Mumyalanmış
meyyitler gibi sokaklarda yürüyen, nefes almasına rağmen yaşayıp yaşamadığı belirsiz kalabalıkları gördükçe, istemsizce başımı göğe kaldırıyorum. Hangi gezegende, hangi
zaman kırığında, hangi hakikat sapmasında yaşadığımı anlamaya çalışıyorum. Etrafıma baktığımda, başka
bir evrene savrulmadığımı; tam aksine, kendi dünyamın tam ortasında,
kendi toplumumun tam göbeğinde durduğumu
fark ediyorum. İşte asıl ürpertici olan da bu: Yabancılık
başka bir gezegende değil, bizzat ait olduğun yerde başlıyor.
Canlı olduğunu
sandığım ama ruhlarını çoktan yitirmiş
bedenlerin arasında dolaşırken, onların canlı olup olmadığını anlamaya çalışmakla meşgulken,
neredeyse kendi ruhumu avuçlarımdan kaçıracaktım. Bir ruh gibi gezdiğimi söylesem, eminim itiraz edenler çıkacaktır: “Ama biz senin
bedenini de görüyoruz,” diyeceklerdir. Evet, bedenim burada; ama ruhun varlığı bedeni garanti etmiyor. Ben onların ruhunu hissedemediğime göre, bir nesne hâline gelmiş olan
biri, benim ruhumu nasıl ayırt edebilir? Bu soruyu sormadan edemiyorum.
Tanımlanma zorluğu yaşayan, canlı olduğuna inandığım ama ruhları gidince canlılığını da yitirmiş kalabalıkların arasında dolaşırken, kendimden şüphe duymamam mümkün mü? Acaba sorun
bende mi, yoksa ruhsuzluğunu hayat sananlarda mı? Bu sorular
zihnimde çoğaldıkça çoğalıyor.
Üstelik evrenin varlık sırrına vakıf olamadığımı fark ettikçe, insanın kendi cehaleti
karşısında duyduğu o mahcup utanç da peşimi bırakmıyor.
Evrenin sırrına ermeye çalışırken, bu kez bambaşka sorular zihnime çarpıyor: Evrenin
bilgisi nasıl oluştu? Bilgi dediğimiz şeyin kendisi gerçekten var mı, yoksa biz
ona var demeye mi alıştık? Bu soruların her biri zihnimde yeni
bir cephe açıyor; düşüncelerim, kendi içimde bir savaş başlatmış gibi birbirine giriyor.
Canlılarla dolu sandığım sokaklarda, mumyalanmış meyyitler gibi dolaşanları gördükçe, yeni sorular üşüşüyor zihnime: Bunlar neden yürüyor? Bu hareketi onları yapmaya
zorlayan bir güç mü var? Eğer iradeleri ellerinden alınmışsa, yaptıklarından ne kadar sorumlu tutulabilirler? İradesi olmayan bir varlığın ahlaki sorumluluğundan söz edilebilir mi?
Peki, nesneleşmiş bir hayatın erdemli bir eylemi olabilir
mi? Erdem dediğimiz şey, özgür iradenin denetiminde değilse, nasıl erdem olarak adlandırılabilir? Zaman zaman kendi
kendimle konuştuğumu fark ediyorum. Karşıdan gelen bir araç, yayaya çarpacakken durmadan yoluna devam
ediyor; üstüne bir de küfürler savuruyor. Ardından soruyorum kendime: Bu insanın
içinde onu durduracak hiçbir uyarı sistemi yok mu? Eğer varsa, buna rağmen nasıl bu kadar pervasız olabiliyor?
Karşısındaki insanın yaşayacağı acıdan ona hiçbir sinyal gitmiyor mu?
Mumyalanmış
meyyitlerin arasında dolaşan biri olarak, onlarla nasıl konuşulacağını hâlâ çözebilmiş değilim. Bu yüzden soruları kendime soruyor,
cevaplarını yine kendim arıyorum. Belki diyorum, bu kadar düşünmek, bu kadar sorgulamak bir “canlı meyyiti” bile etkiler. Bu
umutla sorularımı çoğaltıyor, bazen hoyratça, bazen acımasızca
sorgulamaktan tuhaf bir haz duyduğumu fark ediyorum.
Doğru dediğimiz şey nedir? Birinin doğru dediğine,
neden bir başkası doğru
diyemiyor? Doğruluk, bir nesne ile o nesne hakkında
kurduğumuz yargının uyumu değil midir? Bahçede beyaz bir tavşan geziyorsa, “Bu beyaz bir tavşandır”
dediğimde herkesin hemfikir olduğunu görürsünüz. Ama konu başka bir alana gelince, aynı uyumu neden kaybediyoruz?
Matematiksel doğruların her yerde aynı olduğu söylenir. Değişmez denir. Oysa yaşadığımız coğrafyada
matematiğin bile doğruları; güçle, kurumlarla, nüfuzla
yeniden yazılabiliyor. Hatta sıfırdan tanımlanabiliyor.
Patagonyanın istatistik kurumu (!) öyle
bilimsel verilere imza atıyor ki, insanın küçük dili boğazına kaçıyor. Çarşıyı, pazarı, sokağı dolaşıyorum; elimi nereye uzatsam yanıyorum.
Ama yetkililer diyor ki: “Bu ateş en fazla yüzde yirmi üç, on beş metreden fazlasını etkilemez.” Oysa ben elli metreden yüzümün
yandığını hissediyorum.
İlk yardım hastanesine gidiyorum, ölçümler istiyorum. Bana
masallar anlatıyorlar. Öyle güzel anlatıyorlar ki, neredeyse yangını çıkaranın
ben olduğuma inanacağım. Utancımdan sesimi kesip çıkıyorum. Bu
kez yangın dışarıda değil, içimde
yanıyor. Dumanı kimse görmesin diye içime hapsediyorum kendimi. Ve yine doğruluğumu kanıtlayamıyorum.
Demek ki diyorum, doğru diye bir şey yokmuş. Eğer olsaydı, etrafımda bu kadar mumyalanmış meyyit olmazdı; en azından bir canlıya rastlardım.
Doğruluğun nesnel bir ölçütü olmalı değil mi? Ölçülebilir, sınanabilir, tutarlı olmalı. Ama ölçüyü
kaybetmiş bir dünyada, iddiaların neye göre savunulduğunu anlamak bile zorlaşıyor. Temele inmeye çalışıyorum ne temel var ne duvar. Sel alıp götürmüş her şeyi. Geriye sadece masallar kalmış.
Ve yine soruyorum: Meyyit olmakla meyyit
olmamak arasındaki çizgi nerede başlıyor? Cevabı buluyorum: Sorumlulukta. İnsan, sorumlu olduğu sürece canlıdır. Sorumluluğu terk ettiği anda, yaşayan
bir meyyite dönüşür.
Bütün bu sorgulamalar,
varlık–bilgi–ahlak–sanat ekseninde küçük ama derin bir düşünsel yolculuğun ürünü. Eğer bu
satırlar bir kişinin bile zihninde bir soru uyandırabildiyse,
Rabbime hamdolsun. Gerçeklerle yüzleşmeden, doğruluğa ulaşmanın mümkün olmadığına inanıyorum. Sorgulama hayatımızın dinamosu olsun.
Hayat sorgulayarak başlar, tanıyarak devam eder, inanarak göğüs gerilir. Son noktaya varmak için sorgulama cesaretine sahip
olmalıyız. Aksi hâlde, kendi yarattığımız putları korumaya hayat demeye devam
ederiz.
Selam ve hayır dileklerimle…
Erol KEKEÇ 23.02.2022 / 01.15/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder