3 Aralık 2025 Çarşamba

Toplumsal Vicdanın Çığlığı

Bu söz, bir öfkenin değil; bir vicdanın, bir yürek yükünün, bir memleket evladının sessiz çığlığıdır. Yıllar boyunca susturulanların, görmezden gelinenlerin, sırtında taşıdığı yükle ayakta kalmaya çalışanların ortak sesi olsun. Çünkü memleket, hakikatini kaybettiğinde sadece kurumlar değil, insanın ruhu da çöker. İnsan çökerse toplum da çöker.

Bu ülkenin sosyal adalet mekanizması, bir zamanlar “emanet” denilen kutsal bir sorumluluğun omuzlarında yükselirdi anlayışı egemendi. Bir kurumu ayakta tutan, sadece kanun kitaplarındaki maddeler değildir; vicdan sahibi insanların adaleti yaşatma iradesidir. Ne yazık ki bugün, emaneti doğru kullanmak için görevi devralanların bir kısmı o emaneti yük bilip yere bırakmış, orta yerde bırakılan adalet de komaya sokulmuştur.

Ama bir gerçeği unutmasın kimse:
Komaya giren adalet doğurmaz; komaya giren omurga ayağa kalkmaz.

Ve yine bilinsin ki:
Yalan üzerine kurulu hiçbir yapı uzun süre ayakta kalmaz.

İsteyen istediği kadar gündem değiştirsin, sahte heyecanlar yaratsın, biraz makyajla gerçekleri perdelemeye çalışsın. Bu toplumun hafızası, acılardan yapılmış bir duvardır; eğilip bükülmez. Gerçek er ya da geç ortaya çıkar. Çünkü her yalan, eninde sonunda sesini yükseltir, “Ben varım!” diye bağırır.

Bugün sokakta yürüyen bir genç, geleceğine dair umutsuzluk duyuyorsa; bir anne, çocuğunu okula hazırlarken içi sızlıyorsa; bir baba, yorgunluğunu bir bardak çayla bile atamıyorsa; yaşlı bir insan, ömrün son demlerinde bile geçim kavgası veriyorsa, orada bir sorun vardır. Hem de öyle küçük, görmezden gelinecek bir sorun değil…
Toplamaya çalıştıkça büyüyen, susturuldukça haykıran bir hakikat.

Bizleri yıllarca “sabredin”, “inanın”, “bakın daha iyi olacak” diyerek uyutan hipnoz seanslarının artık hiçbir etkisi kalmamıştır. Çünkü bu toplum artık uyumuyor. Çünkü uyuyanların rüyalarına bile girer oldu geçim sıkıntısı, işsizlik, haksızlık, liyakatsizlik, ayrımcılık…

Birileri “afyon dağıtıcılığı” yapar gibi toplumun sinir uçlarını uyuşturmak için slogan üretirken, insanlar evlerinde sessizce ağlıyor. Çünkü ekmek küçüldü, umut küçüldü, hayaller küçüldü… Ama bir şey büyüyor: Ses. Vicdanın sesi.

Bu çığlığımın amacı sadece eleştirmek değil. Biz zaten eleştirinin ötesindeyiz. Bu bir hesaplaşma çağrısı da değil. Çünkü hesaplaşmalar düşman yaratır, oysa bizim ihtiyacımız olan düşmanlık değil; iyileşme.

Peki ne yapacağız?
Nasıl ayağa kalkacağız?
Bu çöküşün içinden nasıl çıkacağız?

Hakikati kabul etmek

Hakikati kabul etmek, acıtan ama özgürleştiren bir eylemdir. Toplumun en büyük yarası, gerçeği görmezden gelmek oldu. Yalan, kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede yıkar. Bugün yaşadığımız tam da budur.

Adaleti onarmak

Adalet mekanizmasını onarmak demek, sadece mahkeme binalarını yenilemek değildir.
Adalet; insanın içindeki teraziyle başlar.
Adalet; liyakatle güçlenir.
Adalet; torpilin öldürdüğü yerde yeniden nefes bulur.
Adalet; farklı olanı dışlamadan, onu da bu ülkenin bir parçası olarak kabul etmekle büyür.

 Sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmak

Bir ülkede sosyal devlet yoksa, toplum sahipsiz kalır.
Sahipsiz kalan toplumda umut büyümez.
Umudu büyümeyen insan, hiç kimseyi büyütemez.

Bir annenin, çocuğunu okutabileceğine inanması gerekir.
Bir gencin, çalışırsa bir şeylerin değişeceğine inanması gerekir.
Bir yaşlının, ömrünün sonuna kadar insan onuruyla yaşayacağına inanması gerekir.

İşte sosyal devlet budur:
İnsanı ayakta tutmak.

Toplumsal barışı yeniden kurmak

Bu ülkenin en büyük ihtiyacı, “ben-sen” değil, “biz” diyebilmesidir.
Yorulduk artık birbirimizi ötekileştirmekten.
Yorulduk kimlik kavgasından, nefret dilinden, parçalara ayrılmaktan.

Bu topraklar bir mozaik değil; bir halı gibidir. Her iplik diğerine bağlıdır, birini çekersen bütün dokuma dağılır. Onun için birlikte iyileşmek zorundayız. Birlikte konuşmak, birlikte üretmek, birlikte direnmek, birlikte umut etmek… Çünkü bu ülke hepimizin.

Gerçek özgürlüğü inşa etmek

Özgürlük, sadece bir duygunun adı değildir.
Özgürlük; fikrin, emeğin, kimliğin, hayatın dokunulmazlığıdır.
Özgürlük; bir gazetecinin rahatça yazabilmesidir.
Bir öğrencinin korkmadan konuşabilmesidir.
Bir işçinin hakkını ararken yalnız hissetmemesidir.
Bir kadının sokakta başını kaldırarak yürüyebilmesidir.
Bir gencin “hayalim var” dediğinde alay edilmemesidir.

Özgürlük olmadan umut olmaz.
Umut olmadan toplum olmaz.

Dayanışmayı büyütmek.

Bir ülkeyi ayakta tutan şey, beton değil; insanın insana omuz vermesidir.
Mahalle kültüründe büyüyen nesiller bilir:
Bir komşu açsa, diğerinin boğazından lokma geçmezdi.
Bugün ise insanlar kapılarının ardında sessizce aç kalıyor.

İşte o eski sıcaklığı yeniden getirmeliyiz.
Yardım değil, dayanışma…
Lütuf değil, hak…
Aşağılamak değil, kucaklamak…

Toplumu iyileştiren budur.

Ve tüm bunların sonunda bir gerçek daha var:
Bu sistem çatırdıyor.
Çatırdamasın diye üstünü örtenler, çatlağın daha da büyümesine sebep oluyor.

Ama çatırdamak, bazen yıkımın değil, yeni bir başlangıcın habercisidir.
Toprak çatlar, filiz yeşerir.
Gökyüzü çatlar, güneş doğar.

Bizim de filizlenmeye, doğmaya, yeniden kurulmaya ihtiyacımız var.
Bu memleketin her insanına lazım olan şey, yeniden güven duygusudur.
Birbirimize, kendimize, geleceğe inanmak…

Bu manifesto bir öfke metni değil; bir çağrıdır:
Ayağa kalkma, silkelenme, gerçeği görme ve yeniden inşa etme çağrısı.

Bizim hikâyemiz yıkımla başlamadı, yıkımla bitmeyecek.
Biz bu topraklarda defalarca düştük, defalarca kalktık.
Bu defa da kalkacağız.
Bu defa da iyileşeceğiz.
Çünkü hakikatin sesi bastırılamaz,
Adaletin nefesi kesilemez,
Toplumun vicdanı susturulamaz.

Ve bir gün, bugün yazılan bu sözler,
“İşte o zaman başlamıştı yeniden diriliş”
diye anılacak.

Bu bir umut değil;
bir kararlılık cümlesidir.

Erol Kekeç/04.12.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...