“Senin dinin, Onun mezhebi, benim düşüncem, sizin
fikriniz, bizim siyasetimiz…Sonuç? İnsan öldü.
İNSAN!”
Bu söz bir slogan değildir.
Bu söz bir öfke patlaması da değildir.
Bu söz, bir otopsi raporudur.
Toplumun ortasına yatırılmış insanlığın, göz göre
göre nasıl öldürüldüğünün kısa ama en ağır tutanağıdır.
Bir toplumda “İnsan öldü, İNSAN!” diye böyle
haykırıyorsak bu, o kadar kolay değil, bu yalnızca bireysel bir vicdan kaybının
değil, toplumsal bir çürümenin tamamlanma aşamasının göstergesidir. Çünkü
insan, bir günde ölmez; insan, bir kararla ölmez; insan, bir düşmanla ölmez.
İnsan, uzun süreli bir alışma hâlinin, görmezden gelmenin, normalleştirmenin ve
en tehlikelisi kutsallaştırmanın sonucunda ölür. Din, mezhep, düşünce, fikir ve
siyaset gibi insanı anlamlandırması gereken kavramlar; insanın önüne geçtiği,
insanın üstüne çıktığı ve insanın yerine konuşmaya başladığı anda, artık ortada
bir toplum değil, insan öğüten bir düzen vardır. Bu düzenin en büyük marifeti
şudur: İnsanı öldürür ama ölümü fark ettirmez; acıyı sıradanlaştırır, kaybı
istatistiğe dönüştürür, vicdanı erteletir. Böylece kimse kendini katil
hissetmez, herkes “haklı” olur ama insan ortadan kalkar.
Din, insanı ahlâkla, merhametle ve sorumlulukla
yükseltmesi gerekirken; cambazların elinde bir itaat sopasına dönüştürüldüğünde
ilk ölen şey insanın onurudur. Çünkü din adına konuşanlar, çoğu zaman insan
adına susmayı öğretir. Yoksulluğa “imtihan”, zulme “kader”, haksızlığa “sabır”
denildiği anda; insanın acısı kutsallaştırılır ama acıyı doğuran düzen
sorgulanmaz. Bu, insanı hayatta tutmaz; insanı hayata razı olmaya zorlar. Razı
olan insan, itiraz etmez. İtiraz etmeyen insan, zamanla kendini değersiz görür.
Değersizleşen insan ise kolay harcanır. İşte din cambazlığı tam burada devreye
girer: İnsan ölür ama öldürüldüğünü bile fark etmez; çünkü öldüğü şeyin adı
“imtihan”dır. Bu noktada din, insanı koruyan bir değer olmaktan çıkar, insanın
yok oluşunu meşrulaştıran bir perdeye dönüşür.
Mezhep, kimlik ve aidiyetler üzerinden yürütülen
cambazlık ise insanı doğrudan hedef alır. Çünkü burada artık insan değil,
etiket konuşur. “Sen bizdensin”, “o onlardan”, “biz doğruyuz”, “onlar yanlış”.
Bu dil masum görünür ama sonuçları son derece yıkıcıdır. Çünkü insan, karşısındakini
insan olarak değil, tehlike olarak görmeye başladığında vicdan askıya alınır.
Bir süre sonra karşı tarafta ölen bir çocuk, bir kadın, bir yaşlı “insan”
olarak algılanmaz; “onlardan biri” olarak görülür. İşte insan tam da burada
ölür. Mezhep ve kimlik cambazlığı, toplumları parçalayarak yönetmenin en eski
ama en etkili yoludur. İnsanlar birbirini tanımadan düşman olur, acıya
yabancılaşır, ölüme alışır. Ve bu alışma hâli, insanlığın topluca kaybıdır.
Düşünce ve fikir alanında yapılan cambazlık ise
insanın aklını hedef alır. Düşünce, sorgulamak için vardır; ama
taraflaştırıldığında, militanlaştırıldığında, kutsallaştırıldığında artık
düşünce olmaktan çıkar, bir silaha dönüşür. Bu noktada doğru ya da yanlış
değil, “bizimkiler” ve “onlar” vardır. Akıl yerini öfkeye, tartışma yerini
linçe bırakır. Sosyal medyada, sokakta, akademide, gündelik hayatta insanlar
fikirleri yüzünden değil, ait oldukları kamp yüzünden yargılanır. Böyle bir
ortamda insan düşünemez; sadece savunur ya da saldırır. Savunma ve saldırı
arasında sıkışmış insan ise yavaş yavaş tükenir. Çünkü düşünemeyen insan,
kendisi olmaktan çıkar. Kendisi olmayan insan da artık kolayca yok edilebilir.
Siyaset cambazlığı ise insan hayatını doğrudan
bir pazarlık unsuru hâline getirir. İnsan, oy kadar değerlidir; rakam kadar görünürdür,
işine yaradığı sürece hatırlanır. Bir çocuk ölür, “üzücü” denir; bir işçi ölür,
“kaza” denir; bir genç intihar eder, “bireysel sorun” denir. Ama kimse şunu
sormaz: Bu ölümleri üreten düzen nedir? Çünkü soru sorulursa, hesap sorulması
gerekir. Hesap sorulursa, cambazlık bozulur. Bu yüzden siyaset, insanı korumak
yerine insanı yönetilebilir bir maliyet olarak görmeye başladığında; artık
toplum değil, büyük bir ihmal makinesi çalışıyor demektir. Bu makinede insanın
canı vardır ama kimsenin elini kana buladığı hissi yoktur.
Medya ve gündelik hayat üzerinden yürütülen
normalleştirme ise insanın ölümünü sessizleştirir. Şiddet tekrarlandıkça
sıradanlaşır, yoksulluk gösterildikçe kanıksanır, aile yıkımları ekrana
taşındıkça olağanlaşır. İnsan, her gün biraz daha az şaşırır, biraz daha az
üzülür, biraz daha az sorgular. İşte bu süreçte insan ölür ama cenazesi
kaldırılmaz. Çünkü ölüm artık “normal”dir. Normalleşmiş ölüm, toplum için en
tehlikeli hâlidir; çünkü artık kimse kurtarmaya çalışmaz.
Bütün bu cambazlıkların ortak noktası şudur:
İnsanı merkezin dışına iterler. Din kendi başına amaç olur, mezhep üstünlük
aracına dönüşür, fikir mutlaklaşır, siyaset insanın üstüne çıkar. İnsan ise
bütün bu büyük kavramların altında ezilir. En acısı da şudur: Bu ezilme çoğu
zaman alkışlanır. İnsan, kendi yok oluşuna seyirci olur. Çünkü ona sürekli şu
öğretilir: “Bu senin için”, “Bu senin iyiliğin”, “Bu düzen böyle”.
Ama düzen böyle değildir; düzen böyle kurulur.
Ve sonuçta şu Feryat kalır elimizde: “İnsan öldü,
İNSAN!”
Bu bir abartı değil, bir teşhistir. Bir toplumda
insanın değeri; kimliğine, inancına, fikrine, oyuna, işlevine göre
belirleniyorsa; orada insan çoktan ölmüştür. Geriye yürüyen bedenler, konuşan
ağızlar, çalışan eller kalmıştır. Ama insan yoktur. İnsan, ancak yeniden
merkeze alındığında; kutsalların üstünde değil, kutsallar insan için olduğunda
geri döner. Aksi hâlde cambazlık devam eder, sahne değişir, roller değişir ama
kaybeden hep aynı kalır: İnsan.
Erol Kekeç/14.01.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder