Bu çeyrek yüzyılın en ağır tahribatı, taşta, betonda, kasada değil; anlam dünyasında yaşanmıştır. Çünkü bir toplumun inancı zedelenirse, yalnızca bugünü değil, geleceği de yaralanır. İnanç, insanın kendisiyle, vicdanıyla ve hakikatle kurduğu en mahrem bağdır. İşte tam da bu nedenle, bu bağ siyasal çıkarın malzemesi hâline getirildiğinde, ortaya yalnızca bir yozlaşma değil; ahlaki bir çöküş çıkar.
Bu dönemde inanç yok edilmedi; araçsallaştırıldı. Dışlanmadı; tersine, her yere sokuldu. Ama bu yayılma, maneviyatı güçlendirmedi; onu sıradanlaştırdı, ucuzlaştırdı, işlevsizleştirdi. İnanç artık insanı kötülükten alıkoyan bir iç denetim değil; kötülüğü meşrulaştıran bir kılıf hâline getirildi.
İnancın Devletle Evlendirilmesi
İnanç, özünde bireyseldir. İnsanla yaratıcısı arasındaki bir hesaplaşmadır. Ama bu dönemde inanç, bireyin iç dünyasından çekilip devletin vitrinine yerleştirildi. Bu yerleştirme, kutsalı yüceltmedi; onu kirletti. Çünkü iktidar, doğası gereği çıkar üretir; inanç ise çıkarla temas ettiğinde anlamını kaybeder.
Devlet, kendini eleştiriden muaf kılmak için kutsalı kullandı. Eleştiri artık yalnızca siyasi bir tutum değil; ahlaki bir sapma gibi gösterildi. Yanlış yapan yönetim değil, soru soran insan oldu. Böylece iktidar, hesap vermekten kurtulurken; inanç, sorgulanamaz bir zırha dönüştürüldü.
Bu noktada toplum ikiye ayrıldı:
– İnancı iktidarla özdeşleştirenler
– İnancını iktidardan korumaya çalışanlar
Ve ne yazık ki ikinci grup, birincinin gürültüsü altında susturuldu.
Dindarlığın Gösteriye Dönüşmesi
Bu dönemin dindarlığı, derinlikli değil; görünür oldu. Sessiz bir ahlak yerine, yüksek sesli bir kimlik üretildi. İbadet, içsel bir arınma olmaktan çıkarıldı; toplumsal bir göstergeye çevrildi. Kimin neye inandığı değil, kimin hangi tarafta durduğu önemli hâle geldi.
Bu gösteri dindarlığı, samimiyeti değil; itaati ödüllendirdi. Ahlaklı olmak değil, uyumlu olmak değer kazandı. Bu yüzden yalan söyleyen ama yönetim safında duran affedildi; doğruyu söyleyen ama yanlış yerde duran dışlandı.
Bu, inancın yozlaşmasıdır. Çünkü inanç, zulme karşı durmadığında; zulmün ortağı olur.
Maneviyatın Boşaltılması
Bu süreçte en büyük kaybı, samimi inananlar yaşadı. Çünkü onların inancı, iktidarın günahlarını örtmek için kullanıldı. Bu durum, toplumda derin bir ahlaki kafa karışıklığı yarattı. İnsanlar artık şu soruyu sormaya başladı: “Yanlış olan mı değişti, yoksa biz mi?”
Bu soru, bir toplum için tehlikelidir. Çünkü ahlaki pusula bozulduğunda, her yön doğru gibi görünür. Adaletsizlik kader, haksızlık imtihan, zulüm sabır konusu hâline getirilir. Böyle bir ortamda kötülük sıradanlaşır; iyilik ise marjinalleşir.
İşte bu yüzden bu dönemde ahlak, davranıştan kopmuş; yalnızca sözde yaşamıştır.
İroninin En Karanlık Hâli
Bu dönemin en acı ironisi şudur: İnanç, ahlaksızlığı engellemek yerine, onu örtbas eden bir perdeye dönüştürülmüştür. Hırsızlık sorgulanmaz, yalan mazur görülür, adaletsizlik görmezden gelinir; yeter ki doğru semboller kullanılsın, doğru cümleler kurulsun.
Bu durum, yalnızca siyasi değil; psikososyal bir travma yaratır. Çünkü insan, inandığı değerlerle gördüğü gerçeklik arasındaki çelişkiyi uzun süre taşıyamaz. Ya gerçeği inkâr eder ya da değerlerinden vazgeçer. Bu iki seçenek de insanı yaralar.
Toplumsal Bölünmenin Derinleşmesi
İnanç üzerinden kurulan bu dil, toplumu bir arada tutmamış; aksine, parçalamıştır. İnsanlar artık düşüncelerine göre değil, inanç etiketlerine göre değerlendirilir hâle gelmiştir. Bu da toplumsal güveni zedeler. Çünkü güven, ortak ahlaktan doğar; ortak sloganlardan değil.
Bu dönemde komşuluk zayıflamış, dayanışma azalmış, ortak acılar bile paylaşılmaz olmuştur. Herkes kendi mahallesinin hakikatine kapanmıştır. Bu kapanma, iktidarın işini kolaylaştırır. Çünkü bölünmüş toplum, birleşemez; birleşemeyen toplum, itiraz edemez.
Dehlizin Üçüncü Kapısı
Bu dehlizin üçüncü kapısı inançtır. Ama bu kapıdan geçerken, insanlar maneviyatlarını değil; itiraz haklarını bırakmak zorunda kalmıştır. İnanç, insanı özgürleştireceğine; onu hizaya sokan bir araca dönüştürülmüştür.
Ve belki de en acı olan şudur: Bu süreç bittiğinde, geriye yalnızca yıkılmış bir ekonomi ya da zedelenmiş bir hukuk kalmayacaktır. İnsanların birbirine olan güveni de enkaz altında kalacaktır.
Erol Kekeç/19.12.2025/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder