9 Ocak 2026 Cuma

Algı körlüğü, gençlik, inanç ve zaman

2020 yılında dile getirilen “Gençler dinden uzaklaşıyor” yakınması, aradan geçen altı yıla rağmen hâlâ aynı yüzeysellikle, aynı kolaycılıkla ve aynı sorgulanmamış kabullerle tekrar ediliyor. Oysa 2026’ya geldiğimiz bugünlerde artık bu cümlenin kendisi, dile getirdiği iddiadan çok daha fazla şey anlatıyor: Bir algı körlüğünü, bir zihinsel tembelliği, bir tarih ve insan okuma yetersizliğini… Bu yazı, tam da bu noktadan konuşmak için yazılmıştır. Savunma yapmak için değil, suçlamak için değil; anlamak, yüzleşmek ve hakikati yerli yerine koymak için.

“Gençler dinden uzaklaşıyor” diyenlerin neredeyse tamamı, bu iddiayı herhangi bir deney, gözlem, karşılaştırma ya da kontrol grubu olmaksızın dile getiriyor. Ne sosyolojik bir saha çalışması ne psikolojik bir çözümleme ne de tarihsel bir süreklilik okuması vardır ortada. Sadece duyumlar, kişisel kanaatler ve dar çevre gözlemleri vardır. Daha da önemlisi, bu iddiayı dile getirenlerin büyük bir kısmı, kendi oluşturdukları sosyal, kültürel ve zihinsel gettoların artık bir çekim merkezi olmadığını kabul etmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır. Çünkü bu kabul, yalnızca gençliği değil, kendilerini de sorgulamak zorunda bırakacaktır.

Her dönemin bir algısı, bir dili ve bir anlama biçimi vardır. Bu, insanlık tarihinin en temel gerçeklerinden biridir. Antik çağın insanı evreni mitlerle anlamlandırırken, ortaçağ insanı kutsal metinler üzerinden bir kozmos kurdu. Modern çağ aklı ve bilimi merkeze aldı; dijital çağ ise hız, akış ve çoklu kimlikler üzerine inşa edildi. Buna rağmen, geçmiş dönemlere ait yaşam biçimlerini, değer kodlarını ve ilişki formlarını bugünün gençliğine mutlak referans olarak sunmak, sadece gerçeklikten kopukluk değil; aynı zamanda ahlaki bir sorun, hatta bir zulüm biçimidir. Çünkü bu, bir varlığın kendi zamanını inkâr ederek başka hayatların içine zorla yerleştirilmesini istemektir.

Bugünün gençliği, bizim geçmişte yaşadıklarımızın birebir devamı değildir. Onlar, bizim gençliğimizin güncellenmiş versiyonları da değildir. Onlar, bambaşka bir tarihsel bağlamda, bambaşka bir hızda, bambaşka risklerle ve bambaşka imkânlarla var olmaya çalışan ayrı bir kuşaktır. Bunu kabul etmeyen her yaklaşım, daha baştan yanlış bir yerden konuşmaya mahkûmdur.

Gençlik, bir toplumun hasat mevsiminin son başağı değildir. Tam tersine, yeni ekilecek tohumların kendisidir. Kurumuş, afara haline gelmiş başakların; henüz filizlenen, toprağı yarıp güneşe yönelen yeni bitkilerden daha değerli olduğunu savunmak ne kadar akıl dışıysa, gençliği geçmişin mutlak ölçüleriyle yargılamak da o kadar anlamsızdır. Zaman, kimseye borçlu değildir. Hayat, kendini sürekli yeniden üretir. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Bu noktada asıl soru şudur: Gençler gerçekten dinden mi uzaklaşıyor, yoksa biz dini; gençliğin anlayabileceği, yaşayabileceği ve anlamlandırabileceği bir dilde sunma becerisini mi kaybettik? Bu soruyu sormaktan özellikle kaçınılıyor. Çünkü bu soru, sorumluluğu gençliğin omuzlarından alıp yetişkinlerin, kurumların ve geleneksel yapıların üzerine yüklüyor.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, gençlerin dinden değil; ikiyüzlülükten, tutarsızlıktan ve temsil krizinden uzaklaştığı açıkça görülmektedir. 2020 sonrası dünyada gençler, tarihte hiçbir kuşağın maruz kalmadığı kadar yoğun bir bilgi bombardımanına maruz kalmıştır. Sosyal medya, dijital platformlar ve küresel iletişim ağları sayesinde, söylenenle yapılan arasındaki fark hiç olmadığı kadar görünür hale gelmiştir. Ahlaktan söz edip adaletsizliği normalleştirenleri, merhameti yücelttiğini iddia edip güç karşısında susanları, kutsalı savunduğunu söyleyip haksızlıktan beslenenleri gençler artık çok net görebilmektedir.

Psikolojik düzlemde ise gençliğin temel meselesi inkâr değil; anlam arayışıdır. Bugünün genci, kendisine hazır cevaplar sunulmasını değil, sorularına dürüst yanıtlar verilmesini istemektedir. Sorguladığı için suçlanan, şüphe duyduğu için etiketlenen, anlamaya çalıştığı için dışlanan bir gençliğin, sunulan kalıplara mesafe koyması son derece doğaldır. Bu mesafe, çoğu zaman inançsızlık değil; sahicilik arayışıdır.

Siyasi bağlamda mesele daha da netleşmektedir. İnancın, ideolojik bir aparat haline getirildiği; kutsal kavramların gündelik siyasetin malzemesi yapıldığı her toplumda gençler, doğal bir refleksle geri çekilir. Çünkü gençlik, samimiyetsizliği sezme konusunda en hassas dönemdir. İnancın, adalet üretmek yerine iktidar tahkim etmek için kullanıldığı bir düzende, gençlerin mesafe koyması bir sapma değil; bir bilinç belirtisidir.

Kültürel olarak bakıldığında ise geçmişin sembollerinin bugüne taşınmasında ciddi bir kopukluk yaşanmaktadır. Ritüeller, anlamlarından koparılarak sadece tekrar edilen alışkanlıklara dönüştüğünde, gençlik bu boşluğu fark eder. İçeriği boşaltılmış formlar, ne kadar kutsal etiketler taşısa da gençler için ikna edici olmaktan çıkar. Çünkü gençlik, şekilden çok anlamla temas etmek ister.

Tarihsel perspektif bize şunu açıkça gösterir: Hiçbir kuşak, bir öncekinin birebir kopyası olmamıştır. Hiçbir inanç geleneği, kendini yenilemeden, dilini güncellemeden ve temsil biçimini sorgulamadan varlığını sürdürememiştir. Bugün yaşanan kriz, bir inanç krizi değil; bir temsil krizidir. Ve bu kriz, gençlerin değil; temsil iddiasında olanların krizidir.

Reel hayata baktığımızda ise gençlerin dinden uzaklaştığı iddiasını boşa düşüren sayısız örnekle karşılaşırız. Gençler, adalet arayışında, dayanışma pratiklerinde, vicdani reflekslerde ve küresel insani meselelere karşı duyarlılıkta önceki kuşaklardan geri değildir. Aksine, çoğu zaman daha evrensel, daha kapsayıcı ve daha etik bir duruş sergilemektedirler. Bu değerlerin büyük kısmı, inancın özünde yer alan ilkelerle birebir örtüşmektedir. Ancak bu örtüşme, kurumsal dille değil; yaşamsal pratiklerle kurulmaktadır.

Sorun tam da buradadır: İnanç, yaşamdan koparıldığında; hayatın içine değmeyen bir söyleme dönüştürüldüğünde gençlik bunu reddeder. Çünkü gençlik, soyut vaatlerden değil; somut karşılıklardan beslenir. Söylenenle yaşanan arasındaki makas açıldıkça, mesafe de büyür.

Kendi donanımlarımızı bugüne özgü yazılımlarla yeniden donatmak zorundayız. Eğer bizim zihinsel formatımız, bugünün dünyasını ve gençliğini anlamaya uygun değilse; suçu gençliğin yazılımlarına atmak, sadece bir kaçış refleksidir. Eski sistemlerle yeni dünyayı yönetmeye çalışmak nasıl teknik bir arızaysa, eski algılarla yeni kuşakları anlamaya çalışmak da zihinsel bir arızadır.

Gençlik suçlu değildir. Suç, anlam üretmeyen dillerde; temsil edemeyen yapılarda, sorgulamayı bastıran otoritelerde ve değişimi tehdit olarak gören zihniyetlerdedir. Gençler dinden uzaklaşmıyor; din adına sunulan tutarsızlıklardan, çelişkilerden ve adaletsizliklerden uzaklaşıyor.

Eğer gerçekten bir yüzleşme isteniyorsa, sorulması gereken soru şudur: Biz, gençlerin inanabileceği bir adalet, güvenebileceği bir ahlak ve sığınabileceği bir samimiyet üretebildik mi? Bu soruya dürüstçe cevap verilmeden, hiçbir yakınma anlamlı değildir.

2026’nın dünyasında artık şunu kabul etmek zorundayız: Gençlik değişmedi; dünya değişti. Ve değişen dünyayı anlamaya niyeti olmayan her yapı, kendi yalnızlığını gençliğe fatura etmeye mahkûmdur. Buradaki haykırışım bu faturaya itirazdır.

Erol Kekeç/07.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...