14 Ocak 2026 Çarşamba

"İnsan Öldü, İNSAN!” Cambazlıklar Çağında Toplumsal Yok Oluş

 

Senin dinin, Onun mezhebi, benim düşüncem, sizin fikriniz, bizim siyasetimiz…Sonuç? İnsan öldü.

İNSAN!”

Bu söz bir slogan değildir.

Bu söz bir öfke patlaması da değildir.

Bu söz, bir otopsi raporudur.

Toplumun ortasına yatırılmış insanlığın, göz göre göre nasıl öldürüldüğünün kısa ama en ağır tutanağıdır.

Bir toplumda “İnsan öldü, İNSAN!” diye böyle haykırıyorsak bu, o kadar kolay değil, bu yalnızca bireysel bir vicdan kaybının değil, toplumsal bir çürümenin tamamlanma aşamasının göstergesidir. Çünkü insan, bir günde ölmez; insan, bir kararla ölmez; insan, bir düşmanla ölmez. İnsan, uzun süreli bir alışma hâlinin, görmezden gelmenin, normalleştirmenin ve en tehlikelisi kutsallaştırmanın sonucunda ölür. Din, mezhep, düşünce, fikir ve siyaset gibi insanı anlamlandırması gereken kavramlar; insanın önüne geçtiği, insanın üstüne çıktığı ve insanın yerine konuşmaya başladığı anda, artık ortada bir toplum değil, insan öğüten bir düzen vardır. Bu düzenin en büyük marifeti şudur: İnsanı öldürür ama ölümü fark ettirmez; acıyı sıradanlaştırır, kaybı istatistiğe dönüştürür, vicdanı erteletir. Böylece kimse kendini katil hissetmez, herkes “haklı” olur ama insan ortadan kalkar.

Din, insanı ahlâkla, merhametle ve sorumlulukla yükseltmesi gerekirken; cambazların elinde bir itaat sopasına dönüştürüldüğünde ilk ölen şey insanın onurudur. Çünkü din adına konuşanlar, çoğu zaman insan adına susmayı öğretir. Yoksulluğa “imtihan”, zulme “kader”, haksızlığa “sabır” denildiği anda; insanın acısı kutsallaştırılır ama acıyı doğuran düzen sorgulanmaz. Bu, insanı hayatta tutmaz; insanı hayata razı olmaya zorlar. Razı olan insan, itiraz etmez. İtiraz etmeyen insan, zamanla kendini değersiz görür. Değersizleşen insan ise kolay harcanır. İşte din cambazlığı tam burada devreye girer: İnsan ölür ama öldürüldüğünü bile fark etmez; çünkü öldüğü şeyin adı “imtihan”dır. Bu noktada din, insanı koruyan bir değer olmaktan çıkar, insanın yok oluşunu meşrulaştıran bir perdeye dönüşür.

Mezhep, kimlik ve aidiyetler üzerinden yürütülen cambazlık ise insanı doğrudan hedef alır. Çünkü burada artık insan değil, etiket konuşur. “Sen bizdensin”, “o onlardan”, “biz doğruyuz”, “onlar yanlış”. Bu dil masum görünür ama sonuçları son derece yıkıcıdır. Çünkü insan, karşısındakini insan olarak değil, tehlike olarak görmeye başladığında vicdan askıya alınır. Bir süre sonra karşı tarafta ölen bir çocuk, bir kadın, bir yaşlı “insan” olarak algılanmaz; “onlardan biri” olarak görülür. İşte insan tam da burada ölür. Mezhep ve kimlik cambazlığı, toplumları parçalayarak yönetmenin en eski ama en etkili yoludur. İnsanlar birbirini tanımadan düşman olur, acıya yabancılaşır, ölüme alışır. Ve bu alışma hâli, insanlığın topluca kaybıdır.

Düşünce ve fikir alanında yapılan cambazlık ise insanın aklını hedef alır. Düşünce, sorgulamak için vardır; ama taraflaştırıldığında, militanlaştırıldığında, kutsallaştırıldığında artık düşünce olmaktan çıkar, bir silaha dönüşür. Bu noktada doğru ya da yanlış değil, “bizimkiler” ve “onlar” vardır. Akıl yerini öfkeye, tartışma yerini linçe bırakır. Sosyal medyada, sokakta, akademide, gündelik hayatta insanlar fikirleri yüzünden değil, ait oldukları kamp yüzünden yargılanır. Böyle bir ortamda insan düşünemez; sadece savunur ya da saldırır. Savunma ve saldırı arasında sıkışmış insan ise yavaş yavaş tükenir. Çünkü düşünemeyen insan, kendisi olmaktan çıkar. Kendisi olmayan insan da artık kolayca yok edilebilir.

Siyaset cambazlığı ise insan hayatını doğrudan bir pazarlık unsuru hâline getirir. İnsan, oy kadar değerlidir; rakam kadar görünürdür, işine yaradığı sürece hatırlanır. Bir çocuk ölür, “üzücü” denir; bir işçi ölür, “kaza” denir; bir genç intihar eder, “bireysel sorun” denir. Ama kimse şunu sormaz: Bu ölümleri üreten düzen nedir? Çünkü soru sorulursa, hesap sorulması gerekir. Hesap sorulursa, cambazlık bozulur. Bu yüzden siyaset, insanı korumak yerine insanı yönetilebilir bir maliyet olarak görmeye başladığında; artık toplum değil, büyük bir ihmal makinesi çalışıyor demektir. Bu makinede insanın canı vardır ama kimsenin elini kana buladığı hissi yoktur.

Medya ve gündelik hayat üzerinden yürütülen normalleştirme ise insanın ölümünü sessizleştirir. Şiddet tekrarlandıkça sıradanlaşır, yoksulluk gösterildikçe kanıksanır, aile yıkımları ekrana taşındıkça olağanlaşır. İnsan, her gün biraz daha az şaşırır, biraz daha az üzülür, biraz daha az sorgular. İşte bu süreçte insan ölür ama cenazesi kaldırılmaz. Çünkü ölüm artık “normal”dir. Normalleşmiş ölüm, toplum için en tehlikeli hâlidir; çünkü artık kimse kurtarmaya çalışmaz.

Bütün bu cambazlıkların ortak noktası şudur: İnsanı merkezin dışına iterler. Din kendi başına amaç olur, mezhep üstünlük aracına dönüşür, fikir mutlaklaşır, siyaset insanın üstüne çıkar. İnsan ise bütün bu büyük kavramların altında ezilir. En acısı da şudur: Bu ezilme çoğu zaman alkışlanır. İnsan, kendi yok oluşuna seyirci olur. Çünkü ona sürekli şu öğretilir: “Bu senin için”, “Bu senin iyiliğin”, “Bu düzen böyle”.

Ama düzen böyle değildir; düzen böyle kurulur.

Ve sonuçta şu Feryat kalır elimizde: “İnsan öldü, İNSAN!”

Bu bir abartı değil, bir teşhistir. Bir toplumda insanın değeri; kimliğine, inancına, fikrine, oyuna, işlevine göre belirleniyorsa; orada insan çoktan ölmüştür. Geriye yürüyen bedenler, konuşan ağızlar, çalışan eller kalmıştır. Ama insan yoktur. İnsan, ancak yeniden merkeze alındığında; kutsalların üstünde değil, kutsallar insan için olduğunda geri döner. Aksi hâlde cambazlık devam eder, sahne değişir, roller değişir ama kaybeden hep aynı kalır: İnsan.

Erol Kekeç/14.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...