Bir adam rüyasında şeytanla karşılaşır; şeytan
ona sürülmüş bir tarlada bir altın küpü olduğunu söyler. Adam şaşırır, “Gündüz
vakti bu sürülmüş yerde ben altını nasıl bulacağım?” diye sorar. Şeytan hiç
tereddüt etmeden, altının yerini işaret etmek için küpün üstüne büyük abdestini
yaptığını, sabah gelip orayı kazarsa altını alıp gidebileceğini anlatır. Adam
rüyanın heyecanıyla düşünmeden kalkar, gece vakti gidip sürülmüş tarlaya
pisliğini yapar; ama sabah uyandığında altın yoktur, şeytan yoktur, ortada yalnızca
üstü başı pisliğe bulanmış bir adam kalmıştır ve “Vay şeytan oğlu şeytan, yine
yaptın yapacağını” demekten başka elinden bir şey gelmez. İşte ABD
emperyalizminin müttefiklerine sunduğu vaatler de tam olarak böyledir; altın
diye sunulan her söz, baştan kirletilmiş bir tuzaktır ve sabah olduğunda geriye
kalan tek şey, kandırılmışlık ve utançtır.
ABD hiçbir zaman bir ülkeye, bir topluma ya da
bir bölgeye açıkça “Seni kullanacağım, seni yıpratacağım, seni borçlandıracağım
ve sonra çekip gideceğim” demez. Her zaman altın vaadiyle gelir; demokrasi,
güvenlik, istikrar, kalkınma, özgürlük gibi kavramları parlatır ve bunları
neredeyse kutsal hedefler gibi sunar. Ancak bu kavramların altı kazıldığında,
tıpkı rüyadaki küp gibi, insan onurunu aşağılayan bir kir ortaya çıkar. Çünkü
bu vaatlerin gerçekleşmesi hiçbir zaman müttefikin lehine olmaz; gerçekleşen
tek şey, ABD’nin kendi çıkarlarının tahkim edilmesidir. Rüyadaki adam sabaha
karşı heyecanla uyanıp tarlaya koştuğunda, artık rüya ile gerçek arasındaki
sınırı kaybetmiştir. Bugün birçok ülke de aynen böyledir; ABD ile kurduğu
ilişkiyi bir stratejik ortaklık değil, bir kurtuluş yolu olarak görür ve o
heyecanla, düşünmeden, sorgulamadan, bedelin kime ödetileceğini hesaplamadan
harekete geçer.
Sabah olduğunda yaşanan manzara ise değişmez.
Altın yoktur, şeytan ortada yoktur, vaatler buharlaşmıştır; geriye sadece
utanç, kirlilik ve ağır bir fark ediş kalır. Rüyadaki adamın üstü başı pislik
içindedir ve söylediği “Vay şeytan oğlu şeytan, yine yaptın yapacağını” sözü,
aslında gecikmiş bir idraktir. Çünkü şeytan en başından beri aynı şeytandır;
değişen sadece insanın ona yüklediği beklentilerdir. ABD ile müttefiklik
yaşayan ülkelerin büyük çoğunluğu da tam olarak bu sabaha uyanmıştır. Irak, Afganistan,
Libya, Suriye, Afrika’nın parçalanmış devletleri ve Doğu Avrupa’da süregelen
gerilim hatları incelendiğinde görülen tablo aynıdır: umutla başlanan süreçler,
yıkımla sonuçlanmış; vaat edilen refahın yerini borç, vaat edilen güvenliğin
yerini kalıcı istikrarsızlık almıştır. Bu ülkeler ne tam bağımsız kalabilmiş ne
kendi iç barışlarını kurabilmiş ne de uzun vadeli bir gelecek inşa
edebilmiştir.
Şeytan benzetmesi burada bir hakaret değil, bir
işleyiş tanımıdır. Şeytan doğrudan saldırmaz; önce ikna eder, önce haklı
görünür, önce senin ihtiyaçlarını senin dilinle anlatır. ABD’nin küresel
siyaseti de böyledir. Gittiği her coğrafyada bir tehdit tanımı yapar, sonra o
tehdide karşı tek çözümün kendisi olduğunu söyler ve sonunda “müttefiklik” adı
altında o ülkeyi kendine bağlar. Ancak bu bağ eşitler arası bir ilişki
değildir; bu, bir tarafın karar verici, diğer tarafın uygulayıcı olduğu bir
vekâlet düzenidir. Müttefik denilen ülkeler, çoğu zaman ABD’nin kendi askerini,
kendi ekonomisini ve kendi toplumsal dokusunu riske atmadan yürüttüğü
politikaların taşıyıcısı haline gelir. Altın küpü ABD alır; kazma kürek ise
müttefiklerin elindedir.
Bölgesel analiz yapılacaksa, romantik söylemlerle
değil, soğuk bir çıkar hesabıyla yapılmalıdır. Hangi süreçten kim kazandı sorusu
sorulmadan yapılan her değerlendirme eksik ve yanıltıcıdır. Ortadoğu’ya
bakıldığında kazananın halklar olmadığı açıktır; kazanan silah sanayii, enerji
şirketleri ve jeopolitik üstünlük kuran güçlerdir. Doğu Avrupa’da yaşanan
gerilimlerde kazanan, genişleyen askeri bloklar ve enerji pazarlarını yeniden
şekillendiren aktörlerdir. Afrika’da kazanan, yeraltı kaynaklarını ucuza elde
eden çok uluslu şirketlerdir. Kaybeden ise her yerde aynıdır: gençler,
emekçiler, siviller ve geleceğin kendisi. Şeytanın altını hiçbir zaman
halkların cebine girmez; o altın hep merkezde toplanır.
Rüyadaki adamın asıl hatası, şeytanı tanımaması
değil; onu tanımasına rağmen “Bu sefer farklı olabilir” diye düşünmesidir.
İnsanlık tarihi, özellikle de modern siyasi tarih, bu cümlenin bedelleriyle
doludur. ABD’nin kendisine biçtiği rol değişmez; sadece kullandığı dil, seçtiği
aktörler ve kurduğu sahne değişir. Bugün hâlâ “stratejik öneme sahibiz”, “bizi
yarı yolda bırakmaz”, “bizimle çıkarları örtüşüyor” diyen her aktör, rüyadaki adamın
uyanık halidir. Oysa şeytanla yapılan hiçbir anlaşma, insanı temiz bir geleceğe
taşımaz; sadece gecikmiş bir pişmanlığa sürükler.
Bu nedenle rüyalardaki altınlara kapılmamak
gerekir. Gerçek kurtuluş, büyük güçlerin vaatlerinde değil; akılda, hafızada ve
bağımsız duruşta gizlidir. Altın vaatleri insanı zengin etmez; sadece üstünü
başını kirletir. ABD ve benzeri güçlerin müttefiklik teklifleri, kısa vadeli
kazanımlar sunsa bile, uzun vadede toplumsal çürüme, siyasi bağımlılık ve
ahlaki erozyon üretir. Şeytan altını gösterir, küpü saklar, pisliği sana
kazdırır ve sabah olduğunda ortadan kaybolur. Bu yüzden dikkat etmek gerekir;
çünkü bu çağda en tehlikeli şey, parlayan vaatlerdir. Ve bilinmelidir ki, altın
vaadiyle gelen her müttefiklik, şeytanın vaadidir.
Erol Kekeç/27.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder