20 Şubat 2026 Cuma

Devlet Garantili Zenginlik Garantisi Olmayan Halk

Devlet garantili yol, köprü, hastane, havaalanı derken sonunda devlet garantili mevduat hesapları çıktı; ondan da bayağı para kazandırıldı. Çünkü bu saydıklarımın hepsi ensesi kalın, göbeği patlayan, kendi alın teri ile para kazanmamış; hep birlikte devlet ihaleleriyle önce al sonra yap felsefesinin ürünü olan eylemlerdir. Dolayısıyla bu sistemin kimleri beslediği bu kısa açıklamadan sanırım anlaşılıyor. Bu cümle aslında sadece bir eleştiri değil; bir ekonomik düzenin nasıl çalıştığını sorgulayan temel bir gözlemdir. Bir toplumda devlet garantisinin yöneldiği alanlar, o toplumun kimin için yönetildiğini anlamanın en açık yollarından biridir.

Devlet garantisi, normalde risk paylaşımı için kullanılan bir araçtır. Büyük altyapı yatırımlarında devlet bazen belli bir gelir düzeyi garanti eder; bu, teoride yatırımcıyı teşvik etmek içindir. Ancak bu model sürekli hale gelirse ve devlet neredeyse her büyük projede talep garantisi vermeye başlarsa, ortaya farklı bir tablo çıkar. Çünkü garanti demek riskin kamuya aktarılması demektir. Yani kazanç özel sektöre, risk topluma yazılır. Bu noktada soru basittir: Bu sistem gerçekten kalkınma için mi kurulmuştur, yoksa belli bir sermaye grubunun büyümesi için mi?

Ancak hiç gördünüz mü, devlet alım garantili buğday, fındık, fasulye, pamuk, hıyar, domates, portakal, limon, kavun, karpuz, hatta inek, keçi, koyun vs. bunları uzatmak mümkündür. Yani diyeceğim o ki, sen bunları üret, devlet olarak bunları alma garantisi veriyoruz, hatta sen bunları üretirken maliyet fazlalığı oluşursa onları karşılamak için de garanti veriyoruz diyen bir yönetim gördünüz mü? Göremezsiniz. İşte burada sistemin yönü ortaya çıkar. Çünkü devlet garantisi çoğunlukla üretimin tabanına değil, sermayenin tepesine verilir. Bu da ekonominin üretimden çok rant üzerinden büyüdüğünü gösterir.

Bir ülkenin gerçek gücü beton yatırımlarından değil üretim kapasitesinden gelir. Tarım, sanayi ve teknoloji üretimi güçlü olan ülkeler krizlere karşı dayanıklıdır. Ama garanti sistemi üretim yerine finansal kazançlara ve büyük projelere odaklanırsa, o ülke zamanla dışa bağımlı hale gelir. Bu durum bir anda ortaya çıkmaz. Yıllar içinde oluşur. Önce büyük projeler yapılır, sonra bu projelerin finansmanı için borçlanma artar, ardından bu borçların yükü bütçeye yansır ve sonunda halkın alım gücü düşmeye başlar.

Çünkü coğrafyanın yönetimleri halkı koruma derdinde değil; hemen hemen hepsi belli çıkar gruplarının daha fazla kazanması için, yükü vatandaşa yükleyip arpayı onlara veren yönetimlerdir. Bu cümle serttir ama toplumda oluşan algıyı ifade eder. İnsanlar kendi hayatlarına bakar. Eğer gelirleri artmıyorsa, hayat pahalılaşıyorsa ve bazı kesimler hızla zenginleşiyorsa, orada adalet duygusu zedelenir. Ekonomik sistemler yalnızca büyüme üretmek zorunda değildir; aynı zamanda güven üretmek zorundadır.

Adama paranı bankaya yatır, sana şu kadar faiz veriyorum diyor; ardından ekliyor, şayet faizle kazandığın yetersiz kalır, döviz yükselir ve oradan daha fazla kazanacak olursan, o aradaki farkı da ben sana vereceğim diyor. Bu ifade aslında son yıllarda uygulanan finansal politikalardan birinin mantığını eleştirir. Bu tür uygulamalar teoride piyasadaki döviz talebini azaltmak ve para birimini korumak için yapılır. Ancak pratikte ortaya başka bir sonuç çıkar: Devlet, bazı yatırım araçlarına doğrudan garanti vermiş olur. Bu da yine riskin kamuya aktarılması anlamına gelir.

Sebep piyasadan parayı çekmek ve insanlar arası dolaşan bir araç olmasını önlemek ve insanların alım gücünü kırarak enflasyonu düşüreceğine inanan zavallı beyinlerin bir uygulamasıydı... Burada ifade edilen şey ekonomik politikanın mantığına yönelik bir eleştiridir. Enflasyonla mücadele sadece para piyasasını sıkıştırarak olmaz. Eğer üretim zayıfsa, maliyetler yüksekse ve gelir dağılımı bozulmuşsa, para politikası tek başına çözüm üretmez. Tam tersine, yanlış uygulandığında toplumsal maliyet üretir.

Yanarım yanarım da ben bu aklın bu kadar insanı nasıl aldattığına yanarım; üstelik bir de kalkan olarak dini de istediği gibi evirip çevirerek… Bu noktada mesele sadece ekonomi değildir. Çünkü bir toplumda ekonomik politika dini, ideolojik veya duygusal söylemlerle savunulmaya başlandığında eleştiri alanı daralır. Oysa sağlıklı bir toplumda ekonomi tartışması veri ve sonuç üzerinden yapılır. Bir politika başarılıysa sonuçları ortadadır; başarısızsa da bunun açıkça konuşulması gerekir.

Sorun aslında daha derindedir. Bu sistem yalnızca ekonomik bir model değildir; aynı zamanda zihinsel bir modeldir. İnsanların bir kısmı sürekli olarak “büyük işler yapılıyor” söylemine inanır. Çünkü büyük projeler gözle görülür. Köprüler, otoyollar, havaalanları görünür yatırımlardır. Ama üretim reformu görünmezdir. Tarım politikası, eğitim sistemi, teknoloji yatırımı gibi alanlar kısa vadede propaganda üretmez. Bu yüzden bazı yönetimler görünür yatırımları tercih eder. Ancak bir ülkenin geleceğini belirleyen şey çoğu zaman görünmeyen yatırımlardır.

Toplumun karşısına tertemiz bir ayna koymak tam olarak bu yüzden önemlidir. Çünkü insanlar bazen gerçekleri görmek yerine anlatılan hikâyeye inanmayı tercih eder. Bu insan doğasının bir parçasıdır. Ancak bir toplum uzun süre kendi gerçekliğinden uzaklaşırsa, sonunda ekonomik ve sosyal kriz kaçınılmaz olur.

Şimdi şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer devlet bu kadar garanti verebiliyorsa, neden bu garantiler üreticiye verilmez? Neden çiftçi risk altında kalır ama büyük projeler riskten korunur? Neden küçük işletmeler krediye ulaşmakta zorlanır ama dev projeler finansman bulur? Bu soruların cevabı aslında sistemin nasıl çalıştığını ortaya koyar.

Bir ülkenin gerçek kalkınması tabandan başlar. Eğer köylü kazanıyorsa, işçi geçinebiliyorsa, küçük işletmeler büyüyebiliyorsa, o ülke güçlüdür. Ama sistem sürekli olarak yukarıyı besliyorsa, aşağıdaki kesim zamanla zayıflar. Bu da ekonominin dengesini bozar.

Bugün yaşanan tablo tam olarak bu sorgulamayı zorunlu hale getiriyor. İnsanlar artık sadece anlatılan başarı hikâyelerini değil, kendi hayatlarını ölçü alıyor. Market fiyatlarına bakıyor, kira giderlerine bakıyor, çocuklarının geleceğine bakıyor. Eğer bu göstergeler kötüleşiyorsa, propaganda ne kadar güçlü olursa olsun etkisi azalır.

Bir başka önemli nokta da şu: Devlet garantileri zamanla alışkanlık yaratır. Bir kez bu sistem kurulduğunda, bundan faydalanan gruplar bu düzenin devamını ister. Çünkü kazanç garanti altındadır. Bu da ekonomide rekabeti zayıflatır. Rekabet zayıfladığında verimlilik düşer. Verimlilik düştüğünde büyüme sürdürülemez hale gelir.

Toplumun önüne konması gereken ayna tam da burada ortaya çıkar. Bu aynada şu sorular yazmalıdır:

Devlet neden riskin çoğunu üstleniyor?
Bu garantiler kimleri zengin ediyor?
Bu politikaların bedelini kim ödüyor?
Neden üretici aynı desteği görmüyor?

Bu soruların cevabı aslında herkesin bildiği ama çoğu zaman dile getirmekten çekindiği gerçekleri ortaya çıkarır.

Bir toplumun en büyük sorunu yanlış politikalar değildir. En büyük sorun yanlış politikaların normalleşmesidir. Çünkü insanlar zamanla alışır. Başlangıçta eleştirdikleri şeyleri bir süre sonra kabullenir. İşte bu noktada eleştirel düşünce hayati önem taşır.

Burda dile getirilen öfke aslında bireysel bir öfke değildir. Bu, toplumda giderek büyüyen bir sorgulamanın ifadesidir. İnsanlar artık şu soruyu soruyor: Bu düzen gerçekten herkes için mi kurulmuş, yoksa bazıları için mi?

Ve bu sorunun cevabı açıkça verilmeden hiçbir şey düzelmez.

Bir ülkenin geleceğini belirleyen şey yalnızca ekonomik veriler değildir. Aynı zamanda adalet duygusudur. Eğer insanlar sistemin adil olduğuna inanıyorsa, zorluklara dayanabilir. Ama bu inanç kaybolursa, en güçlü ekonomi bile kırılgan hale gelir.

Bugün yapılması gereken şey bağırmak değil, görmek. Görmek ve anlatmak. Çünkü gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Önemli olan o gerçeklerle yüzleşecek cesareti gösterebilmektir.

Ve belki de en önemli soru şudur: Bir toplum kendisine ne kadar dürüst davranabiliyor?

Çünkü toplumların kaderini değiştiren şey çoğu zaman tek bir karar değildir; gerçekleri görmeye başladıkları andır.

Erol Kekeç/20.02.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...