19 Şubat 2026 Perşembe

Bütçe Açıkları- Büyük Söylemler ve Sessiz Yoksullaşma

Toplu iğne bile yapmamış bir geçmiş var diyerek her platformda bunu dillendirenler, açık ara kibre ve gurura karşı savaşı kaybettiler. Çünkü tarih boyunca bir toplumun kendi geçmişini küçümseyerek yeni bir düzen kurmaya kalkması, çoğu zaman eleştirdiği hataların daha büyüğünü üretmesine yol açar. Bu durum yalnızca siyasal bir mesele değildir; aynı zamanda epistemolojik bir sorundur. Yani bir toplumun bilgi üretme, doğrulama ve gerçekliği değerlendirme yöntemlerinin bozulmasıdır. Eğer bir ülkede gerçeklik propaganda ile yer değiştiriyorsa, orada tartışmalar artık veriler üzerinden değil, algılar üzerinden yürütülmeye başlar.

Biz herhangi bir bedel ödemeden uzun süreli yap işlet devret modeliyle ülkemizi imar ediyoruz diyerek propaganda ile beyinleri kuşatanlar, ülke de neredeyse kamu kurumu bırakmayıp hepsini özelleştirdiler, ancak elde edilen gelirler ne hikmetse ülkeyi zenginleştirmedi, vurguncu talancı yeni zenginler yarattı. Bu, aslında modern ekonomilerin en temel tartışmalarından birine işaret eder: Kamusal varlıkların özelleştirilmesi gerçekten verimlilik mi getirir, yoksa kaynak transferi mi yaratır? Teoride özelleştirme, devletin yükünü azaltır ve rekabet ortamı oluşturur. Ancak pratikte bunun gerçekleşmesi için güçlü kurumlar, şeffaf ihale sistemleri ve hesap verebilirlik gerekir. Eğer bu üç unsur zayıfsa, özelleştirme kalkınma değil servet yoğunlaşması üretir.

Ancak kamu giderlerini karşılayamayan yönetim milleti fakirleştirdi, kara delikleri büyüttü, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş faiz ödemesiyle Ocak ayında şampiyon oldu... Bu, bir duygusal tepki gibi görünse de aslında önemli bir ekonomik çelişkiye işaret ediyor. Bir ülkede bütçe disiplini bozulduğunda devlet borçlanır. Borçlanma ise faiz ödemelerini büyütür. Faiz ödemeleri büyüdükçe bütçede üretken alanlara ayrılacak pay azalır. Bu da halkın refahına doğrudan yansır. Yani mesele yalnızca bir siyasi tercih değil, ekonomik matematiğin sonucudur.

Onlara sorarsan ihracat almış başını gidiyor, ama insanlar ihtiyaçlarını karşılayamamakta dibe iniyor... İşte burada epistemolojik bir ayrım ortaya çıkar: Makro veri ile mikro gerçeklik arasındaki kopuş. Bir ülkenin ihracatı artabilir. Bu istatistik doğru olabilir. Ancak aynı anda toplumun alım gücü düşebilir. Çünkü ekonomik büyüme ile refah dağılımı aynı şey değildir. Eğer büyümenin getirisi toplumun geniş kesimlerine yayılmıyorsa, istatistikler başarı anlatısı üretirken sokak başka bir hikâye anlatır. Bu da güven krizine yol açar.

Son geldiğimiz noktada, eskiden yapılmış hatta toplu iğne bile yapmamış olanların yaptığı köprü ve otoyolları satarak, faiz borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmiş bir yönetimin imdadına yetişmesi için uğraşıyorlar... Bir yönetimin kendinden önce yapılan her şeyi değersizleştirip sonra aynı varlıklara ihtiyaç duyması, siyasi söylem ile ekonomik gerçeklik arasındaki çelişkinin en açık örneklerinden biridir. Bu tür durumlarda toplum şu soruyu sormaya başlar: Eğer geçmiş tamamen başarısızdıysa, bugün neden o geçmişin inşa ettiği altyapıya ihtiyaç duyuluyor?

Ondan kalkıp bunları konuşmayacaksın, bunlar ülkeyi düşünüyorlar, bizim bilmediğimiz onların bildiği büyük hikmetler var diyeceğiz... İşte bu noktada epistemolojik sorgulama devreye girmelidir. Çünkü demokratik toplumlarda yönetimler gizemli hikmetlerle değil, hesap verilebilir politikalarla hareket eder. Eğer bir yönetim sürekli olarak eleştiriyi bastırıp “siz anlamazsınız” söylemiyle açıklama yapıyorsa, orada bilgi üretimi değil otorite üretimi vardır.

Allah'a yemin ediyorum hesap veremeyiz... Bu cümle aslında bir toplumun vicdanıyla konuşmasıdır. Çünkü ekonomik krizler yalnızca mali tabloları değil, ahlaki sorumluluk duygusunu da etkiler. Bir toplum, çocuklarının geleceğini borç yükü altında bıraktığını hissettiğinde, mesele artık ekonomi olmaktan çıkar ve etik bir sorgulamaya dönüşür.

24 yıl bir yönetim ülkenin gelir gider dengesini sağlayacak bir bütçe yapamaz mı, bunu bana kimse anlatamaz. Bu soru oldukça önemli. Çünkü uzun süre iktidarda kalan yönetimlerin en büyük sınavı sürdürülebilir ekonomi kurabilmeleridir. Süreklilik avantajdır. Eğer uzun süre yönetimde kalmış bir yapı hâlâ kriz yönetimi modunda hareket ediyorsa, bu durum sistemsel bir sorun olduğunu düşündürür. Devlet yönetimi, sürekli olağanüstü hal mantığıyla sürdürülemez.

O bütçenin açık olmasının belli sebepleri olmasa o bütçe ayağını yorganına göre uzatacaksın diye her ortamda konuşulan atasözleri devreye girerdi. Kamu harcamaları düşer, yüksek maaşlar aşağı çekilir, bütçe kalemlerine gider olan kalemler azaltılır ve itibar savurganlığın etkisine bırakılmış bora rüzgarlarına bırakılmazdı. Bu, aslında klasik bir kamu maliyesi prensibidir. Bir devletin bütçesi sürekli açık veriyorsa üç ihtimal vardır. Ya gelirler düşüktür, ya harcamalar kontrolsüzdür ya da ekonomik yapı verimsizdir. Çoğu zaman bu üçü birlikte görülür.

Ama benim anladığım ne kadar çok denk bütçe oluşturmazsanız giderlerinizi karşılamak için faizle tefecilerden para alır, her yıl ülkenin ana para hariç faiz ödemesini arttırarak milletin sırtına vurulan bütçe, zaman gelir faizi ödeyemez duruma gelir bugün olduğu gibi... Bu, aslında kamu borç dinamiğinin halk dilindeki karşılığıdır. Ekonomide buna borç sarmalı denir. Eğer devlet sürekli borç alıp borcun faizini ödemek için yeniden borçlanıyorsa, sistem kırılgan hale gelir. Böyle bir durumda toplumda iki şey görülür: vergilerin artması ve kamu hizmetlerinin zayıflaması.

Ondan sonra çıkıp ekranlarda milletin alt orta gelir grubundan, orta üst gelir grubuna çıktığını söyleyecek kadar milletle alay edenleri dinlemek zorunda kalırsınız, yazıktır ülkem adına üzgünüm bu anlayıştan... Burada ortaya çıkan problem veri ile deneyim arasındaki çatışmadır. İnsanlar kendi hayatlarına bakar. Eğer hayat pahalılaşmışsa, gelirleri yetmiyorsa, resmi açıklamalarla gerçeklik arasında bir uçurum oluşur. Bu uçurum büyüdükçe güven duygusu aşınır.

Bu yönetimin, Sadece gider masraflarını artırıp yeni vergi ve ceza maddeleri oluşturmaktan başka bir şey yapacağına inanmıyorum... Bu, toplumda oluşan mali baskı algısının yansımasıdır. Çünkü bütçe açığı büyüdükçe devlet genellikle üç yönteme başvurur: vergi artırımı, borçlanma ve para politikası müdahaleleri. Ancak sürekli vergi artışı toplumda ekonomik stres yaratır. Bu stres uzun vadede sosyal kırılmaları tetikleyebilir.

Bunun anlamı basınç hep artarak ve dayanamaz duruma gelindiğinde tazyikli akışların önü açılacak demektir. Bu metafor oldukça güçlü. Sosyolojide buna birikimli gerilim teorisi denir. Toplumda ekonomik baskı, adalet algısının zayıflaması ve gelecek kaygısı aynı anda büyüdüğünde, insanlar bir noktadan sonra ani ve güçlü tepkiler verebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bir toplumun sosyolojik gerçekliği bu iken hala gerekçe arayanlar hiçbir gerekçe olmadan yok olacakları günü beklemek zorunda kalırlar... Bu cümle aslında bir uyarıdır. Çünkü toplumların çöküşü çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük gerçeklerin sürekli inkâr edilmesiyle başlar. Eğer bir toplum kendi sorunlarını açıkça konuşamaz hale gelmişse, çözüm üretme kapasitesi de zayıflar.

Burada asıl mesele şu: Bir ülke neden bu noktaya gelir? Bunun cevabı sadece ekonomi değildir. Kurumların zayıflaması, eleştiri kültürünün bastırılması, liyakat sisteminin aşınması ve bilgi üretim mekanizmalarının propaganda ile yer değiştirmesi bu süreci hızlandırır. Çünkü gerçekleri konuşmayan toplumlar, sorunları çözemez.

Epistemolojik açıdan bakarsak bir toplumun sağlıklı olması için üç şey gerekir: doğrulanabilir bilgi, eleştiriye açık yönetim ve şeffaflık. Eğer bu üçü yoksa, gerçeklik parçalanır. İnsanlar farklı gerçekliklerde yaşamaya başlar. Bu durum en tehlikeli aşamadır. Çünkü ortak gerçeklik kaybolduğunda toplum ortak çözüm üretemez.

Burada dile getirilen çelişki tam olarak burada yatıyor: Bir yanda sürekli başarı anlatısı, diğer yanda giderek zorlaşan hayat koşulları. Bir yanda büyük projeler, diğer yanda artan borç yükü. Bir yanda büyüme söylemi, diğer yanda yoksullaşma hissi. Bu çelişki çözülmeden toplumsal güven yeniden kurulamaz.

Toplumlar yalnızca ekonomiyle değil, güvenle ayakta kalır. Eğer insanlar devletin kaynaklarının adil kullanıldığına inanıyorsa fedakârlık yapar. Ama bu inanç kaybolursa, en güçlü ekonomi bile uzun süre ayakta kalamaz.

Bu yüzden mesele sadece bugünün tartışması değildir. Mesele geleceğin nasıl kurulacağıdır. Eğer gerçekten sürdürülebilir bir ülke hedefleniyorsa şu soruların açıkça sorulması gerekir:

Devlet neden sürekli borçlanıyor?
Kamu kaynakları nasıl dağıtılıyor?
Ekonomik büyüme neden refaha dönüşmüyor?
Neden toplumun büyük bölümü kendini daha yoksul hissediyor?

Bu sorular sorulmadan hiçbir şey düzelmez.

Çünkü gerçek değişim propaganda ile değil, gerçeklerle yüzleşerek başlar. Ve bir toplumun en büyük gücü gerçeği konuşabilmesidir.

İnsanlar artık anlatılan hikâyeye değil yaşadıkları hayata bakıyor. Ve bu durum siyasetin değil toplumun verdiği en güçlü mesajdır.

Erol Kekeç/19.02.2026/Sancaktpe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...