27 Ocak 2026 Salı

Şeytanla Yatağa Giren B..ka batarak kalkar

Bir adam rüyasında şeytanla karşılaşır; şeytan ona sürülmüş bir tarlada bir altın küpü olduğunu söyler. Adam şaşırır, “Gündüz vakti bu sürülmüş yerde ben altını nasıl bulacağım?” diye sorar. Şeytan hiç tereddüt etmeden, altının yerini işaret etmek için küpün üstüne büyük abdestini yaptığını, sabah gelip orayı kazarsa altını alıp gidebileceğini anlatır. Adam rüyanın heyecanıyla düşünmeden kalkar, gece vakti gidip sürülmüş tarlaya pisliğini yapar; ama sabah uyandığında altın yoktur, şeytan yoktur, ortada yalnızca üstü başı pisliğe bulanmış bir adam kalmıştır ve “Vay şeytan oğlu şeytan, yine yaptın yapacağını” demekten başka elinden bir şey gelmez. İşte ABD emperyalizminin müttefiklerine sunduğu vaatler de tam olarak böyledir; altın diye sunulan her söz, baştan kirletilmiş bir tuzaktır ve sabah olduğunda geriye kalan tek şey, kandırılmışlık ve utançtır.

ABD hiçbir zaman bir ülkeye, bir topluma ya da bir bölgeye açıkça “Seni kullanacağım, seni yıpratacağım, seni borçlandıracağım ve sonra çekip gideceğim” demez. Her zaman altın vaadiyle gelir; demokrasi, güvenlik, istikrar, kalkınma, özgürlük gibi kavramları parlatır ve bunları neredeyse kutsal hedefler gibi sunar. Ancak bu kavramların altı kazıldığında, tıpkı rüyadaki küp gibi, insan onurunu aşağılayan bir kir ortaya çıkar. Çünkü bu vaatlerin gerçekleşmesi hiçbir zaman müttefikin lehine olmaz; gerçekleşen tek şey, ABD’nin kendi çıkarlarının tahkim edilmesidir. Rüyadaki adam sabaha karşı heyecanla uyanıp tarlaya koştuğunda, artık rüya ile gerçek arasındaki sınırı kaybetmiştir. Bugün birçok ülke de aynen böyledir; ABD ile kurduğu ilişkiyi bir stratejik ortaklık değil, bir kurtuluş yolu olarak görür ve o heyecanla, düşünmeden, sorgulamadan, bedelin kime ödetileceğini hesaplamadan harekete geçer.

Sabah olduğunda yaşanan manzara ise değişmez. Altın yoktur, şeytan ortada yoktur, vaatler buharlaşmıştır; geriye sadece utanç, kirlilik ve ağır bir fark ediş kalır. Rüyadaki adamın üstü başı pislik içindedir ve söylediği “Vay şeytan oğlu şeytan, yine yaptın yapacağını” sözü, aslında gecikmiş bir idraktir. Çünkü şeytan en başından beri aynı şeytandır; değişen sadece insanın ona yüklediği beklentilerdir. ABD ile müttefiklik yaşayan ülkelerin büyük çoğunluğu da tam olarak bu sabaha uyanmıştır. Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Afrika’nın parçalanmış devletleri ve Doğu Avrupa’da süregelen gerilim hatları incelendiğinde görülen tablo aynıdır: umutla başlanan süreçler, yıkımla sonuçlanmış; vaat edilen refahın yerini borç, vaat edilen güvenliğin yerini kalıcı istikrarsızlık almıştır. Bu ülkeler ne tam bağımsız kalabilmiş ne kendi iç barışlarını kurabilmiş ne de uzun vadeli bir gelecek inşa edebilmiştir.

Şeytan benzetmesi burada bir hakaret değil, bir işleyiş tanımıdır. Şeytan doğrudan saldırmaz; önce ikna eder, önce haklı görünür, önce senin ihtiyaçlarını senin dilinle anlatır. ABD’nin küresel siyaseti de böyledir. Gittiği her coğrafyada bir tehdit tanımı yapar, sonra o tehdide karşı tek çözümün kendisi olduğunu söyler ve sonunda “müttefiklik” adı altında o ülkeyi kendine bağlar. Ancak bu bağ eşitler arası bir ilişki değildir; bu, bir tarafın karar verici, diğer tarafın uygulayıcı olduğu bir vekâlet düzenidir. Müttefik denilen ülkeler, çoğu zaman ABD’nin kendi askerini, kendi ekonomisini ve kendi toplumsal dokusunu riske atmadan yürüttüğü politikaların taşıyıcısı haline gelir. Altın küpü ABD alır; kazma kürek ise müttefiklerin elindedir.

Bölgesel analiz yapılacaksa, romantik söylemlerle değil, soğuk bir çıkar hesabıyla yapılmalıdır. Hangi süreçten kim kazandı sorusu sorulmadan yapılan her değerlendirme eksik ve yanıltıcıdır. Ortadoğu’ya bakıldığında kazananın halklar olmadığı açıktır; kazanan silah sanayii, enerji şirketleri ve jeopolitik üstünlük kuran güçlerdir. Doğu Avrupa’da yaşanan gerilimlerde kazanan, genişleyen askeri bloklar ve enerji pazarlarını yeniden şekillendiren aktörlerdir. Afrika’da kazanan, yeraltı kaynaklarını ucuza elde eden çok uluslu şirketlerdir. Kaybeden ise her yerde aynıdır: gençler, emekçiler, siviller ve geleceğin kendisi. Şeytanın altını hiçbir zaman halkların cebine girmez; o altın hep merkezde toplanır.

Rüyadaki adamın asıl hatası, şeytanı tanımaması değil; onu tanımasına rağmen “Bu sefer farklı olabilir” diye düşünmesidir. İnsanlık tarihi, özellikle de modern siyasi tarih, bu cümlenin bedelleriyle doludur. ABD’nin kendisine biçtiği rol değişmez; sadece kullandığı dil, seçtiği aktörler ve kurduğu sahne değişir. Bugün hâlâ “stratejik öneme sahibiz”, “bizi yarı yolda bırakmaz”, “bizimle çıkarları örtüşüyor” diyen her aktör, rüyadaki adamın uyanık halidir. Oysa şeytanla yapılan hiçbir anlaşma, insanı temiz bir geleceğe taşımaz; sadece gecikmiş bir pişmanlığa sürükler.

Bu nedenle rüyalardaki altınlara kapılmamak gerekir. Gerçek kurtuluş, büyük güçlerin vaatlerinde değil; akılda, hafızada ve bağımsız duruşta gizlidir. Altın vaatleri insanı zengin etmez; sadece üstünü başını kirletir. ABD ve benzeri güçlerin müttefiklik teklifleri, kısa vadeli kazanımlar sunsa bile, uzun vadede toplumsal çürüme, siyasi bağımlılık ve ahlaki erozyon üretir. Şeytan altını gösterir, küpü saklar, pisliği sana kazdırır ve sabah olduğunda ortadan kaybolur. Bu yüzden dikkat etmek gerekir; çünkü bu çağda en tehlikeli şey, parlayan vaatlerdir. Ve bilinmelidir ki, altın vaadiyle gelen her müttefiklik, şeytanın vaadidir.

Erol Kekeç/27.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...