2020 yılında dile getirilen
“Gençler dinden uzaklaşıyor” yakınması, aradan geçen altı yıla rağmen hâlâ aynı
yüzeysellikle, aynı kolaycılıkla ve aynı sorgulanmamış kabullerle tekrar
ediliyor. Oysa 2026’ya geldiğimiz bugünlerde artık bu cümlenin kendisi, dile
getirdiği iddiadan çok daha fazla şey anlatıyor: Bir algı körlüğünü, bir
zihinsel tembelliği, bir tarih ve insan okuma yetersizliğini… Bu yazı, tam da
bu noktadan konuşmak için yazılmıştır. Savunma yapmak için değil, suçlamak için
değil; anlamak, yüzleşmek ve hakikati yerli yerine koymak için.
“Gençler dinden uzaklaşıyor”
diyenlerin neredeyse tamamı, bu iddiayı herhangi bir deney, gözlem,
karşılaştırma ya da kontrol grubu olmaksızın dile getiriyor. Ne sosyolojik bir
saha çalışması ne psikolojik bir çözümleme ne de tarihsel bir süreklilik
okuması vardır ortada. Sadece duyumlar, kişisel kanaatler ve dar çevre
gözlemleri vardır. Daha da önemlisi, bu iddiayı dile getirenlerin büyük bir
kısmı, kendi oluşturdukları sosyal, kültürel ve zihinsel gettoların artık bir
çekim merkezi olmadığını kabul etmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır. Çünkü bu
kabul, yalnızca gençliği değil, kendilerini de sorgulamak zorunda bırakacaktır.
Her dönemin bir algısı, bir
dili ve bir anlama biçimi vardır. Bu, insanlık tarihinin en temel
gerçeklerinden biridir. Antik çağın insanı evreni mitlerle anlamlandırırken,
ortaçağ insanı kutsal metinler üzerinden bir kozmos kurdu. Modern çağ aklı ve
bilimi merkeze aldı; dijital çağ ise hız, akış ve çoklu kimlikler üzerine inşa
edildi. Buna rağmen, geçmiş dönemlere ait yaşam biçimlerini, değer kodlarını ve
ilişki formlarını bugünün gençliğine mutlak referans olarak sunmak, sadece
gerçeklikten kopukluk değil; aynı zamanda ahlaki bir sorun, hatta bir zulüm
biçimidir. Çünkü bu, bir varlığın kendi zamanını inkâr ederek başka hayatların
içine zorla yerleştirilmesini istemektir.
Bugünün gençliği, bizim
geçmişte yaşadıklarımızın birebir devamı değildir. Onlar, bizim gençliğimizin
güncellenmiş versiyonları da değildir. Onlar, bambaşka bir tarihsel bağlamda,
bambaşka bir hızda, bambaşka risklerle ve bambaşka imkânlarla var olmaya
çalışan ayrı bir kuşaktır. Bunu kabul etmeyen her yaklaşım, daha baştan yanlış
bir yerden konuşmaya mahkûmdur.
Gençlik, bir toplumun hasat
mevsiminin son başağı değildir. Tam tersine, yeni ekilecek tohumların
kendisidir. Kurumuş, afara haline gelmiş başakların; henüz filizlenen, toprağı
yarıp güneşe yönelen yeni bitkilerden daha değerli olduğunu savunmak ne kadar
akıl dışıysa, gençliği geçmişin mutlak ölçüleriyle yargılamak da o kadar
anlamsızdır. Zaman, kimseye borçlu değildir. Hayat, kendini sürekli yeniden
üretir. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.
Bu noktada asıl soru şudur:
Gençler gerçekten dinden mi uzaklaşıyor, yoksa biz dini; gençliğin
anlayabileceği, yaşayabileceği ve anlamlandırabileceği bir dilde sunma
becerisini mi kaybettik? Bu soruyu sormaktan özellikle kaçınılıyor. Çünkü bu
soru, sorumluluğu gençliğin omuzlarından alıp yetişkinlerin, kurumların ve
geleneksel yapıların üzerine yüklüyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında,
gençlerin dinden değil; ikiyüzlülükten, tutarsızlıktan ve temsil krizinden
uzaklaştığı açıkça görülmektedir. 2020 sonrası dünyada gençler, tarihte hiçbir
kuşağın maruz kalmadığı kadar yoğun bir bilgi bombardımanına maruz kalmıştır.
Sosyal medya, dijital platformlar ve küresel iletişim ağları sayesinde,
söylenenle yapılan arasındaki fark hiç olmadığı kadar görünür hale gelmiştir.
Ahlaktan söz edip adaletsizliği normalleştirenleri, merhameti yücelttiğini
iddia edip güç karşısında susanları, kutsalı savunduğunu söyleyip haksızlıktan
beslenenleri gençler artık çok net görebilmektedir.
Psikolojik düzlemde ise
gençliğin temel meselesi inkâr değil; anlam arayışıdır. Bugünün genci,
kendisine hazır cevaplar sunulmasını değil, sorularına dürüst yanıtlar verilmesini
istemektedir. Sorguladığı için suçlanan, şüphe duyduğu için etiketlenen,
anlamaya çalıştığı için dışlanan bir gençliğin, sunulan kalıplara mesafe
koyması son derece doğaldır. Bu mesafe, çoğu zaman inançsızlık değil; sahicilik
arayışıdır.
Siyasi bağlamda mesele daha
da netleşmektedir. İnancın, ideolojik bir aparat haline getirildiği; kutsal
kavramların gündelik siyasetin malzemesi yapıldığı her toplumda gençler, doğal
bir refleksle geri çekilir. Çünkü gençlik, samimiyetsizliği sezme konusunda en
hassas dönemdir. İnancın, adalet üretmek yerine iktidar tahkim etmek için
kullanıldığı bir düzende, gençlerin mesafe koyması bir sapma değil; bir bilinç
belirtisidir.
Kültürel olarak bakıldığında
ise geçmişin sembollerinin bugüne taşınmasında ciddi bir kopukluk
yaşanmaktadır. Ritüeller, anlamlarından koparılarak sadece tekrar edilen
alışkanlıklara dönüştüğünde, gençlik bu boşluğu fark eder. İçeriği boşaltılmış
formlar, ne kadar kutsal etiketler taşısa da gençler için ikna edici olmaktan
çıkar. Çünkü gençlik, şekilden çok anlamla temas etmek ister.
Tarihsel perspektif bize
şunu açıkça gösterir: Hiçbir kuşak, bir öncekinin birebir kopyası olmamıştır.
Hiçbir inanç geleneği, kendini yenilemeden, dilini güncellemeden ve temsil
biçimini sorgulamadan varlığını sürdürememiştir. Bugün yaşanan kriz, bir inanç
krizi değil; bir temsil krizidir. Ve bu kriz, gençlerin değil; temsil
iddiasında olanların krizidir.
Reel hayata baktığımızda ise
gençlerin dinden uzaklaştığı iddiasını boşa düşüren sayısız örnekle
karşılaşırız. Gençler, adalet arayışında, dayanışma pratiklerinde, vicdani
reflekslerde ve küresel insani meselelere karşı duyarlılıkta önceki kuşaklardan
geri değildir. Aksine, çoğu zaman daha evrensel, daha kapsayıcı ve daha etik
bir duruş sergilemektedirler. Bu değerlerin büyük kısmı, inancın özünde yer
alan ilkelerle birebir örtüşmektedir. Ancak bu örtüşme, kurumsal dille değil;
yaşamsal pratiklerle kurulmaktadır.
Sorun tam da buradadır:
İnanç, yaşamdan koparıldığında; hayatın içine değmeyen bir söyleme dönüştürüldüğünde
gençlik bunu reddeder. Çünkü gençlik, soyut vaatlerden değil; somut
karşılıklardan beslenir. Söylenenle yaşanan arasındaki makas açıldıkça, mesafe
de büyür.
Kendi donanımlarımızı bugüne
özgü yazılımlarla yeniden donatmak zorundayız. Eğer bizim zihinsel formatımız,
bugünün dünyasını ve gençliğini anlamaya uygun değilse; suçu gençliğin
yazılımlarına atmak, sadece bir kaçış refleksidir. Eski sistemlerle yeni
dünyayı yönetmeye çalışmak nasıl teknik bir arızaysa, eski algılarla yeni
kuşakları anlamaya çalışmak da zihinsel bir arızadır.
Gençlik suçlu değildir. Suç,
anlam üretmeyen dillerde; temsil edemeyen yapılarda, sorgulamayı bastıran
otoritelerde ve değişimi tehdit olarak gören zihniyetlerdedir. Gençler dinden
uzaklaşmıyor; din adına sunulan tutarsızlıklardan, çelişkilerden ve
adaletsizliklerden uzaklaşıyor.
Eğer gerçekten bir yüzleşme
isteniyorsa, sorulması gereken soru şudur: Biz, gençlerin inanabileceği bir
adalet, güvenebileceği bir ahlak ve sığınabileceği bir samimiyet üretebildik
mi? Bu soruya dürüstçe cevap verilmeden, hiçbir yakınma anlamlı değildir.
2026’nın dünyasında artık
şunu kabul etmek zorundayız: Gençlik değişmedi; dünya değişti. Ve değişen
dünyayı anlamaya niyeti olmayan her yapı, kendi yalnızlığını gençliğe fatura
etmeye mahkûmdur. Buradaki haykırışım bu faturaya itirazdır.
Erol
Kekeç/07.01.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder