Bu yazı bir savunma değildir; bir inancı kurtarma çabası hiç değildir. Bir yapıyı, bir zümreyi, bir söylemi aklama gayreti de yoktur. Bu yazı, Allah adına konuştuğunu iddia ederek insanları Allah’tan uzaklaştıran; dini bir çağrı olmaktan çıkarıp bir araç, bir ahlak eğitimi olmaktan çıkarıp bir kalkan, bir vicdan terbiyesi olmaktan çıkarıp bir düzen hâline getiren zihniyetle yüzleşme çabasıdır. Çünkü yaşadığımız kriz, sadece ekonomik göstergelerle açıklanabilecek bir daralma değildir; asıl çöküş, kelimelerin içinin boşaltılmasıyla, kutsal olanın gündelik çıkarın hizmetine sokulmasıyla, hakikatin vitrine konup arka odada pazarlık edilmesiyle ilgilidir. Din, bu toplumda uzun zamandır insanı Allah’a yaklaştıran bir istikamet olmaktan çıkarılmış, insanı belli merkezlere bağlayan bir bağlayıcılık aracına dönüştürülmüştür. Böylece inanç, sorumluluk doğuran bir bilinç olmaktan uzaklaştırılmış; yerini, itaat talep eden ama hesap vermeyen yapılara bırakmıştır. İnsanlar Allah’a yönelmek yerine, Allah adına konuştuğunu iddia edenlerin çizdiği sınırlar içinde düşünmeye, hissetmeye ve susmaya alıştırılmıştır. Bu alışkanlık zamanla bir refleks hâline gelmiş, sorgulama ayıp, itiraz nankörlük, yüzleşme ise fitne olarak etiketlenmiştir.
Bu süreçte helal ve haram kavramları da anlam kaymasına uğramıştır. Haram, hayatın tamamını kuşatan bir adalet meselesi olmaktan çıkarılmış, seçici bir hassasiyete indirgenmiştir. Mideye girenle sınırlanan bir haram algısı inşa edilirken, kamu malı, emek hakkı, yetim payı, kul hakkı gibi meseleler sessizce gündemin dışına itilmiştir. Domuz eti üzerinden yürütülen tartışmaların gürültüsü arasında, garibin sofrasından eksilen lokma görünmez kılınmıştır. Oysa asıl mesele, neyin yenip yenmediği değil, kimin hakkının nasıl yenildiğidir. Fakirin payı, güçlünün gerekçesiyle bu kadar kolay yer değiştirebiliyorsa, orada yalnızca ekonomik bir sorun değil, derin bir ahlaki çürüme vardır. Bu çürüme, kutsal kelimelerle örtüldüğünde daha da tehlikeli hâle gelir; çünkü artık yanlış, yalnızca yanlış değildir, aynı zamanda korunandır. Yıl sonuna yaklaşırken “ne olur ne olmaz” telaşıyla hızlanan ihaleler, değiştirilen imar planları, aceleyle dağıtılan ayrıcalıklar; hemen ardından gündeme sokulan “yılbaşı haram mı” tartışmaları, bu seçici hassasiyetin ne kadar işlevsel kullanıldığını gösterir. Bir yanda takvimsel bir gün üzerinden ahlak inşa edilmeye çalışılırken, diğer yanda bütün bir yılın yükü sessizce sırtlanılmıştır.
Toplumsal yapıyı içten içe kemiren bir başka hastalık da torpilin normalleşmesidir. “Ne yapacaktık” cümlesi, liyakatsizliğin resmi gerekçesi hâline gelmiş; yakınlık, ehliyetin yerini almıştır. Bu durum yalnızca adaleti değil, toplumsal güveni de yok etmiştir. İnsanlar artık çalışarak değil, bağlanarak ilerleyebileceklerine inandırılmıştır. Böyle bir düzende emek değersizleşir, yetenek körelir, umut kişisel çabaya değil, doğru kapıyı bulmaya bağlanır. Aynı zihniyet, kuş uçmaz kervan geçmez denilen yerlere bir gecede imar çıkarabilmiş, toprak bir emanet değil, hızla değerlendirilecek bir fırsat olarak görülmüştür. Ardından da kolay para kazanmanın ahlakı bozduğuna dair vaazlar verilmiştir. Bu vaazların muhatabı hiçbir zaman kendileri olmamış, hep başkaları olmuştur. Çünkü burada ahlak, yaşanan bir ilke değil, başkalarına anlatılan bir hikâye hâline gelmiştir.
Finansal ilişkiler de bu çarpıklığın dışında değildir. Faiz tartışmaları sembolik alanlara sıkıştırılırken, sistemin tamamına yayılmış tefeci mantığı farklı isimler altında meşrulaştırılmıştır. Bir yandan borçla yaşayan geniş kitleler oluşturulmuş, diğer yandan bu borç düzeni ahlak diliyle süslenmiştir. Kazanç büyürken vicdan küçülmüş, rakamlar yükselirken merhamet geri çekilmiştir. İnsanlara sabır telkin edilirken, sabrın yükü hep aynı omuzlara bindirilmiştir. Bütün bu süreçte dini söylem, bir pazar diliyle yeniden üretilmiş; talep görmeyen hakikatler yumuşatılmış, alıcısı olmayan ilkeler ertelenmiş, din esnek bir ticaret malzemesine dönüştürülmüştür. Böylece herkesin işine gelen bir din ortaya çıkmış; kimseyi rahatsız etmeyen, kimseyi sorumlu kılmayan, ama herkesi yöneten bir yapı kurulmuştur.
Bu yapının en tehlikeli yanı, insanların düşünme alanlarını daraltmasıdır. Zamanla bazı zihinler, başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya o kadar alışmıştır ki, bu sınırların dışını tehdit olarak algılamaya başlamıştır. Kendisine sunulan anlatıyı sorgulamak yerine, ona teslim olmayı güvenli bulan bir bilinç hâli oluşmuştur. Bu bilinç hâli, kişiyi korumaz; aksine onu savunmasız bırakır. Çünkü düşünmeyen bir zihin, yönlendirilmeye açıktır. İradesini devreden bir insan, artık kendi hayatının öznesi değildir. Bu durum bireysel bir zayıflık değil, sistemli bir alışkanlığın sonucudur. Sürekli tekrar edilen söylemlerle, farklı olanın tehlikeli olduğu telkin edilmiş; böylece insanlar, kendilerine dayatılan anlatıyı korumayı bir görev gibi görmeye başlamıştır. Oysa hakikat, korunmaya değil, anlaşılmaya muhtaçtır.
Bu yazı, işte bu teslimiyet hâlini normalleştiren anlayışla hesaplaşır. Çünkü din, insanı düşünmekten alıkoyan değil, düşünmeye sevk eden bir çağrıdır. Din, insanı korkuyla yöneten değil, sorumluluk bilinciyle ayağa kaldıran bir öğretidir. Bugün yaşanan ise bunun tam tersidir. Çoğunluk kalkanıyla yanlışlar korunmakta, “herkes böyle istiyor” denilerek bireysel sorumluluk dağıtılmaktadır. Eleştirenler hemen yaftalanmakta, soru soranlar dışlanmakta, susmayanlar hedef hâline getirilmektedir. Oysa suskunluk her zaman masum değildir; bazen suça ortak olmanın en sessiz biçimidir. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla örtülen her yanlış, bir sonraki yanlışın zeminini hazırlar. Böyle bir toplumda adalet gecikir, vicdan körelir, hakikat yalnızlaşır.
Bu düzenin sonsuza kadar sürmesi mümkün değildir. Çünkü hiçbir kurgu, hakikat kadar dayanıklı değildir. Allah’ın adıyla kurulan her düzen, Allah’ın adaletine tabidir. Kutsal kelimeler, zulmü ebediyen gizleyemez. Bugün dini bir sığınak gibi kullananlar, yarın onun bir sorumluluk olduğunu hatırlamak zorunda kalacaktır. Bu yazı, kimseyi rahatlatmak için yazılmadı; tam tersine, yerleşik konfor alanlarını rahatsız etmek için kaleme alındı. Çünkü yüzleşme olmadan arınma olmaz. Hesap yalnızca bireysel değildir; bu düzeni kuranlar kadar, bu düzene sessiz kalanlar da bu hesabın içindedir. “Bilmiyorduk” demek, bilmek istemeyenler için bir mazeret olabilir; ama hakikat, mazeretleri dikkate almaz. Gün gelir, herkes kendi payına düşen soruyla baş başa kalır.
Bu
yazı, bir çağrıdır; taraf olmaya değil, insan olmaya çağrıdır. Bir ideolojinin
değil, bir vicdanın sesidir. Çünkü din, Allah ile kul arasında kurulan en
sahici bağdır ve bu bağ, hiçbir çıkar düzeninin malı olamaz. Bugün bu bağ
koparılmışsa, yeniden kurulması sloganlarla değil, cesaretle mümkündür.
Hakikate yaklaşmak, kalabalıklara sığınmakla değil, gerektiğinde yalnız kalmayı
göze almakla olur. Hesap gelmektedir ve bu hesap, hızlanmaktadır. Bu gerçeği
ertelemek mümkün değildir; yalnızca yüzleşmek ya da kaçmak mümkündür. Bu yazı,
kaçmayı değil, yüzleşmeyi önerir.
Erol Kekeç/31.12.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder