19 Aralık 2025 Cuma

Borçla İnşa Edilen İtaat- Ekonomik Çöküşün Ahlaki Meşrulaştırılması

 


Bu çeyrek yüzyılın ekonomi hikâyesi, rakamlarla değil, ruh hâlleriyle anlatılmalıdır. Çünkü ortada yalnızca yoksullaşma yoktur; yoksulluğun ahlaki bir kader gibi sunulması vardır. İnsanların cüzdanları boşalmamış, aynı zamanda vicdanları da susturulmuştur. Geçinememek bir sistem hatası olmaktan çıkarılmış, bireysel beceriksizliğin sonucu gibi gösterilmiştir. Böylece ekonomi, matematikten koparılmış; bir tür ahlak vaazına dönüştürülmüştür.

Bu dönemde ekonomi kötü yönetilmemiştir sadece; iyi yönetiliyormuş gibi anlatılmıştır. Enflasyon yükselirken “istikrar”, borç artarken “büyüme”, üretim düşerken “yerlilik” kelimeleri devreye sokulmuştur. Bu kelimeler, gerçeği açıklamak için değil, onu boğmak için kullanılmıştır. İnsanların pazarda gördüğü fiyatla televizyonda duyduğu söz arasındaki uçurum, bir süre sonra bireyin kendi algısına şüpheyle bakmasına yol açmıştır. “Ben mi yanlış görüyorum?” sorusu, işte tam burada başlar.

Borç Ekonomisi- Geleceğin Rehin Alınması

Bu anlayış, toplumu zenginleştirmeyi değil, borçlandırmayı tercih etmiştir. Çünkü borçlu insan itiraz edemez. Borçlu esnaf susar, borçlu işçi razı olur, borçlu genç geleceği ertelemeyi öğrenir. Kredi kartları yalnızca harcamayı değil, beklemeyi öğretmiştir. Hayaller taksitlendirilmiş, umutlar vadeye bağlanmıştır.

Bu bir kalkınma modeli değildir; bu bir itaat modelidir.

İnsanlar ev alabilmek için ömürlerini ipotek ettiklerinde, artık o düzenin düşmesini istemez hâle gelirler. Çünkü düzen yıkılırsa, borç kalır. Bu yüzden ekonomik çöküş, bir isyan üretmez; tam tersine, bir tutunma refleksi yaratır. İnsanlar batmakta olan gemiye değil, gemiyi yöneten kaptana daha sıkı sarılır. Bu psikoloji, rasyonel değildir ama güçlüdür.

Tefeciliğin Kurumsallaşması

Bu dönemin en çarpıcı özelliklerinden biri, sermayenin dar bir çevrede toplanmasıdır. Ülkenin kaynakları, kamu yararı adına değil; “yakınlık” esasına göre dağıtılmıştır. İhaleler, teşvikler, garantiler; piyasa kurallarına göre değil, sadakat derecesine göre belirlenmiştir. Böylece ekonomi, üretimden kopmuş; aktarım mekanizmasına dönüşmüştür.

Toplum çalışmış, birileri kazanmıştır.
Toplum üretmiş, birileri biriktirmiştir.

Bu durum açıkça görülmesine rağmen, buna “başarı hikâyesi” denmiştir. Çünkü başarı artık ortak refahla değil, birilerinin aşırı zenginliğiyle ölçülmektedir. Bir avuç insanın serveti artarken, milyonların payına “sabır” düşmüştür. Sabır burada bir erdem değil, ekonomik bir uyuşturucu olarak kullanılmıştır.

Yoksulluğun Kutsanması

Bu dönemin belki de en tehlikeli hamlesi, yoksulluğun ahlaki olarak yüceltilmesidir. Yoksul olmak bir sonuç değil, bir sınav gibi sunulmuştur. Geçinemeyen insanlara çözüm sunulmamış; onlara “katlanma” öğretilmiştir. Böylece yoksulluk, değiştirilebilir bir toplumsal durum olmaktan çıkarılmış; değiştirilemez bir yazgı gibi anlatılmıştır.

Bu yaklaşım, yoksulu güçlendirmez; onu yalnızlaştırır. Çünkü yoksul, yaşadığını dile getirdiğinde nankörlükle suçlanır. “Şükretmiyor” damgası, ekonomik eleştirinin önüne çekilmiş bir settir. Bu set, yalnızca iktidarı değil; adaletsizliği de korur.

Orta Sınıfın Sessiz İnfazı

Bir toplumda orta sınıf erirse, denge bozulur. Bu dönemde olan tam olarak budur. Ne zenginleşen bir toplum vardır ne de yoksulluğun açıkça isyan ürettiği bir yapı. Arada kalanlar, yani öğretmenler, mühendisler, küçük esnaflar, memurlar; yavaş yavaş aşağı çekilmiştir. Bu düşüş ani olmadığı için fark edilmemiştir. Her yıl biraz daha azla yetinilmiş, her kayıp “geçici” sayılmıştır.

Bu, ekonomik bir planlama değil; psikolojik bir alıştırmadır.

İnsanlar bugün dünden kötü, yarın ise belirsiz bir hayata sıkıştırılmıştır. Bu belirsizlik, toplumsal refleksi felç eder. Çünkü insan, neyi savunacağını bilemez hâle gelir.

Suçun Mağdura Yüklenmesi

Bu dönemdeki ironi, Ekonomik çöküşten en çok zarar görenler, bu çöküşün sorumlusu ilan edilmiştir. İşsiz genç “beğenmiyor”, yoksul işçi “çalışmıyor”, iflas eden esnaf “beceremiyor” sayılmıştır. Sistem sorgulanmamış; birey hedef alınmıştır.

Bu yaklaşım, toplumda suçluluk duygusu üretir. İnsanlar hak aramak yerine, kendilerinde hata aramaya başlar. İşte bu noktada ekonomi, siyasetin değil; psikolojinin alanına girer.

Dehlizin İkinci Kapısı

Bu dehlizin ikinci kapısı ekonomidir. Ama bu ekonomi, rakamların değil; itaatin ekonomisidir. İnsanlar aç değildir sadece; itiraz edemez hâldedir. Çünkü borçludur, korkuludur, yalnızdır.

Ve bütün bunlar olurken, sahnede hâlâ “başarı” anlatılmaktadır. Alkış istenir, teşekkür beklenir. Gerçek ise kuliste sessizce kanamaktadır.

Erol Kekeç/18.12.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...