Eğer din, birilerinin yaptığı zulmü, insafsızlığı, adaletsizliği; yalanı, talanı, hoyratlığı ve insan onurunu çiğnemeyi kutsallık elbisesi giydirerek koruma altına alıyorsa, o dinin gölgesinden kaçmak insanların en doğal hakkıdır. Çünkü kutsal olan, insanı korumuyorsa; insanı ezenin kalkanına dönüşmüşse artık kutsal değil, araçtır. Ve araç hâline gelen her değer, eninde sonunda kirlenir. Bu cümle birçok insanı rahatsız eder. Çünkü burada sorgulanan şey din değil; dinin iktidar tarafından kullanılış biçimidir. Fakat tam da bu noktada, yıllardır bilinçli biçimde yapılan bir kavram kaydırması devreye girer: Dine yöneltilen her eleştiri “dinsizlik”, zulme itiraz eden her ses “iman zayıflığı”, adalet talebi ise “fitne” olarak damgalanır. Bu damgalama mekanizması tesadüf değildir. Çünkü kutsal, bir kez iktidarın zırhı hâline geldi mi, ona yönelen her itiraz sadece siyasi değil, ilahi düzene başkaldırı olarak sunulur. İşte o anda zulüm, sıradan bir yönetim hatası olmaktan çıkar; şükredilmesi gereken bir kader, sabredilmesi gereken bir imtihan olarak kutsanır.
Bu topraklarda laiklik uzun yıllar boyunca tek bir cümleyle anlatıldı: “Din devlet işlerinden uzaklaştırıldı.” Ve bu cümle, bilinçli olarak eksik bırakıldı. Hemen arkasına eklenen ikinci cümle ise hep şuydu: “Demek ki laiklik dinsizliktir.” Oysa asıl soru hiçbir zaman sorulmadı: Neden din, devlet işlerinden uzak tutulmak istendi? Bu talep kime aitti, neyi korumayı amaçlıyordu? Laiklik, bu coğrafyada anlatıldığı gibi dine mesafe değil; iktidara mesafedir. Dinle devletin ayrılması, dini zayıflatmak için değil; dini iktidarın kirinden korumak için ortaya çıkmış bir tarihsel tecrübenin ürünüdür. Batı toplumları bunu yaşaya yaşaya öğrendi. Kilise–iktidar ortaklığının nelere yol açtığını gördü. Kralın Tanrı adına konuştuğu yerde halkın nasıl ezildiğini deneyimledi. İtiraz edenlerin nasıl “kafir”, “sapkın”, “düşman” ilan edildiğini gördü. Ve şu sonuca vardı: Eğer kutsal, güce yaslanırsa; güç de kutsalın arkasına saklanır. Bu yüzden din, inkâr edilmedi. Tanrı reddedilmedi. İnanç yasaklanmadı. Aksine, din insanın vicdan alanına çekildi. Devlet ise insanın hakkını korumakla sınırlandı.
Bugün ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız. Dindar olduğunu söylemeyen, hatta büyük ölçüde seküler yaşayan toplumlarda; hukuk daha işler, insan hakkı daha korunur, yönetici daha hesap verir durumdadır. Buna karşılık, kendisini “Müslüman”, “dindar”, “imanlı” diye tanımlayan coğrafyalarda; adalet daha zayıf, hukuk daha kırılgan, insan hayatı daha değersizdir. Bu bir inanç meselesi değildir. Bu bir yönetim ve ahlâk meselesidir. Burada Batı’nın değer sistemlerinin üstünlüğü savunulmuyor. Kimse “Batı daha iyi” demiyor. Sadece şuna dikkat çekiliyor: Kötülüklerin önüne geçme hassasiyeti. Bir memurun yaptığı usulsüzlük için istifa ettiği, bir yöneticinin yanlış beyanı yüzünden görevden çekildiği, bir şirketin doğaya zarar verdiği için milyarlarca ceza ödediği sistemler; ahlâkı dinden bağımsız olarak hukukla koruyabildikleri için ayakta duruyor. Burada din yok mu? Var. Ama din, yargının arkasına saklanmıyor. Din, yöneticiye dokunulmazlık vermiyor.
Asıl tehlike tam burada başlıyor. Din, kullar arası ilişkileri düzenlemek için kurulmuş beşerî organizasyonlara kutsal elbise olarak giydirildiğinde… Bir belediye kararı ilahi hikmete, bir ekonomik tercih kader planına, bir adaletsizlik “imtihan”a dönüştüğünde… Artık sorgulamak mümkün olmaz. Çünkü bu noktada eleştiri sadece yönetime değil; Tanrı’ya karşı çıkmak gibi sunulur. Bu mekanizma çok tanıdıktır: Yöneticiler hata yapmaz, yanlışlar takdirdir, acıya katlanmak ibadettir. Böyle bir düzende zulme karşı çıkanlar “hain”, adalet isteyenler “nankör”, sabretmeyenler “cehennemlik” ilan edilir. Ve toplumsal çoğunluk, farkına varmadan zulmü kutsayan bir pozisyona sürüklenir.
Yıllar önce yazdığım “Mukadderatın Çöküşü ve Yeniden İnşa” tam da burada anlam kazanıyor. Bu coğrafyada kader, hep yukarıdan aşağıya yazıldı. İnsanlara yaşadıkları yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik “alın yazısı” diye anlatıldı. Oysa kader, hesapsızlığın bahanesi hâline geldiğinde; sorumluluk ortadan kalkar. Batı’nın dini devletten uzak tutma refleksi tam olarak burada şekillendi: Kötülük yapan gücün, ilahi bir onay alarak dokunulmaz hâle gelmesini engellemek. Aynı zamanda kutsal olanın; yanlış yapan iktidarın aparatına dönüşerek değersizleşmesini önlemek. Çünkü kutsal, yanlışın yanına konduğunda; yanlış kutsallaşmaz, kutsal kirlenir.
Bu yüzden şu cümle çok nettir: Din, yönetimden ne kadar uzak durursa, o kadar temiz kalır. Ne kadar araç olmaktan çıkarsa, o kadar sahici olur. Din, yöneticiyi korumak için değil; mazlumu ayakta tutmak için vardır. Ama bugün baktığımızda; din, mazlumun değil, muktedirin dilinde dolaşıyorsa; orada inanç değil, meşruiyet üretimi vardır. Bugün din adına kurtarıcı elbiseyi giyip; halklara nasıl, ne adına, hangi gerekçeyle zulmedildiğine bakmak yeterlidir. Fazla söze gerek yoktur. Çünkü zulüm hangi dilde konuşursa konuşsun; acı aynı acıdır. Ve Tanrı, hiçbir çağda zalimin sözcüsü olmamıştır.
Buradan kaçmak imansızlık değildir. Aksine, imanı kirletenle arasına mesafe koymaktır. İnsanlar, kutsallık adı altında eziliyorsa; o kutsallığın sorgulanması bir hak değil, bir zorunluluktur. Çünkü din, adaletle ayakta durur. Adalet yoksa, din yalnızca bir iktidar diline dönüşür. Ve hiçbir kutsal, zulmü taşımak zorunda değildir.
Erol Kekeç/24.01.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder