işten geçmiştir.

İman da böyle…

İnsan ölümün yaklaştığını hissedince pişmanlık yaşar.

“Keşke daha çok iyilik yapsaydım…

Keşke kalbimi temiz tutsaydım…

Keşke ibadete sarılsaydım…

Keşke boş işlerle ömrümü tüketmeseydim…”

Ama o zaman tohum ekmek mümkün değildir artık.

O yüzden;

“Borçlular kapıya dayanmadan ambara mahsulü taşıyalım.”

Bugün yapmadığımız her iyilik, yarın yük olarak sırtımıza döner.

Bugün vazgeçtiğimiz her güzellik, yarın hasat mevsiminde acıya dönüşür.

 

Hayat bir tarladır; ölüm ise hasat mevsimi.

5. Kendimizle Barışmak; Hayatın Tohumlarını Yeniden Ekme Cesareti

İnsan bazen yorulur.

Bazen eski hatalarının ağırlığı altında ezilir.

Bazen ne yaparsa yapsın geç kalmış gibi hisseder.

Bazen dünya üstüne çöker.

Ve bazen insan kendiyle kavgalıdır.

Ama Allah insanın umudunu yitirmesini istemiyor.

Allah, en çorak tarlaya bile yeniden yağmur indirir.

Yeter ki insan, çapasını eline alacak kadar iradeye sahip olsun.

Kendinle barışmak,

“Ben yeniden başlayabilirim” demektir.

Tarlanın çorak olması önemli değildir; önemli olan, o tarlaya yeniden tohum ekme cesaretidir.

Bir insan karar verirse, bir günde hayatının toprağını değiştirebilir.

Geçmiş hataları kazıyabilir.

Yeni tohumlar serpebilir.

Çünkü Allah, dönüşü kabul eden kulun yolunu açar.

6. Tefekkürün Işığı; Neden Varım, Ne İçin Yaşıyorum?

Tefekkür, insanın tarlayı görmesi demektir.

Kendi içindeki çoraklığı fark etmesi demektir.

Dünyadaki imtihanını hatırlaması demektir.

Neden buradayız?

Ne için yaşıyoruz?

Bu ömür bize niçin verildi?

Hasat mevsimi gelince yüzümüzü kara çıkaracak ne var?

Bizi kurtaracak ne var?

Biz ne ektik ne bekliyoruz?

Bu sorular sorulmadığı müddetçe hiçbir dua ve hiçbir çaba doğru yerine oturmaz.

İnsan önce kendine dürüst bakmalı.

Kendi iç tarlasını kontrol etmeli.

Sonra işe koyulmalı.

7. Tohumu Ekmek; Hayatı Dönüştüren Beş Adım

ü  Niyet tohumu:

Her şey niyetle başlar. Niyet temizse Allah o niyete bereket verir.

ü   Gayret tohumu:

Her gün küçük bir adım.

Az ama sürekli…

İnsan gayret ettikçe kapılar açılır.

ü  Sabır tohumu:

Tohum toprağa düşünce hemen filiz vermez.

Hayat da böyle…

Sonuç için sabır gerek.

ü  Temizlik tohumu:

Kalbi, dili, davranışı, niyeti kirlerden arındırmak…

Bu olmadan hasat çürür.

ü  Şükür tohumu:

Her nimetin, her adımın, her başarının kıymetini bilmek…

Bu beş tohumu eken insanın tarlası bereketlenir.

8. Hasat Mevsimi; Ölümle Barışmak ve Hazırlıklı Olmak

En büyük hasat mevsimi, hayat defterinin kapandığı andır.

O güne hazırlıklı olanlar huzurla gider.

Hazırlıksız olanlar korkuyla…

Ölümden korkmak, kesilmemiş borçlarla dolu bir tarlaya bakmaktır.

Ölüme huzurla bakmak ise ambarın dolu olduğunu bilmektir.

“Hayatla, ölümle, kendimizle barışalım.”

Kalkalım; Tarlayı Şimdi Ekelim, Hasadı Huzurla Bekleyelim

Hayat bize verilmiş bir tarla…

Dua, gökten inen yağmur…

Gayret, toprağı işleyen el…

İman ise kalbin tohumu…

Bu dördü bir araya geldiğinde insanın tarlası yeşerir.

Gelmediğinde ise çoraklık kaçınılmazdır.

Hasat günü geldiğinde alnımız ak olsun.

Toprağımızda bereket bulunsun.

Rüzgâr estiğinde tarlamızın kokusu Rahman’a ulaşsın.

Ve biz, borçlular kapıya dayanmadan ambarımızı dolu bir kalple doldurmuş olalım.

Erol Kekeç/11.04.2021/Sancaktepe/İST

29 Mart 2026 Pazar

Mazlumun Kanında Yüzen Diplomasi ve Omurgasızlığın Tarih Kaydı


Ortadoğu’nun güncel coğrafyası, tarih boyunca olduğu gibi hâlâ mazlumla zalim arasındaki keskin çizgiyi belirleyen bir laboratuvar gibidir. Fakat bugün burada en acı tablo, zalime karşı direnç gösterme kapasitesi olan güçlerin suskunluğu, mazlumun sesi üzerinde gölge oluşturan diplomatik çekingenliktir. Hakan Fidan gibi isimlerin “İran’a karşı” dillendirdiği sözler sadece diplomatik bir ifade değil, aynı zamanda bölge ülkelerinin omurgasız duruşunu, korkaklığını ve tarihsel sorumluluklarını ortaya seren bir aynadır. Sözde güvenlik garantileri ve ittifaklar, gerçekte mazlum halklara gözdağı verme aracı hâline gelmiştir. Bir bakıyorsunuz, Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de halkın kanı, zulüm ve işgallerin ortasında hâlâ bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor; ama sözler, uyarılar, önlemler hep mazlumun üzerinde yoğunlaşıyor; zalime yönelik net bir duruş yok. Bu çarpıklığın tarihi kökleri var; Osmanlı sonrası bölge haritalarının yeniden çizilmesinden, Soğuk Savaş sonrası blokların şekillendirdiği politik tercihlere kadar uzanıyor. Ama bugün mesele artık sadece tarihsel bir alışkanlık değil; bu bir vicdan ve etik krizidir.

Bölgesel aktörler, İran’a karşı alınan tutumlarda, çoğu zaman ulusal çıkarlarını değil, korkularını ön plana koyuyor. Petrol anlaşmaları, finansal ilişkiler, askeri iş birlikleri ve Batı ile olan ittifaklar, kendi halkının güvenliğini sağlamak yerine, mazlum komşuların üzerine sessiz baskı uygulanmasına yol açıyor. Örneğin Körfez ülkeleri, İran karşısında “tarafsızlık” kisvesi altında adeta bir köprü olarak davranıyor; ama bu köprü sadece kendi güvenliklerini sağlamaya yarıyor, mazlum halkın çıkarlarını değil. Yemen’de yaşananları düşünün: Hadi halkı korumak yerine tarafsızlık adı altında pasif kalmayı seçiyorlar, ama aynı süreçte ABD ve İsrail ile ilişkiler, sözde denge politikası adı altında ilerliyor. Bu, tarihin hiçbir döneminde mazlumun gözünde bir maske ile örtülemez; mazlum bunu “bizim kanımız üzerine oturan sessizlik” olarak algılar.

Bugün mazlumun gözünde en büyük ihanet, yalnızca savaş meydanlarında değil, diplomatik sahalarda da yaşanıyor. Sözde İran’a karşı yapılan açıklamalar, “güvenlik garantisi” olarak sunulsa da, esas mesaj açık: “Mazlumu sustur, zalime dokunma.” Bu, yalnızca ahlaki bir çöküş değil; tarihsel olarak da çok sert bir eleştiriye açık bir tavırdır. Tarih, omurgasızlık ve korkaklığı affetmez. Şehitlerin kanı üzerinde yükselen sessizlik, geleceğin tarih kayıtlarına “iz bırakan pasiflik” olarak geçecektir. Mazlumun hafızası uzun, sabrı derindir ve bir gün mutlaka cevap soracaktır. Bugün Körfez ülkelerinin İran’a karşı aldıkları duruş, yarın tarih kitaplarında nasıl yorumlanacak? Bu sessizlik, işbirliği veya korkaklık, bir direniş sahnesinde mi, yoksa zalime teslimiyet sahnesinde mi yer alacak? Mazlum halk, bugünkü politik hesapları unutmaz; sadece biriktirir.

İran’ın bölgede gösterdiği kararlı duruş ile bölge ülkelerinin omurgasızlığı arasındaki fark, sadece siyasi değil, aynı zamanda moral bir farktır. İran, kendisini hedef alan güçler karşısında halkını, direnişini ve inancını korumayı birinci öncelik olarak koyuyor. Bu tutum, hem yerel hem de küresel anlamda bir etki alanı yaratıyor. Ama bu etki alanı yalnızca sınırları içinde değil, mazlum halkların gözünde de karşılık buluyor: Onlar için direnmek, yalnız kalmak ve ölüm pahasına da olsa doğruluktan sapmamak, bir ahlaki örnek ve umut ışığıdır. Oysa bölgesel aktörlerin sessizliği veya çekingenliği, mazlumların gözünde bu örnekleri gölgeliyor, umutları törpülüyor ve zulmü normalleştiriyor. Bu, tarihsel olarak telafisi olmayan bir kayıptır; çünkü vicdanı ve direnişi korumayan toplumların geleceği, kısa vadeli güvenlik hesapları uğruna erozyona uğrar.

Mazlumun vicdanında bir ülke veya lider ne kadar güçlü görünürse görünsün, adalet ve hakkaniyeti savunmuyorsa değeri yoktur. Bugün İran karşısında alınan “tarafsız” ya da “uzlaşmacı” tutum, bölge halklarının gözünde aslında şunu söylüyor: “Güçlünün yanında, mazlumun karşısında duruyorum.” Bu sadece bir politika tercihi değil, aynı zamanda etik bir beyanattır. Tarih bunu kaydeder. Çünkü mazlumun tarihi uzun hafızalıdır, sessiz ama etkili bir şekilde birikir. Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta yaşayan halklar bunu unutmayacak; sessizliğin ve korkaklığın bedelini bir gün soracaklardır.

Hakan Fidan’ın İran’a karşı yapılan sözleri, aslında bu sessizliğin bir yansımasıdır. Güç gösterisi yapıyor gibi görünse de mesaj, yerel halkın gözünde “bizim kanımız ve güvenliğimiz sizin oyununuza tabidir” demekten öteye geçmez. Bu tür söylemler, tarihsel olarak zayıfların üzerine baskı koymak, mazlumu hizaya getirmek amacıyla kullanılır; zalimlerin yanında yer alma eğilimini pekiştirir ve gelecekte bir tarih kaydı olarak “omurgasızlık” başlığı altında değerlendirilecektir. Tarih bunu mutlaka kaydedecektir. Sadece bugün değil, gelecek nesiller de bu sessizliği ve korkaklığı analiz edecek; bunun sonucu olarak da mazlumun yanında durmayan tüm aktörler, kendi halkının ve bölgenin gözünde meşruiyetini kaybedecektir.

Bölgede yaşanan bu durum, yalnızca diplomatik bir mesele değildir; aynı zamanda ahlaki bir kırılma, toplumsal güvenin sarsılması ve gelecek nesillere bırakılan ağır bir sorumluluktır. Mazlum halkın sesi, zalimlerin gölgesinde ezildiği müddetçe, tüm hesaplar eksik ve yanlış olacaktır. Tarih, bu duruşları kaydeder ve sadece güçlü olanın değil, doğru olanın da er geç adaletini teslim eder. Omurgasızlıkla alınan kısa vadeli kazançlar, uzun vadede hem toplumsal hem de tarihsel olarak ağır bedeller doğuracaktır. Mazlumun kanı ve çektiği acı, bu hesapların merkezinde olacaktır. Bu nedenle bugün yapılan her açıklama, atılan her söz, verilen her tavır, geleceğin tarih sahnesinde net bir şekilde değerlendirilecektir: Kim mazlumun yanında durdu, kim zalimin yanında durdu; kim korktu, kim direndi.

Sonuç olarak, İran karşısında omurgasız bir duruş sergileyen bölge ülkeleri, kendi tarihsel itibarlarını kaybetmekte ve mazlum halkların gözünde meşruiyetlerini yitirmektedir. Mazlumun sesi, zalimin korkusu ve sessizliğin ağırlığı, gelecekte tarihin tarafını belirleyecek. Güç, sadece silah ve politika değildir; adalet ve vicdan ile birleşmeyen hiçbir güç kalıcı olamaz. Ve bugün suskun kalan, yarın mazlumların tarihindeki hatırlanmayan isimler arasında yer alacak; direnç gösterenler ise hem mazlumun gönlünde hem de tarihin uzun gölgesinde adını yazdıracaktır.

Tarih, siyasal aktörlerin niyetlerini değil,
sonuçlarını kaydeder.

Zulme karşı duranlar tarihe şu başlıklarla geçti:

  • Selahaddin Eyyubi
  • Ömer Muhtar
  • Abdülkadir Cezairî
  • İmam Hüseyin
  • Ahmed Yasin
  • Malik el-Şahbaz (Malcolm X)

Mazluma “sus” diyenler ise şöyle yazıldı:

  • Emevi vezirleri
  • İşgal dönemi valileri
  • Sömürge işbirlikçileri
  • Kukla yönetimler
  • Mandacı elitler

Tarih kimseyi duygularıyla yazmaz;
tarih safını yazar.

Ve saf basittir:

Mazlumun safı
ve
Zalimin safı.

Bu ikisinin arasında gri bir alan yoktur.
Gri alan sadece konfor alanıdır.
Konfor alanlarının tarihi olmaz;
tarihi olanlar mücadele alanlarıdır. 

Erol Kekeç/29.03.2026/Sancaktepe/İST

22 Mart 2026 Pazar

Merhamet Alkışlanır Adalet Susturulur

Öyle bir dönemde ve öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, insanların beyinleri sanki salamuraya yatırılmış da, demleneceği günden önce ses çıkarmamaya yemin etmişler gibi… Bu sadece bir benzetme değil; bu, yaşadığımız çağın ruh hâlinin fotoğrafıdır. İnsan, düşünme yetisini kaybetmiyor belki ama onu askıya alıyor; sorgulama gücünü yitirmiyor ama onu kullanmaktan bilinçli olarak kaçınıyor. Çünkü sorgulamak bedel ister. Çünkü hakikati dillendirmek yalnızlık getirir. Çünkü doğruyu söylemek, çoğu zaman insanı kalabalıkların dışına iter. Ve bu çağın insanı, hakikatin yükünü taşımaktansa kalabalığın konforunu tercih ediyor.

İnsanların muhabbet kurup sizi bir ortama konuşmacı olarak davet ettiklerinde yaşanan o tuhaf ikiyüzlülük, aslında bu zihinsel donukluğun en açık göstergesidir. Fakirlikten, garibanlıktan, muhtaç insanların halinden bahsettiğinizde, yardım etmenin, paylaşmanın, el uzatmanın önemini anlattığınızda alkışlar yükseliyor. Gözler doluyor, başlar sallanıyor, herkes kendini vicdanlı hissetmenin huzuruyla oradan ayrılıyor. Ama aynı ortamda meseleyi kökünden ele alıp, “Neden bu insanlar bu hâlde?” diye sorduğunuzda, o alkışlayan eller bir anda susuyor. Çünkü bu soru, sadece duygulara değil, çıkarların kalbine dokunuyor.

Allah kullarına zulmetmez. Bu, tartışmaya kapalı bir hakikattir. Öyleyse ortada bir zulüm varsa, bu zulüm kulların birbirine yaptığı bir zulümdür. Demek ki birileri, kendi şatafatını büyütmek için başkalarının rızkına el uzatıyor. Demek ki birileri, kendi konforunu artırmak için başkalarının hayatını daraltıyor. Oysa Allah, herkesin rızkına kefildir ama kimsenin konforuna kefil değildir. Bu ayrımın idrak edilmediği bir toplumda, adaletin tesis edilmesi mümkün değildir.

Bugün konfor bataklığında çırpınanların çoğu, o bataklığa kendi emekleriyle değil, başkalarının haklarını alarak saplanmıştır. Bu acı bir gerçektir. Ve bu gerçeği dile getirdiğiniz anda, sizi alkışlayan kalabalık bir anda huzursuz olur. Çünkü o kalabalığın içinde, o sistemden beslenenler vardır. Çünkü o kalabalığın içinde, sessiz kalarak zulme ortak olanlar vardır. Çünkü o kalabalığın içinde, hakikati bilmesine rağmen onu dillendirmeye cesaret edemeyenler vardır.

İşte tam bu noktada, toplumun en büyük kırılma noktası ortaya çıkar: Yardım etmek ile adaleti sağlamak arasındaki fark. Aç olana yemek vermek elbette güzel bir davranıştır. Ama o insanı aç bırakan düzeni sorgulamadan, o düzeni değiştirmek için mücadele etmeden yapılan yardım, aslında sorunu geçici olarak örtmekten başka bir işe yaramaz. Hatta çoğu zaman, o düzenin devam etmesine dolaylı olarak katkı sağlar. Çünkü yardım eden vicdanını rahatlatır, ama zulmeden düzen yerinde kalır.

Oysa salih amel, sadece sonuçla ilgilenmek değil; sebebi ortadan kaldırmaya yönelmektir. Açlara yardım etmek güzel ama onları aç bırakanların bu kötülüğünü ortadan kaldırmak, işte asıl salih amel budur. Bu, daha zor bir yoldur. Bu, daha fazla bedel gerektirir. Ama kalıcı çözüm ancak buradan doğar.

Ne zaman ki “hakkımız” demeye başlarsınız, işte o zaman karşınıza çıkan ilk cümle hazırdır: “Hocam, bunlardan daha iyisi mi var?” Bu cümle, aslında bir çaresizlik ifadesi değildir; bu cümle, bilinçli bir teslimiyetin ifadesidir. Bu cümle, insanın kendi iradesinden vazgeçtiğinin, kendi sorumluluğunu başkalarına devrettiğinin ilanıdır. Bu cümle, bir çıkmaz sokakta başı kesik dolaşan bir zihnin son savunma hattıdır.

Bu anlayış, insanı kör bir döngünün içine hapseder. Çünkü daha iyisinin mümkün olduğuna inanmayan bir zihin, hiçbir zaman daha iyisi için mücadele etmez. Ve mücadele etmeyen bir toplum, mevcut düzenin esiri olmaya mahkûmdur.

İnsan beyninin bu kadar hangara çekilmiş, dış uyaranlara göre yaşayan bir varlık hâline gelmesi gerçekten içler acısıdır. İnsan artık kendi düşünmüyor; ona ne sunuluyorsa onu kabul ediyor. Medyanın, siyasetin, ekonominin, sosyal çevrenin çizdiği sınırlar içinde hareket ediyor. Ve en tehlikelisi, bunu kendi tercihi zannediyor.

İşte tam bu noktada, “La ilahe” demenin anlamı devreye girer. Bu söz, sadece bir inanç beyanı değildir. Bu söz, bütün sahte ilahları reddetmenin ilanıdır. Bu söz, insanın hayatına hükmeden tüm güçleri sorgulamasıdır. Bu söz, korkuların, çıkarların, alışkanlıkların, geleneklerin, sistemlerin karşısında dimdik durmaktır.

Ama bugün birçok insan, bu sözü diline alırken, anlamını hayatına taşımıyor. “La ilahe” demeden “illallah” demeye çalışıyor. Yani reddetmeden kabul etmeye çalışıyor. Oysa reddetmeden kabul etmek, hakikati yarım bırakmaktır.

“Başkaları var mı?” gibi kof sözler, aslında insanın hayatına giren sahte otoritelerin farkında olmadığını gösterir. İnsan, farkında olmadan birçok şeyi mutlaklaştırır. Makamı, parayı, gücü, itibarı… Ve sonra “La ilahe” dediğini zanneder.

Oysa bu beyinler değişmeden, bu zihinsel dönüşüm gerçekleşmeden, bu sözün gerçek anlamı kavranamaz. Ve bu dönüşümü göze alamayanlar, hiçbir zaman toplumdaki sorunların kalıcı çözümünden yana olmazlar. Çünkü onların varlığı, o sorunların devamına bağlıdır.

Karanlık ve sefil yaşamların olduğu ortamlardan haz alan bir kesim vardır. Bu sert bir ifade olabilir ama gerçektir. Çünkü onların itibarı, başkalarının yoksulluğu üzerine kuruludur. Onların gücü, başkalarının zayıflığıyla anlam kazanır. Onların varlığı, başkalarının eğilmesiyle değer bulur.

Bu insanlar, kendi başlarına bir anlam taşımazlar. Onların anlamı, kurdukları düzenin devamına bağlıdır. Ve o düzen, başkalarının haklarını çalmadan ayakta kalamaz.

İşte bu yüzden, böylesi ortamları sarsmadan, bu düzeni yerinden oynatmadan hakikatle tanışmak ve hakikat adına yaşamak kolay değildir. Bu, bir mücadele gerektirir. Bu, bir bedel gerektirir. Bu, bir duruş gerektirir.

Mücadele olmadan hayat olmaz. Hayat olmadan yaşam anlam bulmaz. İnsan, ancak mücadele ettiği ölçüde yaşar. Aksi hâlde sadece var olur.

Bu yüzden herkesi anlamlı bir yaşamın içinde nefer olmaya davet ediyorum. Bu bir slogan değil; bu bir sorumluluk çağrısıdır. Herkes kendi bulunduğu yerde, kendi imkânları ölçüsünde bu mücadelenin bir parçası olmalıdır.

Ve evet, bu yolda yaftalar kaçınılmazdır. Hain denilecektir, bölücü denilecektir, radikal denilecektir, marjinal denilecektir… Toplumsal ajitasyon oluşturacak ne kadar kavram varsa, hepsi üzerinize yapıştırılacaktır. Çünkü sistem, kendisini sorgulayanları susturmak ister.

Ama bütün bu yaftalara rağmen, hakikatin sesi susmaz. Susmamalıdır.

Ve son söz hep aynı yerde durur:

“Ey cahiller! Yoksa Allah’tan başkasına kulluk yapmamı mı emrediyorsunuz? Siz inanmıyorsunuz diye size Kur’an’la öğüt vermekten vaz mı geçelim?”

Bu söz, bir meydan okumadır. Bu söz, bir duruştur. Bu söz, hakikatin önünde eğilmeyen bir iradenin ifadesidir.

Çünkü hakikat, alkış beklemez.
Hakikat, kabul görmeye muhtaç değildir.
Hakikat, sadece dile getirilmeyi bekler.

Ve onu dile getirenler,
Tarihin akışını değiştirenlerdir...

Erol Kekeç/22.03.2026/Sancaktepe/İST

20 Mart 2026 Cuma

Hakikatle Yüzleşmek

"Güce Tapanların ve Gerçeği Görenlerin Hikâyesi”

Onur, insanın sahip olduğu en pahalı şeydir; ama en kolay sattığıdır.
Ve insan, çoğu zaman aç kaldığı için değil, korktuğu için satar onu.
Bugün baktığımızda, dünyanın büyük bir kısmı bir güç gösterisinin etrafında dizilmiş gibi görünüyor. Gücün karşısında eğilenler, bunu akıl diye pazarlıyor; sessiz kalanlar, bunu denge diye anlatıyor; açıkça saf tutanlar ise bunu çıkar diye meşrulaştırıyor. Ama bütün bu kelimelerin arkasında saklanan gerçek değişmiyor: İnsan, hakikati gördüğü hâlde susuyorsa, artık sadece seyirci değildir. O, bir denklemin içindedir. Ve o denklemde susmak, çoğu zaman tarafsızlık değil; güçlünün lehine yazılmış bir tercihtir.

Bugün öfkeyle söylenen sözlerin arkasında aslında çok daha derin bir soru yatıyor:
“İnsan neden hakikati gördüğü hâlde onun yanında durmaz?”
Bu soru, sadece bugünün değil, insanlık tarihinin en eski sorusudur. Ve bu sorunun cevabı, sadece siyasette değil, insanın iç dünyasında saklıdır. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği bilmezlikten gelmez; gerçeğin gerektirdiği bedelden kaçar. Hakikat ağırdır. Hakikat, insanı bulunduğu yerden kaldırır, alışkanlıklarını sarsar, konforunu bozar. Bu yüzden çoğu insan hakikati değil, rahat ettiği yalanı tercih eder.

Ama tarih, sadece yalanı seçenlerin hikâyesi değildir.

Tarih, aynı zamanda gerçeği gördüğünde yönünü değiştirenlerin hikâyesidir.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Musa ve Firavun arasındaki mücadelede ortaya çıkar. Bu mücadele sadece iki kişi arasında geçen bir güç savaşı değildir; bu, hakikat ile güç arasındaki ezeli çatışmanın sembolüdür. Firavun, gücü temsil eder. Kurduğu düzen, korku üzerine inşa edilmiştir. İnsanları kontrol eder, yönlendirir, ödüllerle bağlar, tehditlerle hizaya getirir. Ve en önemlisi, kendini mutlak otorite olarak sunar. Onun düzeninde sorgulamak yoktur; sadece itaat vardır.

Ama Firavun’un en büyük hatası şudur:
Hakikatin, güçle bastırılabileceğini sanması.

Bu yüzden sihirbazları toplar. Çünkü sistemine meşruiyet kazandırmak ister. İnsanlara şunu göstermek ister: “Bakın, hakikat benim elimde.” Sihirbazlar gelir, hünerlerini gösterir, ipler atılır, gözler aldanır… Ama o an, beklenmeyen bir şey olur. Sihirbazlar, kendi yaptıklarıyla karşılaştırdıklarında, karşılarında duran şeyin bir sihir değil, bir hakikat olduğunu anlarlar. Ve işte tam o anda, tarihin en büyük dönüşlerinden biri gerçekleşir.

Onlar gerçeği görür.

Ve gerçeği gördükten sonra, artık eski konumlarında kalamazlar.

İşte burada insanlık için asıl ders başlar.

Çünkü sihirbazlar, en başta Firavun’un sisteminin bir parçasıdır.
Onlar çıkar için gelmişlerdir.
Karşılık beklemişlerdir.
Yakınlık, güç, konum istemişlerdir.

Ama hakikati gördükleri anda, bütün hesapları değişir.

Ve derler ki:
“Biz Musa’nın Rabbine iman ettik.”

Bu cümle, sadece bir inanç beyanı değildir.
Bu cümle, bir kopuştur.
Bir sistemden çıkıştır.
Bir konforu terk ediştir.

Firavun’un cevabı da bu yüzden serttir. Çünkü o, bir şeyin farkındadır:
Hakikat bir kez görünür olursa, korku sistemi çözülmeye başlar.

Bu yüzden tehdit eder:
Ellerinizi, ayaklarınızı çapraz keseceğim.

Ama artık geçtir.

Çünkü hakikati gören insan,
artık sadece yaşamak için yaşamaz.

Sihirbazlar cevap verir:
“Biz Rabbimize döneceğiz.”

İşte bu, korkunun bittiği yerdir.

Ve tarihin en çarpıcı kırılmalarından biri burada yaşanır:
Güce bağlı olanlar, hakikate bağlanır.

Şimdi dönüp bugüne bakalım.

Bugün de dünya, farklı isimlerle ama aynı mantıkla işleyen bir düzenin içinde.
Güç merkezleri var.
Onların etrafında dizilenler var.
Onlara güvenenler var.
Onların gölgesinde kendini güvende hissedenler var.

Ama şu soru hâlâ geçerli:

Bu güven neye dayanıyor?

Tarihte hiçbir güç mutlak olmamıştır.
Hiçbir düzen sonsuza kadar sürmemiştir.
Hiçbir Firavun, son ana kadar gücünü kaybettiğini kabul etmemiştir.

Ama hepsinin sonu aynı olmuştur.

Firavun, denizin ortasında bile şunu söyleyebilmiştir:
“Ben de iman ettim.”

Ama cevap nettir:
“Şimdi mi?”

Bu, sadece bir tarih anlatısı değildir.
Bu, insanın gecikmiş farkındalığının trajedisidir.

Bugün de benzer bir durum yaşanıyor olabilir mi?

İnsanlar, güçlere güvenerek hareket ederken…
onların sarsıldığını gördüklerinde…
bir anda yön değiştirebilir mi?

Tıpkı sihirbazlar gibi?

Bu soru önemlidir. Çünkü bu soru, bugünün değil, yarının sorusudur.

Eğer bir toplum, hakikati sadece güçlü zannettiği yerde arıyorsa,
o toplum hakikati değil, gücü takip ediyordur.

Ama eğer bir toplum, hakikati güçten bağımsız olarak görebiliyorsa,
işte o zaman dönüşüm başlar.

Burada asıl mesele şudur:

İnsan, hakikati ne zaman kabul eder?
Güç kaybettiğinde mi,
yoksa gerçeği gördüğünde mi?

Eğer cevap birincisiyse,
bu bir çıkar değişimidir.
Ama ikinciyse,
bu bir bilinç dönüşümüdür.

Ve tarih, gerçek değişimin sadece ikinci yolla geldiğini gösterir.

Sonuç olarak, herkes kendi yolunda yürür.
Ama hiçbir yol, hakikatten bağımsız değildir.
İnsan hangi yolu seçerse seçsin,
eninde sonunda o yolun sonucu ile yüzleşir.

Ve o yüzleşme anında,
hiçbir mazeret kalmaz.

Çünkü hüküm,
insanların kurduğu dengelere göre değil,
hakikatin kendisine göre verilir.

Ve o hakikat değişmez:

Mutlak galip, hakikatin sahibidir.

İnsan bunu erken anlarsa,
onurlu bir hayat yaşar.

Geç anlarsa,
sadece bir pişmanlık hikâyesine dönüşür.

Ve belki de en önemli soru şudur:

Biz, gerçeği şimdi mi göreceğiz…
yoksa “şimdi mi?” denilecek ana mı kalacağız?

Erol Kekeç/18.03.2026/Sancaktepe/İST

19 Mart 2026 Perşembe

Şehadet Bir Ödüldür layık olana verilir

 "Yazının başlığı Merhum Ali Larijani'nin kayınpederi, "Ayetullah Mutahhari'nin sözüdür...

“Şehadet Sessizliği Yaran Bir Hakikat”

Bazı ölümler vardır ki ölüm değildir.
Bir beden toprağa düşer ama bir hakikat ayağa kalkar.
Bir insan susar ama bir çağ başlar.

İşte o anlardan birindeyiz.

Bugün adıyla, kimliğiyle, mücadelesiyle bilinen bir insanın ardından konuşmuyoruz sadece;
bugün, bir hayatın nereye adandığını ve bir ölümün neyi dirilttiğini konuşuyoruz.

Çünkü şehadet, sıradan bir son değildir.
Şehadet, bir cümlenin noktası değil,
hakikatin altına atılan imzadır.

Ve unutma:
Şehadet bir ödüldür; layık olana verilir.

Bir Hayatın Hesabı, Söz mü, Bedel mi?

İnsanlar konuşur.
Çok konuşur.
Adalet der, izzet der, direniş der…

Ama hayat, kelimelerle ölçülmez.
Hayat, bedelle ölçülür.

Kimin neye inandığı,
kimin neyi savunduğu,
en çok neyi söylediğiyle değil;
ne uğruna vazgeçtiğiyle anlaşılır.

İşte şehadet, bu ayrımın en keskin yeridir.

Bir taraf vardır:
Konuşur ama dokunmaz.
Eleştirir ama risk almaz.
İster ama harekete geçmez.

Bir taraf daha vardır:
Az konuşur ama yürür.
Geri adım atmaz.
Ve gerektiğinde,
canını bile pazarlık konusu yapmaz.

Bugün konuştuğumuz şey, işte bu ikinci yolun son durağıdır.
Ama aslında bu bir son değil;
bir doğrulamanın en açık halidir.

Korkusuzluk, Ölüm Aramak Değil, Hakikatten Kaçmamaktır

Korkusuzluk yanlış anlaşılır çoğu zaman.
Bağırmak sanılır.
Öfkelenmek sanılır.

Oysa gerçek korkusuzluk,
hakikati gördüğünde geri adım atmamaktır.

İnsan bazen ölmekten korkmaz;
ama yalnız kalmaktan korkar.
Bazen acıdan değil;
bedel ödemekten kaçmak ister.

İşte bu yüzden şehadet nadirdir.

Çünkü herkes ölür,
ama herkes ölümü bir duruşa dönüştüremez.

Şehit olan,
ölümü seçtiği için değil;
hakikatten kaçmayı reddettiği için o noktaya gelir.

Hz. Hüseyin’in Mirası, Bir İsim Değil, Bir Ölçü

Bugün bir şehadetten bahsediyorsak,
onu tarihten koparamayız.

Çünkü bu yol, yeni değildir.
Bu yol, Kerbela’dan geçer.

Husayn ibn Ali bir savaş kaybetmedi.
O, bir dengeyi bozdu:
Zulme karşı susmanın normalleşmesini.

Onun şehadeti, bir yenilgi değil;
insanlığın vicdanına atılmış bir çığlıktı.

Ve o günden beri her şehadet,
aynı soruyu tekrar eder:

“Sen neredesin?”

  • Hakikatin yanında mı?

  • Yoksa konforun içinde mi?

Bugünün İmtihanı, Kınamak mı, Yürümek mi?

Yıllardır bir alışkanlık büyüdü içimizde:
Kınamak.

Kınamak kolaydır.
Bedelsizdir.
İnsana kendini iyi hissettirir.

Ama kınamak, değiştirmez.

Bir zulüm karşısında sadece kınayan insan,
aslında şunu söyler:

“Ben buradayım ama sorumluluğun dışında.”

Oysa hakikat şudur:
Bir zulüm varsa ve sen sadece izliyorsan,
o denklemin dışına çıkamazsın.

Şehadet, bu yüzden bir kırılmadır.
Çünkü şehit, kınamayı bırakıp
yürüyen tarafta yer alır.

Mazlumların Sessizliği ve Bir Ölümün Haykırışı

Bugün dünyanın birçok yerinde:

  • Çocuklar ağlıyor

  • Anneler bekliyor

  • İnsanlar unutuluyor

Ve dünya dönmeye devam ediyor.

Bu sessizlik, sıradan bir sessizlik değil.
Bu, alışılmış bir duyarsızlık.

İşte böyle bir zamanda
bir insanın hayatını ortaya koyması,
sadece bir olay değildir.

Bu, bir aynadır.

Ve o ayna herkese aynı şeyi sorar:

“Sen hâlâ izlemeye devam mı edeceksin?”

Şehadet, Bir Son Değil, Bir Başlangıçtır

Toprak bir bedeni alır.
Ama bir fikri tutamaz.

Bir insanı susturabilirsin,
ama onun uğruna öldüğü hakikati susturamazsın.

Bu yüzden şehadet,
aslında bir bitiş değildir.

Tam tersine:
bir hareketin en güçlü başlangıcıdır.

Eğer ardından gelenler uyanırsa…

Eğer sadece ağlamakla kalmayıp
hesaplaşırsa…

Eğer “neden?” sorusunu kendine sorarsa…

Biz Ne Yapacağız?

Şimdi mesele, onun ne yaptığı değil.
Mesele, bizim ne yapacağımız.

  • Aynı şekilde konuşmaya devam mı edeceğiz?

  • Aynı korkuların içinde mi yaşayacağız?

  • Aynı bahanelere mi sığınacağız?

Yoksa…

Bir şey değişecek mi?

Çünkü her şehadet,
arkasından gelenlere bir yük bırakır.

O yük şudur:
Hakikati taşımak.

Bir İsmin Ötesinde Bir Yük

Bu artık sadece bir hatıra değildir.
Bu, bir insanın arkasından söylenen birkaç cümle hiç değildir.

Bu, bir hayatın bıraktığı sorumluluktur.

Ali Larijani artık bizimle aynı zamanın içinde yürümüyor olabilir;
ama onun yürüdüğü yol, hâlâ önümüzde duruyor.

Ve o yol kolay değil.
O yol, konuşanların değil,
bedel ödeyenlerin yolu.

Şimdi mesele onun ne yaptığı değil.
Mesele, onun ardından kalanların
ne yapacağıdır.

Bir insanın ardından ağlamak kolaydır.
Onun gibi durabilmek zordur.

Bir insan için rahmet dilemek kolaydır.
Onun taşıdığı yükü omuzlamak zordur.

Ama işte hakikat tam burada başlar.

Eğer bir şehadet sadece bir hüzne dönüşürse,
o zaman eksik kalır.
Ama bir şehadet,
insanı yerinden kaldırıyorsa,
onu kendisiyle yüzleştiriyorsa,
işte o zaman anlamını bulur.

Bugün,
Ali Larijani için söylenecek en doğru söz,
uzun cümleler değil;
doğru bir niyet ve sahici bir duadır.

Allah rahmet eylesin.
Yaptıklarını kabul eylesin.
Eksiklerini affetsin.
Onu, hakikatin safında duranlarla birlikte haşretsin.

Ama bu dua, sadece sözde kalmamalı.

Çünkü her “rahmet” dileyişi,
aynı zamanda bir sorumluluk çağrısıdır.

Ve şimdi,
o çağrı bizim üzerimizdedir.

O yürüdü.
Bedel ödedi.
Ve gitti.

Peki biz?

Hâlâ izleyenler arasında mı kalacağız,
yoksa ilk defa gerçekten
yürüyenlerden mi olacağız?

Erol Kekeç/19.03.2026/Sancaktepe/İST

17 Mart 2026 Salı

Kınama imparatorluğunun Gürültülü Coğrafyası

Kırkayağın hikâyesiyle başlamaya ne dersiniz? Çünkü o hikâye, bizim çağımızın en trajik ironisini özetler: Hareket etmeyi bilen ama düşünmeye başlayınca yürüyemeyen bir varlık. Kırkayağa “hangi ayağınla başlıyorsun?” diye sorulduğunda, onun felç olması sadece bir biyolojik zafiyet değildir; bu, insanlığın zihinsel bir portresidir. Zira biz de artık neyi neden yaptığımızı sorguladıkça, eylemin kendisini unutuyoruz. Düşünce, aksiyonu felce uğratıyor. Ve tam da bu felç hâlinin üzerine kurulmuş bir düzen var: Kınama İmparatorluğu.

Bu imparatorluk, görünmez sınırlarla çevrili, ama sesi dünyanın her yerine ulaşan bir yapıdır. Ne bir bayrağı vardır ne de resmi bir anayasası; fakat bütün kurumları kusursuz işler. Bakanlıkları yoktur belki ama sözcüleri boldur. Ordusu yoktur ama kelimeleri silah gibi kullanır. Ve en önemlisi, bu imparatorluğun vatandaşları kendilerini özgür sanırlar.

Kınama İmparatorluğu’nun en büyük başarısı şudur: İnsanlara, bir şey yapıyormuş hissi vererek hiçbir şey yaptırmamak.

Bir yerde zulüm mü var? Kınayın.
Bir çocuk mu öldü? Daha yüksek sesle kınayın.
Bir şehir mi yerle bir edildi? Uluslararası ölçekte kınayın.
Bir kutsal mekân mı kapatıldı? Tarihi kınama açıklaması yapın.

Ve sonra… hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edin.

İşte bu sistemin en incelikli tarafı burada başlar. Çünkü kınama, vicdanın en ucuz para birimidir. Harcadıkça azalmayan, aksine çoğalan bir tür sahte zenginliktir. İnsan, kınadıkça kendini ahlaki olarak yükselmiş hisseder. Oysa gerçekte yaptığı şey, eylemsizliğini süslemektir.

Bu imparatorlukta kınama bir refleks değil, bir ritüeldir. Hatta zamanla sanata dönüşmüştür. Öyle ki bazı kınamalar vardır, kelime seçimleriyle edebi bir şölen sunar. Bazıları metaforlarla süslenir, bazıları tarihsel referanslarla derinlik kazanır. Ama sonuç değişmez: Hiçbir şey değişmez.

Bir düşünün… Aç kalan bir çocuğun sofrasına kınama koyabilir misiniz? Bombalanan bir şehrin üzerine kınama örtüsü örtebilir misiniz? Ya da ibadete kapatılan bir mabedin kapısını kınama anahtarıyla açabilir misiniz?

Hayır.

Ama yine de kınarsınız.

Çünkü bu imparatorlukta gerçeklik değil, görünürlük esastır. Bir olay karşısında ne yaptığınız değil, ne söylediğiniz önemlidir. Hatta bazen ne söylediğiniz bile önemli değildir; yeter ki söylemiş olun.

Bu yüzden kınama çeşitleri gelişmiştir. Tıpkı mevsimlik ürünler gibi:

  • Acil kınamalar: Olay sıcaklığını korurken yapılan, hızlı tüketilen açıklamalar.

  • Stratejik kınamalar: Zamana yayılmış, dozajı ayarlanmış, diplomatik kıvamda.

  • Yüksek desibelli kınamalar: İç politikaya mesaj vermek için yükseltilen tonlar.

  • Düşük frekanslı kınamalar: Mecburiyetten yapılmış ama kimseyi rahatsız etmeyen türden.

  • Edebi kınamalar: Şiirsel, süslü, ama içi boş.

Ve en ilginci: Birleştirici kınamalar.
Bunlar öyle güçlü yapılır ki, toplum bir anlığına kendini güçlü hisseder. “Bakın, birlikte tepki verdik” denir. Oysa verilen şey tepki değil, sadece sestir. Gürültü vardır ama hareket yoktur.

Bu noktada Kınama İmparatorluğu’nun en kritik mekanizması devreye girer: Rahatlatma etkisi.

Kınama, insanın içindeki rahatsızlığı geçici olarak dindiren bir ilaç gibidir. Bir haksızlık karşısında hiçbir şey yapamayan insan, kınayarak kendini temize çıkarır. Bu, modern çağın vicdan aklama yöntemidir. Eskiden insanlar sadaka verirdi, şimdi kınama yapıyor.

Ama bu imparatorluğun karanlık tarafı da vardır. Çünkü kınama, sadece eylemsizliği örtmekle kalmaz; aynı zamanda kötülüğün devam etmesine de zemin hazırlar.

Zalimler bu düzeni çok iyi bilir.

Onlar için kınama, bir tehdit değil, bir takvimdir.
“Bugün kınanacağız, yarın unutulacağız.”

Hatta bazıları bu kınamaları hesaplar.
Ne kadar sürecek?
Kimler kınayacak?
Ekonomik bir yaptırım gelir mi?
Yoksa sadece birkaç sert cümleyle mi geçiştirilecek?

Eğer sonuç sadece kınamaysa, oyun devam eder.

Bu yüzden Kınama İmparatorluğu, zalimlerin en sevdiği sistemdir. Çünkü burada her tepki, aslında bir tiyatro perdesinin kapanışıdır. Alkışlar yükselir, seyirci rahatlar ve sahne yeniden kurulur.

Ve perde tekrar açılır.

Bu düzenin en trajik tarafı ise halktır. Çünkü bu imparatorluğun gerçek vatandaşları, hayatı “şükrederek” karşılayan ama daha fazlasını talep etmeyi aklına bile getirmeyen insanlardır.

Onlar için dünya böyledir.
Zulüm vardır, kınama vardır, hayat devam eder.

Bir gün biri çıkar ve der ki:
“Daha fazlası mümkün.”

Ama o ses genelde ya duyulmaz ya da susturulur. Çünkü bu imparatorlukta en tehlikeli şey, kınamayı bırakıp harekete geçmektir.

Hareket, düzeni bozar.
Sorgulama, sistemi çözer.
Eylem, maskeyi düşürür.

O yüzden insanlar kırkayak gibi düşünmeye teşvik edilir.
“Acaba ne yapmalıyım?”
“Doğru adım hangisi?”
“Şimdi mi konuşmalıyım, yoksa beklemeli miyim?”

Ve bu soruların içinde kaybolan insan, sonunda hiçbir şey yapmaz.

Ama bir yandan da öfkelenir.
Kendine, sisteme, dünyaya…

Ve bu öfke, eyleme dönüşmezse ne olur?
Kınamaya dönüşür.

İşte Kınama İmparatorluğu’nun yakıtı budur:
Eyleme dönüşemeyen öfke.

Bu düzen böyle sürer gider. Nesiller değişir, kınamalar değişmez. Sadece kelimeler güncellenir. Eskiden “şiddetle kınıyoruz” denirdi, şimdi “en güçlü şekilde kınıyoruz” deniyor. Yarın belki “tarihi bir şekilde kınıyoruz” denecek.

Ama sonuç aynı kalacak.

Peki bu döngü kırılabilir mi?

Evet, ama zor.

Çünkü bu sadece politik bir mesele değil, zihinsel bir alışkanlık meselesidir. İnsanlar, eylemsizliğe alışmıştır. Kınama, bir konfor alanı hâline gelmiştir.

Bu alanı terk etmek, risk almaktır.
Risk almak ise sorumluluk demektir.

Ve sorumluluk, modern insanın en çok kaçtığı şeydir.

Ama yine de umut vardır.

Çünkü her imparatorluk gibi bu da kırılgan bir yapıya sahiptir. Dayandığı temel sağlam değildir. Gürültü üzerine kurulu hiçbir yapı sonsuza kadar ayakta kalamaz.

Bir gün insanlar şunu fark edecek:
Kınamak yetmez.

O gün, kırkayak yeniden yürümeye başlayacak. Hangi ayağıyla başladığını düşünmeden, sadece yürüyerek…

Ve belki o zaman, bu imparatorluğun duvarları sessizce çökecek.

Çünkü gerçek değişim, kınamayla değil, adım atmakla başlar.

Erol Kekeç/17.03.2026/Namazgah/Üsküdar/İST

16 Mart 2026 Pazartesi

Kadir Gecemiz Kaderimiz olsun!!!

 


Varlık kitabında silinmiş anılar gibi yerimi bulamıyorum. Bir ömür bahşedildi bana, nerede nasıl savurduğumu ancak ateş yüreğime dokunduğunda anlayabildim. Bir cehennem ateşinde yanmışçasına varlık defterinde kendimi bulamayınca, açtım ellerimi yoktan var eden yaratana, yeniden beni yaratması için, kılcal damarlarımdaki akıştan tüm hücrelerime kadar hepsi kıyama durup dualarla haykırıştalar, gecelerimi gündüz eylemesi için, beni yoktan var edene!

Geceleri gündüze çeviren Allah’ım, tüm karanlıklarımızı aydınlık nurunla aydınlat! Uzakları bize yaklaştır, yakın bildiğimiz düşmanları bizden uzaklaştır. Gönül derinliğimizden akıp gelmeyen içli olmayan haykırışlarımızı kıs, ancak sana yürekten akıp gelen özlü, içli hüzünlü dualarla açılan kalplerimizi sana yakın eyle… Yakın eylediklerini katında mahcup eyleme… Allah’ım bugünlerin hüzünleri gibi gönlümüze her daim hüzün bulutlarını gönder, rahmet yağmuru olarak bizi sırıl sıklam ıslatsınlar…

Ey Zamanın sahibi, emrinde olan bu zamanı bizim için anlamlı kıl, boşa geçen anlarımızı hayra yönelt, tüm isteklerimizi katındaki tükenmez nimetlerinle donat ve daim eyle…

Mutlak güç ve kuvvet sahibi Allah’ım, kendini bir firavun sanan nefislerimizin bir damla sudan yaratılmış, salsalin kelfahhar olduğunu bizlere en incesine kadar öğret ve kavrat ki, kendimizi tanıyan kullardan olalım… Allah’ım bu dünya yaşamımızı serin ve esenlik eyle, zulmün karanlığında onlardan medet uman zavallı ateş ehlinden uzak kıl… Sadece senin razı olacağın eylemler içinde bulunmamızı sağla… Allah’ım kâinat kitabını okumaktan ve anlamaktan yoksun düştüğümüz için, hakikati idrak edemedik biz, bizleri hakikati idrak eden dertli ıstıraplı ve gönülden sana yönelen karşılıksız bir sevgiyle sana gönülden bağlanan kullardan eyle…

Tüm mahlûkatın var edeni Allah’ım; biz seni hakkı ile takdir edemedik, yüceliğini şanını her şeyden münezzeh olmanı anlamadık, dünya hayatında sahip olmak istediğimiz her şeyi sana denk ya da daha fazla bir sevgiyle tercih ettik, ancak konuşmaya geldiğinde her şeyin üzerinde sana bağlandığımızı iddia ettik, Rabbimiz sen bizim içimizi ve dışımızı çok iyi bilirsin… Senin bildiğin ancak bizim hala kendimizi keşfedemediğimiz bu olumsuz hallerimizi, hayırla değiştir ve sadece hayırda yarışan gösterişten uzak kullardan eyle bizleri!

Allah’ım bugünü bizim için bir kader günü eyle ve bugündeki kaderimizin kadrini bilenlerden kıl bizleri! Bin aydan hayırlı olan bu gecenin özelliğini bilmediğimiz için hep bir beklentiyle kapına geldik…364 gün yaptığımız melanetlerimizin bugünde sıfırlanacağını ve bizleri tertemiz yapacağının hesabını yaparak utanmadan yine çıkarlarımız için karşına geldik… Allah’ım biz seninle hasbihal etmek için bu gecede var olmak istiyoruz. Bu gecemizi aydınlat katından bize yardımcı gönder, tüm yolların karmaşıklaştığı bu dünya hayatımızda, yollarımızı ayırabilecek ve sadece hakka yönelecek ayırıcı yetileri bize bağışla…

Allah’ım biz aciz düştük… Yaşam evrenimizin her yanından mazlumların kanı gözyaşı su gibi akarken, zalimlerin zulmü zirve yaptı Allah’ım biz horul horul uyumaktan uyanıp kendimize gelemedik… Allah’ım sen bizleri uyandır, yoksa bu uyku ile helake biraz daha yaklaşmış olacağız… Allah’ım bizleri helak olan zümreler arasına katma… Biz hala içinde bir umut taşıyan bitap düşen senin günahkâr ama candan seni seven kullarınız, bizleri zalimlere yeryüzünün despot, işbirlikçi gaddar haydutlarına karşı muzaffer eyle…

Kâinatın mutlak hâkimi Allah’ım biz azdık, kendimizi unuttuk, içinde bulunduğumuz gaflet bizi hep oyaladı, oyalanmak nefsimizin hoşuna gitti ve haz aldık. Haz aldıklarımızı kaybetmek istemedik, ondan dolayı senden uzaklaştık, senden uzaklaşan bizler bir de hakikati temsil eden kullar olduğumuza inandık. Oysa bizler hakikati tepeleyerek batılın oyuncağı olmuşken, nasıl hakka şahitlik yapacağımızı da bilmez olduk… Allah’ım sen bize basiret izan, akıl idrak tefekkür tezekkür, teakkul, tefakkuh bağışla… Ki Hak ile batıl arasındaki ayrımı yapanlardan olalım…

Rabbimiz, içten yakarışlarımızla karşına gelip senden bir şey istemekten hayâ ediyoruz… Allah’ım bu kadar nimet ve rahmet içerisinde hala doymak bilmeyen bu doyumsuz nefislerimizin isteklerini senden alabilmek için bu gecemizi de istekleri için harcamayı düşünen nefislerimizin elinde bir paçavra olmaktan bizi kurtar ve koru… Rabbim bize, seni unutturma ki, kendimizi unutanlardan olmayalım… Rabbim sözü dinleyen onun en güzeline uyan ve Tağuta kulluktan kaçınan bu vasıflarından dolayı onları müjdelediğin kullar arasına bizleri de kat… Rabbim yönetenleri ve halkı zalim olanların zulmü altında inleyen, kadın çocuk ve yaşlılar uğruna senin rızan için kalkıp korkusuzca mücadele eden kullarından eyle bizleri… Rabbim sözlerimizi akdimiz eyle ve arkasında duracak dirayet ve metaneti bizlere bağışla…

Rabbim, Kâinatın bozulan dengesinin içinde dengesini kaybedenlerden eyleme bizleri… Allah’ım yeryüzündeki senin mazlum ve mahrum kullarını görüp gözeten ve onların ayağa kalkması için çırpınan kullardan kıl bizleri!

Allah’ım Dünya ve içindekiler bize çok sevimli geldi şavktımızı kaydırdı, sürekliliği olan cennet nimetlerinin bir provası olmasına rağmen, bizler provayla aldanıp hakikati unutanlardan olduk… Allah’ım, biz hakikate çağıran bir çağırıcı işittik ve ona tabi olduk diyen kulların gibi, bizi de işittik ve iman ettik diyecek mutmainlikle donat…

Allah’ım nankörlükte çağ atlarız, sana yaklaşmada kırk takla atarız, sonrasında senin rahmetinin neden gelmediğinin kritiğini yaparak, kendimizi unutur yine sorumluluğu başkasına yıkarız, kendimizi kurtardığımızı sanır manevi bir hazla kalkar dağılırız… Allah’ım bizler hakikaten dağıldık öyle bir dağıldık ki, toparlanacak mecalimiz kalmadı… Ey yerin ve Göklerin Rabbi, yere gireni yerden çıkanı, göğe yükseleni gökten ineni, sinelerde gizli ve saklı olanı, her şeyi sen bilirsin sana apaçık olanlar bize gaiptir.

Rabbim onların hepsini hayırla donat ve bizleri hayır sağanaklarınla ıslat…

Rabbim, katında karşılığı olmayan boş ameller peşinde bizi koşturma, katında anlamlı olan ve bizi karşına mahcup olmadan çıkaracak ameller yapmamızı sağla…

Allah’ım bizi yeryüzünde hayır elin eyle, önce bu hayrı kendi nefislerimize tattır, o tattırdığın hazın sarhoşluğundan herkese su taşıyan saki gibi, hayır ulaştıran kullardan eyle bizleri…

Ey gönüllerin sultanı, Mevla’mız mürebbimiz ilahımız tek hâkimimiz, bizi yeryüzü zalimlerinin hâkimlerinin insafına bırakma…

Allah’ım tüm dünyalıkların, yaşamak için gerekli olduğunun bilincini bize ver ve onlar uğruna onları kazanıp başımıza bir patron olmaları için çırpınan bir zavallı olmaktan bizleri arındır.

Rabbim, izzetin itibarın ancak senin katından olduğunu bizlerin bu köhnemiş şirkin kuşattığı beyinlerimize öğret ki, yeryüzü değerlerine sahip olarak itibar kazanacağımızı bize anlatan nefsin şeytanlığına aldanmayalım…

Allah’ım, yapmayacağımız sözleri bize verdirme, senin katında en sevilmeyen kötü şeyin, yapamayacağımız sözleri söylemek olduğunu bize öğrettiğin bu bilginin, yaşamımızda karşılığını oluştur. Bizlere bir genişlik ver, katından destekçiler ver, önce bize mücadele azmi ver ki, bu azmimizin tıkandığı yerde katından gelecek yardımlar bize ulaşsın…

Allah’ım sarp yokuşu çıkan kullardan eyle bizleri, kendi nefsini düşündüğü kadar başkalarını da düşünerek rızkını herkesle paylaşmanın hazını aldırdığın kullardan eyle bizleri…

Ey gönüllere huzur sükûnet indiren Doğmamış doğrulmamış, öncesi sonrası olmayan her zaman ve her yerde hazır olan şah damarımızdan bize yakın olan, hayat kaynağımız rabbimiz, biz yanıldıysak bizi sorumlu tutma, bilerek hainlik yapmaktan bizi uzaklaştır, farkında olmadan yaptığımız olumsuzluklarımızın bağışlanmasını senden talep ediyoruz… Sen kullarına karşı merhametli ve şefkatlisin bize de şefkat kanatların altında bir yer ver Allah’ım! Sen kullarına acıyansın biliyoruz bizi mahcup etme Allah’ım…

Allah’ım genişliği yer ve gökler kadar olan cennete koşan ve ben Müslümanlardanım dedikten sonra sana çağıran kullardan eyle bizleri… Onlardan daha doğru kimsenin olmadığını sen beyan ettin Allah’ım, senin beyanında asla bir hata olamaz… Allah’ım hesapların görüldüğü günde günah faturası kabarık olanlardan bizi beri kıl! Allah’ım biz seni dost olarak bildik ve sadece sana kulluk yaparak katına gelmek istiyoruz, bizleri yeryüzünde adaletin hakkın şahidi ve senin hayır elin eyle… Bize verdiklerin bizi senden uzaklaştıracaksa onların hepsini bizden al, yok eğer bize verdiğin nimetlerin hakka şahitlikte adaletin tecellisi olacaksa, Allah’ım Hz. Süleyman’a verdiklerinden daha fazlasına talibiz… Dualara icabet edensin biliyoruz, rabbim dualarımızı karşılıksız bırakma, sözle söylediklerimizi eylemlerimize dönüştüreceğimiz hayatı bize bağışla…

Rabbimiz bizi ve içimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, bizden önce yaşamış mümin kardeşlerimiz için, içimizde kalbimizde bir kin bırakma… Boş olan her şeyden yüz çevirerek vakarlı bir duruşla sana gelen kullardan olmak itiyoruz Allah’ım, bizleri affet bizleri bağışla… İçimizden sadece zulmedenlere erişecek olmayan o azabından bizleri uzaklaştır ve koru… Rabbim zalimlerin ellerindekine bizleri meyil ettirme, yoksa ateş bize de dokunur, bizi ateşten uzak eyle Ey rabbim…

Allah’ım yaratan sen, rızık veren sen, yaşatan sen öldüren sen, hesaba çekecek olan sen, bu canı bize bağışlayan sen bizi senden başkasından medet umanlardan eyleme, bizi senden başkasına muhtaç etme Ey rabbim…

Rabbim, evlerimizi salatın ikame dildiği yer eyle, Nesillerimizi göz aydınlığı ve sadece sana kulluk yapanlardan eyle, rabbim biz Ümmet olarak aciz düştük aciz düştük Allah’ım, bu gecenin içinde inenin hatırı için bizleri uyandır kendimize getir, mazlum mahrum ve kimsesizlere ellerimizin ulaşmasını sağla…

Rabbim cimrilikten, acelecilikten, gafletten, kinden, boş sözden bizleri uzaklaştır… Sen merhametlilerin En merhametlisin, Sevdiğin kullarla bizleri haşret…

Rabbim, Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’ta sizi sevsin diyerek Resulüne beyan ettiğin bu buyruğunun anlamını bilerek bizi yaşat, tevhit üzere canımızı al…

Rabbim Yeryüzü zalimlerinin yaptığı zulümleri gördükçe Hz. Nuh as duasını yapmak içimden geliyor, eğer hatalı bir söz ve eylemde bulunuyorsam sen affeyle…”Rabbim bunlar kendilerinden sonra ancak kâfir zürriyet türetirler onları yok et…”Ben de aynı duayı evrenimizi ifsat etmek isteyen zalimler için diliyorum ama en iyisini sen bilirsin Rabbim sen merhamet eyle, rahmeti daha çok sevensin… Onlara da hidayet ver ve hakka yönelt…

Bu yakarışları bize yaptıracak kadar kalbimize sükûnet indiren rabbim, tüm övgüler sanadır… Bizleri katına mahcup olmadan gelen ve hesapları kolay olan kullarından eyle…

Gecemizi hayır, gündüzümüzü rahmet, geleceğimizi aydınlık, nesillerimizi aklıselim ve hidayet üzere kıl… Yöneticilerimize adalet, dirayet ve basiret ver, öğretmenlerimize bilgi, ufuk ve merhamet ver, aydınlarımıza izan entelektüel donanım ve kalemdarlık ver, Hâkim ve savcılarımıza hakkaniyet, vicdani sorumluluk ve hesap verme duygusu, doktorlarımıza insan, can sevgisi ve merhamet, anne babalarımıza sorumluluk ve bilinç, tüm milletimize basiret sorumluluk ve bilerek yaşama bilinci ver…

Rabbim düşmanlarımıza karşı bize güç kuvvet ver… Yaşadığımız yeri koru, bizi vatanımızda yabancı olmaktan kurtar, vatanımızı her canlıya yaşamak için bir huzur adası kıl…

Duaları karşılıksız bırakmayan rabbim, Duanız olmasa rabbim sizi ne yapsın, dediğin yaşamın anlamlı yaşayanlarından eyle bizleri…

Rabbim, “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme zira göz kulak ve kalp ondan sorumludur…”dediğin yaşama kavuşanlardan eyle bizleri! Biz ve bize uyanlar biz bilerek Allah’a çağırırız ayetinin muhatapları eyle bizleri… Âmin âmin…

Erol KEKEÇ/28.04.2022/00.30/Sancaktepe

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...