Gençlerin Dinden Uzaklaşması Üzerine Derin Bir Toplumsal Muhasebe
Bir toplumda dinî kurumların sayısı arttıkça, doğal beklenti
dinî bilinç, ahlaki hassasiyet, vicdani duyarlılık ve toplumsal merhametin de
güçlenmesidir. Çünkü teorik olarak camiler çoğaldıkça insanlar daha fazla
rehberlik alır, ilahiyat fakülteleri çoğaldıkça daha nitelikli din adamları ve
düşünürler yetişir, okullardaki din kültürü öğretmenleri arttıkça gençler dini
daha sağlıklı öğrenir, toplumda ahlak ve adalet duygusu güçlenir. Fakat bazen
rakamların büyümesi, etkinin büyüdüğü anlamına gelmez. Hatta bazı dönemlerde
tam tersi olur: Yapılar büyür, binalar çoğalır, kadrolar genişler, bütçeler
artar; fakat güven azalır, samimiyet sorgulanır, gençler uzaklaşır, toplumun
ruhu zayıflar.
Türkiye’de yaklaşık 90.458 cami, 150 bin ila 170 bin arasında
cami personeli, 110 civarında ilahiyat veya İslami ilimler fakültesi, bu
kurumlarda 20 bin ila 30 bin çalışan, Milli Eğitim bünyesinde 100 bin civarında
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni bulunduğu ifade ediliyor. Yani toplamda
270 bin ila 300 bin arasında doğrudan din eğitimi, din hizmeti veya din
anlatımı alanında çalışan insan söz konusu. Bu rakam küçümsenecek bir rakam
değildir. Birçok ülkenin toplam kamu personelinden fazla sayıda insan, doğrudan
ya da dolaylı biçimde din alanında görev yapmaktadır. Böylesine büyük bir insan
kaynağına rağmen toplumda özellikle gençlerin dinden uzaklaştığı, inanç
konusunda şüphelerin arttığı, kurumsal dine mesafenin yükseldiği yönünde yaygın
bir kanaat oluşuyorsa, burada durup çok ciddi bir muhasebe yapmak gerekir.
Mesele gençlerin “neden bozulduğu” değildir. Mesele,
gençlerin neyi gördüğü ve neye tepki verdiğidir. Genç kuşaklar artık yalnız
söylenene bakmıyor; söyleyenin hayatına, tutarlılığına, adalet anlayışına, mal
varlığına, kullandığı dile, mazluma karşı tavrına, güçlü karşısındaki duruşuna
da bakıyor. Eskiden bilgiye erişim sınırlıydı; bugün ise her görüntü, her
çelişki, her lüks hayat, her israf, her ayrıcalık saniyeler içinde milyonlara
ulaşıyor. Bir yandan insanlara sabır, kanaat, ahiret, cennet, tevazu
anlatılırken; diğer yandan bunu anlatanların bir kısmı şatafatlı yaşam, güç
ilişkileri, siyasi yakınlık, makam tutkusu ve dünyevî ayrıcalıklarla anılıyorsa
gençler yalnızca bir çelişki görmüyor, bir güven krizi yaşıyor.
Gençlerin önemli bir kısmı dine değil, dinin temsil
edildiğini iddia eden yapılara itiraz ediyor. Çünkü onlar için mesele inançtan
önce örneklik meselesi haline geldi. Eğer dini anlatan kişi adaletsiz
görünüyorsa, vicdansız görünüyorsa, merhametsiz görünüyorsa, kibirli
görünüyorsa, halktan kopuk görünüyorsa, zenginliğin ve imtiyazın zirvesini
hedefliyorsa; genç zihin şu soruyu soruyor: “Madem bu kadar din anlatılıyor,
neden bu kadar ahlak eksikliği var?” İşte asıl kırılma burada başlıyor.
Bir toplumda insanları dinden uzaklaştırmak için her zaman
dine saldırmaya gerek yoktur. Bazen dini yanlış temsil etmek, dine açıkça
saldırmaktan daha etkili olur. Çünkü açık saldırı karşı tepki doğurabilir; ama
kötü temsil, sessiz çözülme üretir. İnsanlar kavga etmeden uzaklaşır. Gençler
öfkelenmeden mesafe koyar. Kalabalıklar bağırmadan içten içe kopar. Eğer bir
genç, din adına konuşanları gördüğünde adalet yerine tarafgirlik, merhamet
yerine sertlik, tevazu yerine gösteriş, hakikat yerine propaganda, ahlak yerine
çıkar ilişkileri görüyorsa; ondan dine sevgi duymasını beklemek kolay değildir.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Din ile kurum
aynı şey değildir. İnanç ile bürokrasi aynı şey değildir. Hakikat ile
temsilciler aynı şey değildir. Fakat geniş toplum kesimleri çoğu zaman bu
ayrımı yapmaz. Çünkü insanlar dini çoğu zaman onu temsil eden yüzlerden tanır.
Eğer temsil eden yüz bozulmuşsa, temsil edilen değer de zarar görür. Bu nedenle
tarih boyunca peygamberlerin hayatında ahlak, adalet, sadelik ve güven duygusu
merkezdedir. Çünkü sözden önce örnek gerekir. Sözü parlatan şey makam değil,
yaşayıştır.
Ali Erbaş’ın veya benzeri konumlarda bulunan isimlerin
“kurumlarımız iyi çalışıyor ama insanlar dinden uzaklaşıyor” minvalindeki
açıklamaları toplumda ironik bulunabiliyor. Çünkü insanlar doğal olarak şu
soruyu soruyor: Eğer on binlerce cami, yüz binlerce personel, yüzlerce fakülte,
devasa bütçeler, dersler, hutbeler, kurslar, yayınlar, programlar varken sonuç
tersine dönüyorsa; o halde yöntemlerde ciddi bir sorun yok mudur? Eğer bir
sistem çok büyük kaynak kullanıyor ama temel hedefinde gerileme yaşanıyorsa,
sadece toplumu suçlamak kolaycılıktır. Önce aynaya bakmak gerekir.
Camiler sayıca çok olabilir; fakat gençlerin kalbine
giremiyorsa sayı tek başına anlam ifade etmez. İlahiyat fakülteleri çok
olabilir; fakat özgür düşünce, eleştirel ilim, çağın sorunlarına cevap, ahlaki
derinlik üretemiyorsa nicelik nitelik doğurmaz. Din kültürü öğretmeni çok
olabilir; fakat eğitim ezberci, korkutucu, yargılayıcı veya hayatla bağı
kopuksa gençler bilgi almaz, uzaklaşır. Yani sorun sayı eksikliği değil, ruh
eksikliğidir.
Bugün birçok genç şunu söylüyor: “Bize sürekli ahlak
anlatılıyor ama toplumda torpil var. Bize kul hakkı anlatılıyor ama yolsuzluk
iddiaları bitmiyor. Bize tevazu anlatılıyor ama lüks makam araçları, şatafatlı
hayatlar konuşuluyor. Bize sabır anlatılıyor ama yük hep dar gelirliye
bindiriliyor. Bize kardeşlik anlatılıyor ama toplum kutuplaştırılıyor.” Bu
cümleler yalnız gençlerin isyanı değil, kurumların meşruiyet sınavıdır.
Şatafat meselesi özellikle önemlidir. Çünkü tarih boyunca
dinî öğretiler çoğunlukla sade yaşamı, infakı, adaleti, yoksulun yanında
olmayı, güce mesafe koymayı öğütlemiştir. Eğer din adına konuşanlar lüksle
özdeşleşirse, gençler dinin değil dünyeviliğin anlatıldığını düşünür. İnsanlara
cennet anlatırken dünyalıklarını korumaya çalışan figürler, farkında olmadan en
büyük sekülerleştirici etkiyi üretir. Çünkü gençler onların davranışından şu
sonucu çıkarır: “Demek ki asıl önemli olan dünya menfaati, ahiret söylemi ise
araç.” Bu algı oluştuğu anda inanç dili güven kaybeder.
Adalet duygusu da merkezî bir meseledir. Gençler artık çok
hassas biçimde çifte standardı fark ediyor. Güçlüye sessiz, zayıfa sert
davranan kurumlara güven duymuyorlar. Aynı yanlışı yapan iki kişiden biri
korunuyor, diğeri hedef oluyorsa; burada anlatılan dinin değil, gücün dili
olarak görülüyor. Oysa dinin en güçlü iddiası adalettir. Adalet zedelendiğinde
dinî söylem de zedelenir.
Merhamet eksikliği de uzaklaşmayı hızlandırıyor. Ekonomik
kriz yaşayan, gelecek kaygısı taşıyan, işsiz kalan, borç yükü altında ezilen
gençler; kendilerine yukarıdan bakan, sorunlarını küçümseyen, yalnızca öğüt
veren ama dertlerine dokunmayan din dilinden kopuyor. İnsan önce anlaşılmak
ister. Vaazdan önce şefkat arar. Eğer kurumlar topluma tepeden konuşuyor ama
toplumun acısına eğilmiyorsa, sözler havada kalır.
Bir diğer sorun da dinin siyasallaşmasıdır. Din, herhangi bir
siyasi yapının arka bahçesi gibi algılandığında, o yapıya itiraz eden herkes otomatik
olarak dine mesafe koyabiliyor. Özellikle gençler, bağımsız olması gereken
kutsal alanların günlük siyasi çekişmelere alet edilmesine tepki gösteriyor.
Çünkü onlar samimiyet arıyor. Seçim döneminde sertleşen, kriz döneminde susan,
güçlüye göre konuşan bir din dili güven üretmiyor.
Peki çözüm nedir? Öncelikle daha fazla bina yapmak değil,
daha fazla güven inşa etmektir. Daha fazla personel almak değil, daha fazla
nitelik üretmektir. Daha fazla hutbe okumak değil, daha fazla adalet göstermektir.
Daha fazla nasihat etmek değil, daha fazla örnek olmaktır. Gençlerin dine
yaklaşması için önce dini temsil eden yapıların ahlaki meşruiyet kazanması
gerekir.
Camiler gençlerin soru sorabildiği, yargılanmadığı,
anlaşılabildiği mekânlara dönüşmelidir. İlahiyat fakülteleri ezber üreten
değil, düşünce üreten kurumlar olmalıdır. Din kültürü dersleri korku merkezli
değil anlam merkezli hale gelmelidir. Kurum yöneticileri lüksten uzak, sade,
şeffaf ve hesap verebilir yaşam tarzı sergilemelidir. Güçlüye karşı hakikati
söyleyen, mazlumun yanında duran bir duruş ortaya konmalıdır. Çünkü gençler
kusursuzluk aramıyor; dürüstlük arıyor.
Şunu da görmek gerekir: Gençlerin bir kısmı dinden değil,
riyadan uzaklaşıyor. Bir kısmı inançtan değil, istismardan uzaklaşıyor. Bir
kısmı maneviyattan değil, çelişkiden uzaklaşıyor. Bu ayrım yapılmadığında
yanlış teşhis konur. Yanlış teşhis ise daha fazla baskı, daha fazla suçlama,
daha fazla savunma refleksi doğurur. Oysa ihtiyaç olan şey samimi
özeleştiridir.
Bir ülkede 90 bini aşkın cami olabilir; fakat komşusu açken
tok yatan vicdanlar çoğalıyorsa sorun vardır. Yüz binlerce din görevlisi
olabilir; fakat gençler kendini yalnız hissediyorsa sorun vardır. Yüzden fazla
ilahiyat fakültesi olabilir; fakat toplum ahlaki pusulasını kaybediyorsa sorun
vardır. Yüz bin öğretmen olabilir; fakat çocuklar dürüstlüğün değil kurnazlığın
kazandırdığını düşünüyorsa sorun vardır. Çünkü mesele sayı değil, tesirdir.
Toplumların ruhunu kurumlar değil örneklik ayağa kaldırır.
Bir dürüst insan bazen yüzlerce vaazdan daha etkilidir. Bir adil yönetici
binlerce slogandan daha öğreticidir. Bir merhametli davranış ciltler dolusu
kitaptan daha ikna edicidir. Bu yüzden dinin geleceği yalnız kürsülerde değil,
hayatın içinde belirlenir.
Sonuç olarak, gençlerin dinden uzaklaşmasını sadece
modernleşme, sosyal medya, küreselleşme veya kuşak değişimiyle açıklamak eksik
kalır. Asıl mesele, din adına konuşanların neyi temsil ettiği ve nasıl
yaşadığıdır. Eğer temsil krizini çözmeden gençliği suçlarsanız, sorun büyür.
Eğer önce kendi aynanıza bakarsanız, umut başlar.
Bu toplumda dinin yeniden güven kazanması için daha yüksek
ses değil, daha temiz vicdan gerekir. Daha büyük binalar değil, daha büyük
ahlak gerekir. Daha fazla nutuk değil, daha fazla adalet gerekir. Daha fazla
görünürlük değil, daha fazla samimiyet gerekir. Çünkü insanlar söze değil, sözü
taşıyan hayata bakar. Gençler de tam olarak bunu yapıyor.
“Ey ima edenler yapmayacağınız şeyleri neden anlatırsınız,
Allah katında en sevilmeyen davranış yapmadıklarınızı şöyledir. Saf Suresi
Erol Kekeç/24.04.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder