3 Ocak 2026 Cumartesi

Dinin Çekilişi ve Vicdanın Yer değiştirmesi

 

Son yıllarda, kendisini Müslüman olarak tanımlayan ülkelerde yetişen yeni nesil gençlerin dinden uzaklaşması artık münferit bir durum olmaktan çıkmış, kitlesel ve derin bir kırılmaya dönüşmüştür. Bu uzaklaşma ne basit bir moda ne de yalnızca modern dünyanın etkisiyle açıklanabilecek yüzeysel bir savrulmadır. Bu, uzun süredir biriken ahlaki çelişkilerin, temsil krizlerinin ve vicdan yarılmalarının doğal sonucudur. Gençler, dine sırtını dönerken aslında Allah’a değil; Allah adına konuşan ama Allah’ın adaletini, merhametini ve ahlakını hayatlarından silmiş yapılara sırtını dönmektedir.

Bugün gençlerin karşısına çıkan “din”, onları arındıran, onaran, yol gösteren bir hakikat olarak değil; baskılayan, susturan, sorgulamayı yasaklayan ve çifte standart üreten bir güç dili olarak çıkmaktadır. Din, ahlakın teminatı olmaktan çıkmış; ahlaksızlığın üstünü örten bir örtüye dönüştürülmüştür. Gücü elinde bulunduranların her türlü haksızlığı “kader”, her türlü zulmü “hikmet”, her türlü yalanı “maslahat” diyerek meşrulaştırdığı bir düzende; gençlerin dine mesafe koyması bir başkaldırı değil, bir savunma refleksidir.

Önceki kuşakların önemli bir bölümü, dini hayatın merkezine koymak yerine, hayatın günahlarını saklamak için kullanmıştır. Dindarlık, sorumluluk almak değil; dokunulmazlık kazanmak anlamına gelmiştir. Hesap vermesi gerekenler, dini dilin arkasına saklanmış; eleştirilemez hale gelmiştir. Bu durum, dini bir hakikat olmaktan çıkarıp siyasal, ekonomik ve sosyal bir imtiyaz aracına dönüştürmüştür. Böyle bir ortamda yetişen gençler için din, artık adaletin değil; çelişkinin adıdır.

Gençler şunu çok net görmektedir: Aynı ağızdan hem ayet okunmakta hem de kul hakkı çiğnenmektedir. Aynı insanlar hem namazdan bahsetmekte hem de adaletsizliği sistematik hale getirmektedir. Aynı yapı hem ahlaktan söz etmekte hem de liyakatsizliği, kayırmacılığı ve zulmü olağanlaştırmaktadır. Bu tablo karşısında gençlerin zihninde tek bir soru yankılanmaktadır:
“Eğer din buysa, ben bu dinden uzağım.”

Bu cümle, inkâr değil; itirazdır. Bu cümle, Allah’a değil; Allah adına kurulan çarpık düzene yönelmiş bir vicdan tepkisidir.

Daha da acı olan şudur: Dini temsil ettiğini söyleyen yapılar, gençlerin sorularına cevap vermek yerine onları susturmayı tercih etmiştir. Sorgulayan genç “sapmış”, itiraz eden “iman zayıfı”, rahatsız eden “fitneci” ilan edilmiştir. Oysa Kur’an’ın ilk hitabı “Oku” iken, bu coğrafyalarda gençlere “Sus” denmiştir. Böylece din, hakikati arayan bir yol olmaktan çıkıp itaat talep eden bir mekanizma haline gelmiştir.

Tam bu noktada Maide Suresi’nde geçen ayet, bugünü anlamak için yalnızca bir referans değil; bir aynadır:

“Ey iman edenler! Sizden kim Allah’ın dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…”

Bu ayet, bir tehdit değil; ilahi bir yasayı bildirir. Din, bir topluma zimmetli değildir. İslam, bir coğrafyanın tapulu malı değildir. Bir toplum dini temsil etmeyi bıraktığında, Allah dinini temsil edecek başka kalpler, başka vicdanlar, başka topluluklar ortaya çıkarır. Çünkü Allah’ın dini, ahlakla yaşar; kimlikle değil.

Bugün yaşanan şey, dinin yok oluşu değil; yer değiştirmesidir. İslam, kendisini Müslüman olarak tanımlayan ama ahlaken çökmüş yapılardan çekilmekte; vicdanın hâlâ diri olduğu yerlere yönelmektedir. Bu yüzden İslam coğrafyasında gençler hızla dinden uzaklaşırken, İslam’ı hiç tanımamış toplumlarda insanlar İslam’a yönelmektedir. Bu, tarihsel bir ironiden ziyade ahlaki bir muhasebedir.

Batı’da, Asya’da, Afrika’da İslam’a yönelen insanların büyük bölümü, bunu siyasi söylemlerle ya da kimlik arayışlarıyla değil; ahlaki bir boşluğu doldurmak için yapmaktadır. Onları etkileyen şey, İslam’ın iktidar dili değil; adalet iddiasıdır. Gösterişi değil; sadeliği. Üstünlüğü değil; sorumluluğu. İşte bu yüzden din, onu yaşayanlardan değil; onu istismar edenlerden uzaklaşır.

Maide Suresi’ndeki ayet, Allah’ın getireceği toplumu tanımlarken soy, dil, coğrafya ya da mezhep saymaz. Sadece nitelik sayar:
Merhamet… Tevazu… İzzet… Cesaret… Sorumluluk… Korkusuzluk…

Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan toplumların önemli bir kısmı bu nitelikleri kaybetmiştir. Merhamet, yerini öfkeye; tevazu, yerini kibire; izzet, yerini zorbalığa bırakmıştır. Buna karşılık, İslam’ı tanımayan bazı toplumlarda adalet, şeffaflık, insan onuru ve vicdan daha görünür hale gelmiştir. Bu durum, Allah’ın dinini değil; insanların dini terk ettiğini göstermektedir.

Gençlerin dinden uzaklaşması bu bağlamda bir sapma değil; bir teşhistir. Gençler, sahte dindarlığı sezmiş, ikiyüzlülüğü fark etmiş ve buna mesafe koymuştur. Onların terk ettiği şey iman değil; riyadır. Onların reddettiği şey Allah değil; Allah adına kurulan adaletsiz düzendir.

Bu yüzden bugün yaşanan kriz, bir inanç krizi değil; temsil krizidir. Din, onu yanlış temsil edenlerin elinde yara almıştır. Ve her yara, sonunda ya iyileşir ya da enfekte olur. Bugün yaşanan, bir tasfiye sürecidir. Allah, dinini kirletenleri tasfiye eder; dini, vicdan sahibi olanlara emanet eder.

Bu sürecin sonu ne olacaktır? Bu bir ilahi yasa mıdır yoksa çürümüşlüğün ulaştığı son nokta mı? Bunu zaman gösterecektir. Ama şurası kesindir: Din, zulmün olduğu yerde barınmaz. Adaletin olmadığı yerde kök salmaz. Merhametin terk edildiği yerde yaşamaz.

İslam, sloganlarla değil; ahlakla yaşar.
İman, dilde değil; hayatta görünür.
Ve Allah, dini savunacak askerlere değil; dini yaşayacak insanlara ihtiyaç duyar.

Bugün uzaklaşan gençler, belki de dinin değil; dini kirleten düzenin sonunu hazırlamaktadır. Bu, bir kayıp değil; acı bir arınmadır.

Ve hâlâ geç değildir.
Din, yeniden vicdanla buluştuğu gün;
gençler de yeniden dine dönecektir.

Çünkü hakikat, er ya da geç kendine yakışan kalbi bulur.

Erol Kekeç/03.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...