Bir toplumda adalete güven sarsıldığında, yalnız mahkemelere
olan inanç kaybolmaz. İnsanların birbirine bakışı değişir, kamu kurumlarına
yaklaşımı değişir, devlet fikri yara alır, vatandaşlık bilinci zayıflar. Çünkü
adalet, sadece hâkim kararlarından ibaret değildir. Adalet, insanların sabah
evinden çıkarken kendini güvende hissetmesidir. Hakkı yenildiğinde başvuracağı
yer olduğuna inanmasıdır. Çocuğunun bir haksızlığa uğraması halinde kapısını
çalacağı bir merci bulunduğunu bilmesidir. Eğer bir toplumda insanlar bunları
hissetmiyorsa, orada sorun yalnızca hukuk sisteminde değil, toplumsal varoluşun
temel direklerinde başlamış demektir.
Bugün birçok insanın zihninde dolaşan temel soru şudur:
Bilinen bazı olaylar, faili herkesçe tahmin edilen fakat resmî kayıtlarda
meçhul bırakılan cinayetler, kayıplar, karanlık dosyalar neden yıllarca
sonuçsuz kalır? Neden bazı dosyalar sürüncemede bırakılırken, bazı dosyalar
birkaç gün içinde sonuçlandırılır? Neden bir olayın üstüne giden bazı savcılar,
polisler ya da kamu görevlileri bir süre sonra görevden alınır, yer
değiştirilir ya da dosyadan uzaklaştırılır? Neden bir soruşturma tam kritik
noktaya gelmişken yeni bir atama yapılır, yeni bir ekip gelir, dosya yön
değiştirir? Bunlar sadece komplo üretmek isteyen insanların soruları değildir.
Bunlar, yaşadığı ülkeye güvenmek isteyen fakat yaşananlar karşısında zihni
huzuru bozulan insanların sorularıdır.
Adalete güvenin neredeyse bittiği bir noktada, yıllardır
rafta duran bazı dosyaların yeniden açılması, bazı karanlık olayların tekrar
gündeme gelmesi elbette umut da doğurur, kuşku da doğurur. İnsan ister istemez
düşünür: Acaba devlet içinde yetkisini kötüye kullanarak adaleti yanıltan,
dosyaları karartan, delilleri zayıflatan, süreçleri saptıran kişilere karşı geç
de olsa bir temizlik mi yapılıyor? Yoksa toplumda tükenen güveni yeniden tesis
etmek için seçilmiş bazı dosyalar üzerinden bir güven tazeleme süreci mi
işletiliyor? Bu soruları sormak gayet doğaldır. Çünkü vatandaşın görevi
yalnızca oy vermek değil, olup biteni anlamaya çalışmaktır.
Bir devletin en büyük gücü silahı, binası, bütçesi ya da sert
dili değildir. En büyük gücü, vatandaşının gönlündeki meşruiyetidir. İnsanlar
devlete inanıyorsa, eksikleri tolere eder. İnsanlar devletin sonunda doğruyu
yapacağına güveniyorsa, sabreder. Ama güven yıkıldığında en küçük olay bile
büyük kırılma yaratır. Çünkü mesele artık olay değildir; olayların temsil
ettiği anlamdır.
Yıllardır faili meçhul denilen, fakat toplum nezdinde faili
meçhul olmadığı düşünülen çok sayıda olay hafızalarda durmaktadır. Bir cinayet
olur, herkes aynı isimleri konuşur ama dosyada sonuç çıkmaz. Bir kayıp vakası
yaşanır, kamuoyu belli bağlantılardan söz eder ama resmî süreç sessiz ilerler.
Bir çocuk ölür, toplum bazı güç odaklarını işaret eder ama dosya kapanır. Bir
kamu görevlisi öldürülür, arkasındaki nedenler tartışılır ama olay dar
çerçevede bırakılır. İşte böyle dosyalar çoğaldığında toplum şunu düşünmeye
başlar: Acaba bazı insanlar hukukun üstünde mi?
Bu soru bir ülkede sorulmaya başlandıysa alarm zilleri
çalıyor demektir.
Çünkü hukuk devletinde herkes soruşturulabilir. Herkes hesap
verebilir. Yetki sahibi olmak, dokunulmazlık zırhı değildir. Makam sahibi
olmak, şüphelerden muafiyet anlamına gelmez. Tam tersine, makam sahibi olanın
sorumluluğu daha ağırdır. Ancak bazı toplumlarda tam tersi işler: Güçlü olan
korunur, zayıf olan ezilir. Büyük hayvanlar ağları deler geçer, küçük
örümcekler ağa takılır kalır. Sonra da bu durum doğal kabul edilir. “Güçlü
olsaydı kurtulurdu” anlayışı yayılır. İşte çürüme budur.
Adaletin piyasalaştığı yerde hukuk ölür. Eğer insanlar “Ne
kadar paran varsa o kadar hakkın var” duygusuna kapılmışsa, mahkeme binaları
ayakta kalsa da adalet ruhen çökmüştür. Avukatlığın özü savunmadır, hukukun
üstünlüğüne hizmettir, hakkın sesi olmaktır. Fakat yalnızca ücret üzerinden
yürüyen, dosyanın haklılığına değil getirisine bakan bir anlayış
yaygınlaştığında meslekler de itibar kaybeder. İnsanların yıllar içinde
yaşadığı tecrübeler, bu duyguyu büyütmektedir.
Bir kişiye “Dosyanız güçlü değil, burada ciddi yanlışlıklar
var, buna rağmen neden alıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Ben alacağım paraya
bakarım” cevabı veriliyorsa, mesele artık bireysel ahlak sorunu olmanın ötesine
geçmiştir. Çünkü bu zihniyet topluma şu mesajı verir: Hakikat ikinci plandadır,
menfaat birinci plandadır. Oysa adaletin olduğu yerde emek ücreti helaldir;
çünkü kişi doğru sonucun ortaya çıkması için emek verir. Menfaatin adaletin
önüne geçtiği yerde ise ücret meşruiyet değil, yozlaşma üretir.
Bugün insanların önemli bir kısmı herhangi bir işini normal
yoldan çözebileceğine inanmamaktadır. Hastanede işin varsa tanıdık aranır.
Belediyede işin varsa aracı aranır. Okulda işin varsa referans aranır.
Mahkemede işin varsa bağlantı aranır. Emniyette işin varsa nüfuz aranır.
İnsanların günlük hayatta sürekli “orada tanıdığın var mı?” sorusunu sorması
bile tek başına sistemin fotoğrafıdır. Çünkü normal işleyişe güven yoktur.
Kuralların herkese eşit işleyeceğine inanç zayıflamıştır.
Böyle bir ortamda zaman zaman bazı cesur savcılar, hâkimler,
müfettişler ya da kamu görevlileri öne çıkar. Korkmadan dosyaların üstüne
giderler. Kamuoyunun sustuğu yerde soru sorarlar. Güç odaklarının
hoşlanmayacağı adımlar atarlar. İnsanlar da umutlanır. Derler ki: Demek ki
sistem tamamen çürümemiş. Demek ki hâlâ meslek yemini eden, etik değerleri
ciddiye alan insanlar var. Bu çok kıymetlidir. Çünkü kurumları yaşatan yalnız
mevzuat değil, o mevzuatı namus bilen insanlardır.
Fakat toplumun hafızasında başka bir gerçek daha vardır:
Böyle insanların çoğu zaman uzun süre yerinde kalmadığı görülmüştür. Dosyanın
kritik aşamasında görevden alınanlar, başka yere sürülenler, yetkisi
daraltılanlar, dosyadan el çektirilenler, yalnız bırakılanlar olmuştur. Bu
nedenle bir savcı cesurca ilerlediğinde toplum hem umut eder hem endişe eder.
“Acaba sonuna kadar gidebilecek mi?” diye sorar.
Bu sorunun varlığı bile sistemin ne kadar yıprandığını
gösterir.
Çünkü normal bir hukuk düzeninde vatandaş bir savcının
görevden alınmasından korkmaz. Bir dosyanın ortasında yön değiştirmesinden
şüphelenmez. Delillerin kaybolabileceğini düşünmez. Tanıkların
susturulabileceğini aklına getirmez. Eğer bunlar akla geliyorsa, toplum
yalnızca bireylerden değil süreçlerden de şüphe duymaya başlamıştır.
Bazı dosyalar toplumun vicdanında sembole dönüşür. Gülistan,
Rojin, Naz, yenidoğan bebek ölümleriyle ilgili iddialar, organize suç
bağlantıları, uyuşturucu trafiğinde adı geçen görevliler, siyasetle temas
ettiği iddia edilen karanlık ağlar… Bunların her biri tek başına büyük
olaylardır. Fakat toplu halde görüldüğünde daha büyük bir şeyi anlatırlar:
Denetimsiz gücün ürettiği bozulma.
Bir ülkede yeni doğmuş çocukların bile menfaat ağı içinde
zarar gördüğü iddiaları konuşuluyorsa, burada sadece suç değil vicdan çöküşü
vardır. Bir çocuğun ölümü üzerinden kazanç sağlanabiliyorsa, artık kanun
maddeleri kadar ahlak eğitimi de tartışılmalıdır. Fakat çoğu zaman birkaç isim
tutuklanır, bir çete başı öne çıkarılır, olay kişiselleştirilir ve sistem
kendini aklamaya çalışır. Oysa soru şudur: Bu insanlar bunu tek başına nasıl
yaptı? Kim göz yumdu? Hangi denetim işlemedi? Kim sustu? Kim pay aldı? Kim
korudu?
Bir toplum yalnız görünen faille yetinirse, görünmeyen yapı
yaşamaya devam eder.
Bu nedenle vatandaşın sorması gereken soru şahıslar değil
mekanizmalardır. Çünkü şahıs gider, mekanizma kalır. Bir çete lideri hapse
girer, yerine yenisi gelir. Bir memur görevden alınır, aynı kültür başka bir
odada yaşamaya devam eder. Bir dosya kapanır, benzeri başka şehirde açılır. Eğer
sistem aynıysa kişiler değişse de sonuç değişmez.
Devletin sırtına yüklenen en ağır vebal, devlet adına hareket
eden bazı kişilerin işlediği yanlışlardır. Çünkü sıradan insan suç işlediğinde
bireysel zarar verir. Devlet yetkisi taşıyan biri suç işlediğinde kurumsal
güveni yaralar. Vatandaş o olaydan sonra yalnız kişiye değil kuruma da kuşkuyla
bakar. Bu nedenle kamu gücünü kötüye kullananların verdiği zarar katmerlidir.
Bu noktada sert ama gerekli bir soru ortaya çıkar: Toplumun
devlete güvenini bilinçli veya bilinçsiz biçimde yıkanlar, kendi ülkesine en
büyük zararı verenler değil midir? Çünkü dış düşman anlatılarıyla yıllarca
siyaset yapılabilir; fakat vatandaşın devletine güvenini içeriden çürütenler
çok daha büyük hasar bırakır. Bir ülke dışarıdan saldırıya karşı birleşebilir.
Ama içeriden güvensizlik yayıldığında toplum atomize olur.
Vatanseverlik yalnız bayrak taşımak değildir. Vatanseverlik,
yetki kullanırken adil olmaktır. Vatanseverlik, bir dosyayı karartmamaktır.
Vatanseverlik, suçluyu korumamaktır. Vatanseverlik, mazlumu yalnız
bırakmamaktır. Vatanseverlik, devlet makamını kişisel kalkan yapmamaktır.
Bunları yapmayan ama yüksek slogan atan kişi, görüntüde sadık olsa da
fiiliyatta zarar verir.
Bir hukukçunun yemini yalnız törensel sözlerden ibaret
değildir. O yemin, gücün karşısında eğilmeme sözüdür. Dosyaya değil hakikate
bağlı kalma sözüdür. Masumun hakkını, suçlunun da hukukunu koruma sözüdür. Eğer
hukukçu, yanlışları meşrulaştırmak ve güçlü olanı aklamak için bilgisini
kullanıyorsa, yalnız müvekkiline değil mesleğine de ihanet eder.
Bu yüzden toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce
adaletin itibarı ayağa kalkmalıdır. İnsanlar mahkeme kararını beğenmeyebilir,
bu normaldir. Ama kararın satın alınmadığına, yönlendirilmediğine, korkuyla verilmediğine
inanmalıdır. İnanç bittiğinde kararın kendisi de tartışmalı hale gelir.
Bugün yapılması gereken şey, birkaç dosyada vitrin temizliği
değil, köklü hesaplaşmadır. Geçmişte kim hangi dosyayı neden kapattı? Kim hangi
soruşturmayı engelledi? Kim hangi görevi kötüye kullandı? Kim hangi cinayeti
meçhulleştirdi? Kim hangi delilin peşine düşmedi? Kim hangi savcıyı yalnız
bıraktı? Bunlar ortaya çıkmadan güven tam anlamıyla geri gelmez.
Toplum artık söz değil örnek görmek istiyor. Birkaç basın
açıklaması değil, somut sonuç görmek istiyor. Kimin nerede olduğundan bağımsız,
herkese eşit uygulanan hukuk görmek istiyor. Çünkü insanlar yoruldu. Haksızlığa
uğrayınca kapı kapı dolaşmaktan yoruldu. Yakınını kaybedince sesini duyurmaya
çalışmaktan yoruldu. Normal hakkını almak için tanıdık aramaktan yoruldu.
Yine de umut tamamen bitmiş değildir. Çünkü hâlâ soran
insanlar vardır. Hâlâ yazanlar vardır. Hâlâ korkmadan dosya açanlar vardır.
Hâlâ yeminini hatırlayan hukukçular vardır. Hâlâ adaletin bir gün gerçekten geleceğine
inanan milyonlar vardır.
Bir ülke bu insanlarla ayakta kalır.
Son sözüm şudur: Devleti yıkan muhalefet değil,
adaletsizliktir. Kurumları zayıflatan eleştiri değil, çürümedir. Vatandaşı
devletten koparan sorgulama değil, cevapsızlıktır. Eğer güven yeniden
kurulacaksa, bunun yolu dosyaları kapatmak değil açmaktır. İsimleri saklamak
değil ortaya çıkarmaktır. Güçlüleri korumak değil hukuka teslim etmektir.
Adalet bir gün herkese lazım olur sözü eksiktir. Doğrusu
şudur: Adalet her gün herkese lazımdır. Çünkü adalet yoksa bugün güçlü olan da
yarın savunmasız kalır.
Erol Kekeç/20.04.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder