Ülkemiz, fark edilmesi zor ama sonuçları ağır bir kültürel kırılmanın içinden geçiyor. Bu kırılma, yüksek sesle bağırarak değil; tam tersine, “makul”, “ölçülü”, “idare eder” cümlelerin arasına gizlenerek ilerliyor. Bugün neredeyse her konuşmanın başında yer alan bir ifade var:
“Doğruyu söylemek gerekirse…”
Bu cümle, masum bir giriş gibi sunulsa da, aslında derin bir
itiraf taşır. Çünkü “doğruyu söylemek gerekirse” demek, daha önce söylenenlerin
doğrulukla kurulu olmadığını ima eder. İnsan, zaten doğruyu söylüyorsa bu
cümleye neden ihtiyaç duyar? Doğru, ilan edilerek değil; duruşla, tutarlılıkla
ve bedel ödemeye hazır bir vicdanla söylenir.
Ama burada asıl mesele, yalanın varlığı değil. Yalan,
insanlık tarihi kadar eskidir ve her toplum yalanla sınanmıştır. Yalan,
yakalandığında mahcup olur; teşhir edildiğinde geri çekilir. Yalanın ömrü
kısadır. Çünkü yalan, gerçekle temas ettiğinde çöker. Asıl tehlike, doğrunun
bozulmasıdır.
Bir doğruyu anlatırken onun kolunu kanadını kırarsanız, onu
bir o yana bir bu yana çekerek asıl bağlamından koparırsanız, onu süsleyip
püsleyip gerçeğe benzeyen ama gerçeğin kendisi olmayan bir şeye
dönüştürürseniz, artık “yalan söylemiyorum” deme hakkınız teknik olarak
olabilir. Ama ahlaken ortada çok daha ağır bir suç vardır: Doğruyu sakatlamak.
Sakatlanan doğru, yürüyemez. Konuşur belki, görünür belki,
ama kendi başına ayakta duramaz. Ona bastonlar gerekir: gerekçeler, bahaneler,
istisnalar, “ama”lar, “şartlar”, “koşullar”. Ve zamanla o doğru, kendi
varlığıyla değil; onu taşıyanların çıkarlarıyla hareket eden bir nesneye
dönüşür. İşte bu noktada yalan bile masum kalır.
Çünkü yalan, kültür olamaz. Yalan, gelenek haline gelemez.
Nesilden nesle aktarılması zordur. Bir yerde mutlaka duvara çarpar. Ama
yamultulmuş doğru, tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü o hâlâ “doğru” etiketi
taşır. İnsanlar ona inanarak büyür, onu savunarak konum alır, onun adına
başkalarını yargılar. Ve böylece hakikat, celladını kendi içinden üretir.
Bugün içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur. Doğru, her
kavşakta biraz daha eğilerek yoluna devam ediyor. Her dönemeçte biraz daha
esnetiliyor. İlk başta “şartlar bunu gerektiriyor” deniyor, sonra “zamanı
değil”, ardından “daha büyük bir amaç için” gerekçesi ekleniyor. En sonunda ise
doğru, omurgasını tamamen kaybedip sürüngen bir varlığa dönüşüyor. Yerden yere
sürünerek hayatta kalmaya çalışan, şekilden şekle giren, ama asla doğrulamayan
bir şey…
Bu noktada kimse “ben yalan söylüyorum” demiyor. Herkes
kendince haklı. Herkes kendince iyi niyetli. Ama sonuç değişmiyor: Doğru, ayağa
kalkamaz hale geliyor. Ve bir toplumda doğru ayağa kalkamıyorsa, orada adalet
sadece bir dekor olur.
Bu süreç, belirli bir inançla, ideolojiyle ya da mezheple
sınırlı değil. Tam tersine, bunların hepsini aşan bir hastalık bu. Ana değişken
belli: güç ve imkânlara yakınlık. Güce yaklaşan, doğruyu kendine yaklaştırıyor.
İmkândan faydalanan, hakikati kendi menfaatine göre yeniden şekillendiriyor. Ve
bunu yaparken çoğu zaman samimi görünüyor; çünkü kendini de inandırmış oluyor.
İşte en tehlikeli nokta burasıdır: İnsan, kendi yalanına
inanabilir; ama kendi yamulttuğu doğrunun hâlâ doğru olduğuna inanması, onu
sorgulanamaz hale getirir. Bu yüzden bugün itiraz edenler “aşırı”, “radikal”,
“uyumsuz” ilan edilirken; doğruyu eğip bükenler “akıllı”, “dengeleyici”,
“gerçekçi” olarak sunuluyor.
Oysa gerçekçilik, hakikatten vazgeçmek değildir. Gerçekçilik,
hakikatin bedelini bilerek yaşamaktır. Ama biz, bedeli başkalarına ödetip
kazancı kendimize yazmanın adını “denge” koyduk. Ve bu denge, ahlaki bir denge
değil; çıkarların terazisidir.
Bu kültür büyüdükçe, doğrular küçülüyor. Doğru küçüldükçe,
vicdan daralıyor. Vicdan daraldıkça, zulüm sıradanlaşıyor. Zulüm
sıradanlaştıkça, insanlar artık haksızlığa uğradıklarını bile fark etmiyor.
Çünkü ölçü kaybolmuş oluyor. Herkes bir şeylere alışıyor: adaletsizliğe, çifte
standarda, sessizliğe.
Sessizlik de bu kültürün bir parçası. Ama bu sessizlik,
bilgelikten doğan bir susuş değil; konforu bozmamak için yapılan bir geri
çekilme. İnsanlar doğruyu biliyor ama söylemiyor. Çünkü doğruyu söylemek, artık
yalnız kalmak anlamına geliyor. Çünkü doğru, yamultulmuş düzenin en büyük
düşmanıdır.
Ve burada şunu açıkça söylemek gerekir: Doğruyu söylememekle,
doğruyu yamultmak arasında ahlaki fark vardır. Susmak, bazen korkudur; bazen
acizliktir. Ama doğruyu eğip bükmek, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, sadece
bugünü değil; yarını da zehirler. Çünkü çocuklarımıza bıraktığımız şey
sözlerimiz değil; normalleştirdiğimiz davranışlardır.
Bugün bir çocuğa “doğru ol” demek yetmiyor. Çünkü o çocuk,
doğruyu eğip bükerek kazanan yetişkinler görüyor. İlkesizliğin
ödüllendirildiği, tutarsızlığın zekâ sayıldığı bir ortamda kim doğruluğun
bedelini ödemek ister?
İşte bu yüzden, bu topraklarda doğru ağır bir darbe aldı. Ve
bu darbe tek seferlik değil; süreklilik kazandı. Her gün biraz daha derinleşen,
her gün biraz daha normalleşen bir çöküş bu. Karanlık bir dehlize doğru hızla
ilerliyoruz. Bu dehlizin duvarları yalanla değil; yarım doğrularla, eksik
anlatılarla, seçilmiş hakikatlerle örülü.
Ve bu durum öyle bir beslenme alanı oluşturdu ki; iştahlar
kabardı, enseler kalınlaştı, vicdanlar sustu. Doğru, artık doyurucu değil; ama
onun çarpıtılmış hali pek çok kişiyi besliyor. İşte bu yüzden itiraz zor, yalnızlık
ağır, bedel yüksek.
Ama şunu da unutmamak gerekir: Doğru tamamen ölmez. Sadece
toprağın altına itilir. Orada bekler. Farklı bir tohum, farklı bir anlayış,
farklı bir cesaret ortaya çıkana kadar…
Bu yüzden bu bir şikâyet değil; bir çağrıdır. Herkese değil;
hâlâ omurgası olanlara. Hâlâ doğruyu ilk haliyle söylemenin mümkün olduğuna
inananlara.
Çünkü bir toplum, yalanla değil; yamultulmuş doğrularla
çöker. Ve o çöküş, gürültüyle değil; alkışlar eşliğinde gerçekleşir.
Erol Kekeç/07.01.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder