Erol Kekeç-2025/İst
Bir zamanlar din, kalplerin tam ortasındaydı.
Bir lokmayı bölüşürken, bir yetimin saçını okşarken, bir bakışta dahi hissedilirdi.
Sonra yavaş yavaş, insandan uzaklaşmaya başladı.
Artık göklere çekildi,
yeryüzünde sadece edebiyatı kaldı.
Kelimeler kaldı, anlamları gitti.
Dualar kaldı, niyetler kayboldu.
İbadetler kaldı, ihlas gitti.
İnsan kaldı, ama insanlık sustu.
Bir zamanlar “ihtiyaçtan satılık” denilince,
insanlar utanırdı.
“Dur satma, ben alayım, sen ihtiyacını gider,” derdi biri mutlaka.
Şimdi aynı söz, yeni bir ticaret cümlesi oldu.
“Abi adam sıkışmış, bedavaya kaptım,” deniliyor.
Ve bu cümle, artık utanılacak bir şey değil;
bir başarı hikâyesi gibi anlatılıyor.
İşte o gün, din göğe çekildi.
Çünkü vicdan, yeryüzünde tutunacak bir dal bulamadı.
Bir çağdayız ki,
iyiliğin bile pazarlama stratejisi var.
Birine yardım ederken kamera açılıyor,
fotoğraf paylaşılmadan yapılan iyilik
yarım sayılıyor.
Oysa iyilik,
görülmediğinde büyüyen bir çiçekti.
Şimdi göze görünmeyince soluyor.
Yardımın yerini şov aldı,
merhametin yerini reklam.
Artık kalpler değil, lensler ısınıyor.
Dünyanın her köşesinde çocuklar ağlıyor,
ama o ağlayışlar sadece “görsel içerik” olarak paylaşılıyor.
Duygu bile dijitalleşti,
vicdan bile algoritmaya bağlandı.
Bir zamanlar “kul hakkı” diye bir kelime vardı,
şimdi sadece tarih kitaplarında var.
Bir zamanlar “ayıp” denilen şeyler,
şimdi zekâ göstergesi sayılıyor.
Birini kandırmak, birini alt etmek, birinin emeğinden kâr etmek —
hepsi “akıllılık” olarak sunuluyor.
Ve bu sahte aklın alkışlandığı bir çağda
kalplerin cehaleti büyüyor.
İnsanın kalbi, artık bir hesap makinesi gibi atıyor.
Her adım “çıkar” ile ölçülüyor.
Her iyilik, “ne kazandırır” sorusuna göre biçimleniyor.
Ve insan, kendi hesabında kaybolurken,
en büyük kaybı fark etmiyor: kendini.
Gazze’de bir çocuk, gökyüzüne bakıyor.
Gökyüzü sessiz.
Dünya ekran başında.
O çocuk, bir duanın yarım kalmış cümlesi gibi düşüyor toprağa.
Ve kimse duymuyor.
Çünkü sesimiz kadar vicdanımız da kısılmış.
Bir anne, yanmış bir oyuncak parçasını göğsüne bastırıyor.
Bir baba, elinde oğlunun ayakkabısıyla yıkılmış.
Ama bu kareler bile artık insanın yüreğini sarsmıyor.
Çünkü biz artık acıya alıştık.
Alışmak, çağın en tehlikeli uyuşturucusu oldu.
Vicdanlar baygın, kalpler sessiz.
İnsanlık, kendi çocuğunu izlerken bile
zapping yapıyor.
Bir zamanlar adalet, terazideydi.
Şimdi “fırsat eşitliği” adı altında
herkes kendi terazisini taşıyor.
Kim daha güçlü, kim daha bağlantılıysa,
hak onun oluyor.
Haksızlık artık istisna değil, sistemin bir parçası.
Ve insanlar buna “normal” diyor.
Normalleşen kötülük,
felaketin en sessiz hâlidir.
Din artık gökte,
çünkü insan yeryüzünde çok alçaldı.
Göğe değil, kendi nefsine yöneldi.
Secdeyi unuttu,
ama ekran başında saatlerce eğilmeyi çok iyi öğrendi.
Yüzü toprağa değil,
ışıklı ekranlara dönük.
Ve o ekranlardan yansıyan her ışık,
kalbin bir köşesini karartıyor.
İnsan dua etmeyi unuttu.
Çünkü artık istemiyor; talep ediyor.
Rabbiyle pazarlık ediyor,
ibadeti bile çıkar dengesine dönüştürüyor.
Oysa dua, alışveriş değil,
teslimiyetti.
Biz teslimiyeti kaybettik,
ama ritüelleri koruduk.
İşte bu yüzden, göğe çekilen dinin yerinde
yeryüzünde sadece ritüel kabukları kaldı.
Bazen düşünüyorum,
belki din göğe çekilmedi;
belki biz yere çok gömüldük.
Yukarıya bakmayı unuttuk.
Başımız hep eğik —
ama tevazudan değil,
hesaptan, kârdan, çıkarın ağırlığından.
Ve o ağırlık, omuzlarımızdan değil,
kalplerimizde çöküyor.
Bir sabah gelecek,
gökyüzü son defa ağlayacak.
Ve o gün, herkes kendi yalanıyla yüzleşecek.
O an, hiçbir etiket, hiçbir hesap, hiçbir unvan kalmayacak.
Sadece şu soru yankılanacak:
“Bir başkasının ihtiyacına ne yaptın?”
Kimse evinin metrekaresini,
arabalarının markasını,
biriktirdiği parayı anlatamayacak.
Çünkü o gün, terazide sadece yürek ağırlıkları tartılacak.
Ve belki o gün,
din yeniden yeryüzüne inecek.
Bir çocuğun tebessümünde,
bir yaşlının elinde,
bir dostun sessiz duasında.
Ama o zamana kadar,
bize düşen,
her satırı bir vicdan parçası olan cümleleri çoğaltmak.
Çünkü bazen bir kelime,
bir kalbi diriltir.
Bazen bir söz,
unutulmuş bir merhameti uyandırır.
Ve bazen bir yazı,
dinin gökten yeryüzüne yeniden inişini başlatır.
Göğe çekilen dinin ardından, geriye insan kaldı.
Belki hâlâ umut var,
çünkü insan yazabiliyor.
Çünkü insan hâlâ utanabiliyor.
Ve bir toplumun yeniden doğuşu,
tam da oradan başlar:
Utançla uyanan vicdandan...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder