20 Nisan 2026 Pazartesi

Güvenin Çöküşü, Adaletin Sınavı ve Devletin Vicdanı

 


Bir toplumda adalete güven sarsıldığında, yalnız mahkemelere olan inanç kaybolmaz. İnsanların birbirine bakışı değişir, kamu kurumlarına yaklaşımı değişir, devlet fikri yara alır, vatandaşlık bilinci zayıflar. Çünkü adalet, sadece hâkim kararlarından ibaret değildir. Adalet, insanların sabah evinden çıkarken kendini güvende hissetmesidir. Hakkı yenildiğinde başvuracağı yer olduğuna inanmasıdır. Çocuğunun bir haksızlığa uğraması halinde kapısını çalacağı bir merci bulunduğunu bilmesidir. Eğer bir toplumda insanlar bunları hissetmiyorsa, orada sorun yalnızca hukuk sisteminde değil, toplumsal varoluşun temel direklerinde başlamış demektir.

Bugün birçok insanın zihninde dolaşan temel soru şudur: Bilinen bazı olaylar, faili herkesçe tahmin edilen fakat resmî kayıtlarda meçhul bırakılan cinayetler, kayıplar, karanlık dosyalar neden yıllarca sonuçsuz kalır? Neden bazı dosyalar sürüncemede bırakılırken, bazı dosyalar birkaç gün içinde sonuçlandırılır? Neden bir olayın üstüne giden bazı savcılar, polisler ya da kamu görevlileri bir süre sonra görevden alınır, yer değiştirilir ya da dosyadan uzaklaştırılır? Neden bir soruşturma tam kritik noktaya gelmişken yeni bir atama yapılır, yeni bir ekip gelir, dosya yön değiştirir? Bunlar sadece komplo üretmek isteyen insanların soruları değildir. Bunlar, yaşadığı ülkeye güvenmek isteyen fakat yaşananlar karşısında zihni huzuru bozulan insanların sorularıdır.

Adalete güvenin neredeyse bittiği bir noktada, yıllardır rafta duran bazı dosyaların yeniden açılması, bazı karanlık olayların tekrar gündeme gelmesi elbette umut da doğurur, kuşku da doğurur. İnsan ister istemez düşünür: Acaba devlet içinde yetkisini kötüye kullanarak adaleti yanıltan, dosyaları karartan, delilleri zayıflatan, süreçleri saptıran kişilere karşı geç de olsa bir temizlik mi yapılıyor? Yoksa toplumda tükenen güveni yeniden tesis etmek için seçilmiş bazı dosyalar üzerinden bir güven tazeleme süreci mi işletiliyor? Bu soruları sormak gayet doğaldır. Çünkü vatandaşın görevi yalnızca oy vermek değil, olup biteni anlamaya çalışmaktır.

Bir devletin en büyük gücü silahı, binası, bütçesi ya da sert dili değildir. En büyük gücü, vatandaşının gönlündeki meşruiyetidir. İnsanlar devlete inanıyorsa, eksikleri tolere eder. İnsanlar devletin sonunda doğruyu yapacağına güveniyorsa, sabreder. Ama güven yıkıldığında en küçük olay bile büyük kırılma yaratır. Çünkü mesele artık olay değildir; olayların temsil ettiği anlamdır.

Yıllardır faili meçhul denilen, fakat toplum nezdinde faili meçhul olmadığı düşünülen çok sayıda olay hafızalarda durmaktadır. Bir cinayet olur, herkes aynı isimleri konuşur ama dosyada sonuç çıkmaz. Bir kayıp vakası yaşanır, kamuoyu belli bağlantılardan söz eder ama resmî süreç sessiz ilerler. Bir çocuk ölür, toplum bazı güç odaklarını işaret eder ama dosya kapanır. Bir kamu görevlisi öldürülür, arkasındaki nedenler tartışılır ama olay dar çerçevede bırakılır. İşte böyle dosyalar çoğaldığında toplum şunu düşünmeye başlar: Acaba bazı insanlar hukukun üstünde mi?

Bu soru bir ülkede sorulmaya başlandıysa alarm zilleri çalıyor demektir.

Çünkü hukuk devletinde herkes soruşturulabilir. Herkes hesap verebilir. Yetki sahibi olmak, dokunulmazlık zırhı değildir. Makam sahibi olmak, şüphelerden muafiyet anlamına gelmez. Tam tersine, makam sahibi olanın sorumluluğu daha ağırdır. Ancak bazı toplumlarda tam tersi işler: Güçlü olan korunur, zayıf olan ezilir. Büyük hayvanlar ağları deler geçer, küçük örümcekler ağa takılır kalır. Sonra da bu durum doğal kabul edilir. “Güçlü olsaydı kurtulurdu” anlayışı yayılır. İşte çürüme budur.

Adaletin piyasalaştığı yerde hukuk ölür. Eğer insanlar “Ne kadar paran varsa o kadar hakkın var” duygusuna kapılmışsa, mahkeme binaları ayakta kalsa da adalet ruhen çökmüştür. Avukatlığın özü savunmadır, hukukun üstünlüğüne hizmettir, hakkın sesi olmaktır. Fakat yalnızca ücret üzerinden yürüyen, dosyanın haklılığına değil getirisine bakan bir anlayış yaygınlaştığında meslekler de itibar kaybeder. İnsanların yıllar içinde yaşadığı tecrübeler, bu duyguyu büyütmektedir.

Bir kişiye “Dosyanız güçlü değil, burada ciddi yanlışlıklar var, buna rağmen neden alıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Ben alacağım paraya bakarım” cevabı veriliyorsa, mesele artık bireysel ahlak sorunu olmanın ötesine geçmiştir. Çünkü bu zihniyet topluma şu mesajı verir: Hakikat ikinci plandadır, menfaat birinci plandadır. Oysa adaletin olduğu yerde emek ücreti helaldir; çünkü kişi doğru sonucun ortaya çıkması için emek verir. Menfaatin adaletin önüne geçtiği yerde ise ücret meşruiyet değil, yozlaşma üretir.

Bugün insanların önemli bir kısmı herhangi bir işini normal yoldan çözebileceğine inanmamaktadır. Hastanede işin varsa tanıdık aranır. Belediyede işin varsa aracı aranır. Okulda işin varsa referans aranır. Mahkemede işin varsa bağlantı aranır. Emniyette işin varsa nüfuz aranır. İnsanların günlük hayatta sürekli “orada tanıdığın var mı?” sorusunu sorması bile tek başına sistemin fotoğrafıdır. Çünkü normal işleyişe güven yoktur. Kuralların herkese eşit işleyeceğine inanç zayıflamıştır.

Böyle bir ortamda zaman zaman bazı cesur savcılar, hâkimler, müfettişler ya da kamu görevlileri öne çıkar. Korkmadan dosyaların üstüne giderler. Kamuoyunun sustuğu yerde soru sorarlar. Güç odaklarının hoşlanmayacağı adımlar atarlar. İnsanlar da umutlanır. Derler ki: Demek ki sistem tamamen çürümemiş. Demek ki hâlâ meslek yemini eden, etik değerleri ciddiye alan insanlar var. Bu çok kıymetlidir. Çünkü kurumları yaşatan yalnız mevzuat değil, o mevzuatı namus bilen insanlardır.

Fakat toplumun hafızasında başka bir gerçek daha vardır: Böyle insanların çoğu zaman uzun süre yerinde kalmadığı görülmüştür. Dosyanın kritik aşamasında görevden alınanlar, başka yere sürülenler, yetkisi daraltılanlar, dosyadan el çektirilenler, yalnız bırakılanlar olmuştur. Bu nedenle bir savcı cesurca ilerlediğinde toplum hem umut eder hem endişe eder. “Acaba sonuna kadar gidebilecek mi?” diye sorar.

Bu sorunun varlığı bile sistemin ne kadar yıprandığını gösterir.

Çünkü normal bir hukuk düzeninde vatandaş bir savcının görevden alınmasından korkmaz. Bir dosyanın ortasında yön değiştirmesinden şüphelenmez. Delillerin kaybolabileceğini düşünmez. Tanıkların susturulabileceğini aklına getirmez. Eğer bunlar akla geliyorsa, toplum yalnızca bireylerden değil süreçlerden de şüphe duymaya başlamıştır.

Bazı dosyalar toplumun vicdanında sembole dönüşür. Gülistan, Rojin, Naz, yenidoğan bebek ölümleriyle ilgili iddialar, organize suç bağlantıları, uyuşturucu trafiğinde adı geçen görevliler, siyasetle temas ettiği iddia edilen karanlık ağlar… Bunların her biri tek başına büyük olaylardır. Fakat toplu halde görüldüğünde daha büyük bir şeyi anlatırlar: Denetimsiz gücün ürettiği bozulma.

Bir ülkede yeni doğmuş çocukların bile menfaat ağı içinde zarar gördüğü iddiaları konuşuluyorsa, burada sadece suç değil vicdan çöküşü vardır. Bir çocuğun ölümü üzerinden kazanç sağlanabiliyorsa, artık kanun maddeleri kadar ahlak eğitimi de tartışılmalıdır. Fakat çoğu zaman birkaç isim tutuklanır, bir çete başı öne çıkarılır, olay kişiselleştirilir ve sistem kendini aklamaya çalışır. Oysa soru şudur: Bu insanlar bunu tek başına nasıl yaptı? Kim göz yumdu? Hangi denetim işlemedi? Kim sustu? Kim pay aldı? Kim korudu?

Bir toplum yalnız görünen faille yetinirse, görünmeyen yapı yaşamaya devam eder.

Bu nedenle vatandaşın sorması gereken soru şahıslar değil mekanizmalardır. Çünkü şahıs gider, mekanizma kalır. Bir çete lideri hapse girer, yerine yenisi gelir. Bir memur görevden alınır, aynı kültür başka bir odada yaşamaya devam eder. Bir dosya kapanır, benzeri başka şehirde açılır. Eğer sistem aynıysa kişiler değişse de sonuç değişmez.

Devletin sırtına yüklenen en ağır vebal, devlet adına hareket eden bazı kişilerin işlediği yanlışlardır. Çünkü sıradan insan suç işlediğinde bireysel zarar verir. Devlet yetkisi taşıyan biri suç işlediğinde kurumsal güveni yaralar. Vatandaş o olaydan sonra yalnız kişiye değil kuruma da kuşkuyla bakar. Bu nedenle kamu gücünü kötüye kullananların verdiği zarar katmerlidir.

Bu noktada sert ama gerekli bir soru ortaya çıkar: Toplumun devlete güvenini bilinçli veya bilinçsiz biçimde yıkanlar, kendi ülkesine en büyük zararı verenler değil midir? Çünkü dış düşman anlatılarıyla yıllarca siyaset yapılabilir; fakat vatandaşın devletine güvenini içeriden çürütenler çok daha büyük hasar bırakır. Bir ülke dışarıdan saldırıya karşı birleşebilir. Ama içeriden güvensizlik yayıldığında toplum atomize olur.

Vatanseverlik yalnız bayrak taşımak değildir. Vatanseverlik, yetki kullanırken adil olmaktır. Vatanseverlik, bir dosyayı karartmamaktır. Vatanseverlik, suçluyu korumamaktır. Vatanseverlik, mazlumu yalnız bırakmamaktır. Vatanseverlik, devlet makamını kişisel kalkan yapmamaktır. Bunları yapmayan ama yüksek slogan atan kişi, görüntüde sadık olsa da fiiliyatta zarar verir.

Bir hukukçunun yemini yalnız törensel sözlerden ibaret değildir. O yemin, gücün karşısında eğilmeme sözüdür. Dosyaya değil hakikate bağlı kalma sözüdür. Masumun hakkını, suçlunun da hukukunu koruma sözüdür. Eğer hukukçu, yanlışları meşrulaştırmak ve güçlü olanı aklamak için bilgisini kullanıyorsa, yalnız müvekkiline değil mesleğine de ihanet eder.

Bu yüzden toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce adaletin itibarı ayağa kalkmalıdır. İnsanlar mahkeme kararını beğenmeyebilir, bu normaldir. Ama kararın satın alınmadığına, yönlendirilmediğine, korkuyla verilmediğine inanmalıdır. İnanç bittiğinde kararın kendisi de tartışmalı hale gelir.

Bugün yapılması gereken şey, birkaç dosyada vitrin temizliği değil, köklü hesaplaşmadır. Geçmişte kim hangi dosyayı neden kapattı? Kim hangi soruşturmayı engelledi? Kim hangi görevi kötüye kullandı? Kim hangi cinayeti meçhulleştirdi? Kim hangi delilin peşine düşmedi? Kim hangi savcıyı yalnız bıraktı? Bunlar ortaya çıkmadan güven tam anlamıyla geri gelmez.

Toplum artık söz değil örnek görmek istiyor. Birkaç basın açıklaması değil, somut sonuç görmek istiyor. Kimin nerede olduğundan bağımsız, herkese eşit uygulanan hukuk görmek istiyor. Çünkü insanlar yoruldu. Haksızlığa uğrayınca kapı kapı dolaşmaktan yoruldu. Yakınını kaybedince sesini duyurmaya çalışmaktan yoruldu. Normal hakkını almak için tanıdık aramaktan yoruldu.

Yine de umut tamamen bitmiş değildir. Çünkü hâlâ soran insanlar vardır. Hâlâ yazanlar vardır. Hâlâ korkmadan dosya açanlar vardır. Hâlâ yeminini hatırlayan hukukçular vardır. Hâlâ adaletin bir gün gerçekten geleceğine inanan milyonlar vardır.

Bir ülke bu insanlarla ayakta kalır.

Son sözüm şudur: Devleti yıkan muhalefet değil, adaletsizliktir. Kurumları zayıflatan eleştiri değil, çürümedir. Vatandaşı devletten koparan sorgulama değil, cevapsızlıktır. Eğer güven yeniden kurulacaksa, bunun yolu dosyaları kapatmak değil açmaktır. İsimleri saklamak değil ortaya çıkarmaktır. Güçlüleri korumak değil hukuka teslim etmektir.

Adalet bir gün herkese lazım olur sözü eksiktir. Doğrusu şudur: Adalet her gün herkese lazımdır. Çünkü adalet yoksa bugün güçlü olan da yarın savunmasız kalır.

Erol Kekeç/20.04.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...