Zulmeden bir dindardan daha kötüsü, “zalim bizdendir” diyerek
susan dindarlardır. Çünkü zulmeden en azından ne yaptığını bilir; gücün
sarhoşluğuna kapılmıştır, çıkarın cazibesine yenilmiştir, hırsının esiri
olmuştur. Ama susan, kendini hâlâ haklı sanır; vicdanını sustururken bunu erdem
zanneder, korkusunu hikmet diye pazarlarken aslında zulmün en sağlam dayanağına
dönüşür. Bugün dünyanın pek çok coğrafyasında, özellikle sömürü düzeninin en
ağır biçimde hissedildiği toplumlarda, bu suskunluğun kurumsallaştığını
görüyoruz. İnsanlar yoksulluğa mahkûm edilirken, kaynaklar birkaç zümrenin
elinde toplanırken, adalet yalnızca güçlüler için işlerken, meydanlarda ve
ekranlarda “aziz millet”, “şanlı tarih”, “kutsal değerler” gibi sözler
yankılanıyor. Oysa açlık, işsizlik, borç, umutsuzluk ve korku içindeki bir
topluma sürekli büyüklük masalları anlatmak, çoğu zaman gerçeği örtmenin en
etkili yollarından biridir. Bir halk kendine ne kadar çok methiye düzüyorsa,
çoğu zaman o kadar derin bir yarayı saklıyordur.
Bugün sömürülen toplumların en büyük trajedilerinden biri,
zulmün yalnızca dışarıdan geldiğine inanma kolaycılığıdır. Elbette küresel güç
dengeleri, ekonomik bağımlılıklar, tarihsel eşitsizlikler vardır; ancak
içerdeki adaletsizlikleri görmezden gelmek, bütün suçu “dış mihraklara” atmak,
bir toplumun kendi sorumluluğundan kaçmasının en konforlu yoludur. Bir ülkede
yoksullar giderek yoksullaşıyor, gençler geleceğini başka diyarlarda arıyor,
eğitim nitelik kaybediyor, liyakat yerini sadakate bırakıyor, hukukun terazisi
eğiliyorsa; bu tabloyu yalnızca dış güçlerle açıklamak hakikatten kaçmaktır.
İşte burada susan dindar figürü devreye girer: Zulmü görür ama konuşmaz;
haksızlığı bilir ama dile getirmez, çünkü düzenin kendisine sunduğu küçük
imtiyazları kaybetmekten korkar ya da “fitne çıkmasın” diyerek adaletsizliğe
ortak olur. Oysa gerçek fitne, adaletin ortadan kalkmasıdır.
“Aziz millet” söylemi çoğu zaman bir uyuşturucu gibidir.
İnsanlara kim olduklarını değil, kim olduklarını sanmak istediklerini söyler.
Gurur duygusu, eğer hakikatle beslenmiyorsa kolayca bir körlüğe dönüşür.
İnsanlar, içinde bulundukları zilleti görmek yerine geçmişin ihtişamına
sığınır; bugünün sorunlarıyla yüzleşmek yerine efsanelerle oyalanır. Oysa onur,
sloganlarla değil, adaletle korunur. Bir toplumun gerçek büyüklüğü, zayıfına
nasıl davrandığıyla ölçülür; eleştiriye ne kadar tahammül ettiğiyle, farklı
düşüneni ne kadar özgür bıraktığıyla. Eğer bir ülkede eleştiren hain ilan
ediliyor, soru soran susturuluyor, hesap soran düşmanlaştırılıyorsa, orada
gururdan çok korku vardır. Ve korku, zulmün en verimli toprağıdır.
Sömürü yalnızca ekonomik değildir; zihinsel ve duygusal
boyutları da vardır. İnsanların düşünme kapasitesi daraltıldığında, karmaşık
meseleler basit sloganlara indirildiğinde, sürekli bir “biz ve onlar” dili
üretildiğinde, toplum kolayca yönlendirilebilir hâle gelir. Dindar kimliği
taşıyan birçok insan, bu manipülasyonun farkına varmadan onun taşıyıcısı olur.
Çünkü dinin ahlaki çağrısı yerine kimliksel aidiyeti öne çıkarırlar. Böylece din,
zulme karşı bir vicdan kaynağı olmaktan çıkar, iktidarın meşruiyet aracına
dönüşür. Oysa hakikate sadakat, gruba sadakatten önce gelir. Adalet, aidiyetten
üstündür. Bir toplumu çürüten en büyük tehlike, yanlışın “bizden” olduğu için
savunulmasıdır
Bugün birçok ülkede, yoksul mahallelerde yaşayan insanlar, en
çok kendilerini yoksullaştıran politikalara alkış tutabiliyor. Çünkü onlara
sürekli olarak kimliksel bir üstünlük hissi veriliyor: “Siz seçilmişsiniz, siz
haklısınız, siz kutsalsınız.” Bu söylem, maddi yoksunlukları psikolojik bir
telafiyle örtüyor. İnsanlar sofralarındaki eksikliği değil, hayali bir
büyüklüğü konuşuyor. Fakat gerçek hayatın gerçek ihtiyaçları ertelenemez. İş
bulamayan bir genç için sloganlar karın doyurmaz; adalet arayan bir mağdur için
hamasi nutuklar teselli olmaz. Suskunluk sürdükçe, bu çelişki derinleşir.
Zulme karşı sessizlik çoğu zaman dindarlık kisvesi altında
meşrulaştırılır. “Sabretmek gerekir”, “büyük resmi görmek lazım”, “liderler
daha iyi bilir” gibi ifadeler, sorumluluğu bireyin omuzlarından alıp belirsiz
bir geleceğe havale eder. Oysa sabır, haksızlığa boyun eğmek değildir; aksine
hakikatin yanında sebat etmektir. Büyük resmi görmek, küçük adaletsizlikleri
görmezden gelmek anlamına gelmez; çünkü büyük resim, küçük detayların
toplamıdır. Eğer her gün küçük haksızlıklar normalleşiyorsa, sonunda büyük bir
adaletsizlik düzeni kurulur.
Bir toplumun en kritik sınavı, kendi içindeki zulme karşı
nasıl davrandığıdır. Dış düşmanlara karşı birlik olmak kolaydır; asıl zor olan,
kendi hatalarıyla yüzleşmektir. Bu yüzleşme olmadan ne ahlaki yenilenme
mümkündür ne de gerçek bir ilerleme. Ancak yüzleşme, konfor alanını terk etmeyi
gerektirir. İnsanlar çoğu zaman statülerini, ilişkilerini, güvenliklerini riske
atmamak için susmayı tercih eder. Böylece zulüm, yalnızca zalimlerin değil,
sessiz çoğunluğun da eseri hâline gelir.
“Zalim bizdendir” diyerek susmak, aslında zulmü
sahiplenmektir. Çünkü aidiyet, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; tam tersine
artırır. Bir yanlışı en önce düzeltmesi gereken, o yanlışa en yakın olandır.
Eğer bir toplumda insanlar yalnızca karşıtlarının hatalarını konuşuyor, kendi
taraflarının yanlışlarını görmezden geliyorsa, orada hakikat değil, propaganda
egemendir. Propaganda ise kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede yıkıcıdır.
Çünkü gerçeklerle bağ koparıldığında, sorunlar büyür ve çözüm kapasitesi
zayıflar.
Bugünün dünyasında bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay,
fakat hakikati ayırt etmek hiç olmadığı kadar zor. Sosyal medya çağında
insanlar kendi inançlarını teyit eden bilgileri seçiyor, rahatsız edici
gerçeklerden kaçıyor. Bu durum, kolektif bir yankı odası oluşturuyor. Dindar
kimlik taşıyan birçok kişi de bu döngüye kapılıyor; kendi grubunun anlatısını
sorgulamadan kabul ediyor. Oysa sorgulamak, inancı zayıflatmaz; aksine
derinleştirir. Eleştiri, düşmanlık değil; iyileşmenin ön şartıdır.
Sömürülen toplumların kaderi değişmez değildir. Ancak
değişim, önce zihinsel bir uyanışla başlar. İnsanlar kendilerine anlatılan
hikâyeleri sorgulamaya başladığında, “aziz” olduklarını değil, sorumlu
olduklarını fark ettiklerinde, gerçek bir dönüşüm mümkün olur. Bu dönüşüm,
sloganlarla değil, somut adımlarla gerçekleşir: Şeffaflık talebiyle, hesap
sorarak, liyakati savunarak, hukukun üstünlüğünü isteyerek. Ve en önemlisi, zulüm
kimden gelirse gelsin karşı çıkarak.
Bugün birçok yerde, dindarlık kamusal bir kimlik olarak güçlü
görünse de ahlaki içerik açısından zayıflamış durumda. Ritüeller artıyor,
semboller çoğalıyor, fakat adalet duygusu erozyona uğruyor. Oysa dinin özü, güçsüzün
yanında durmaktır; haksız kazanca karşı çıkmaktır, emaneti korumaktır. Eğer bu
ilkeler unutuluyorsa, geriye yalnızca kabuk kalır. Kabuk ise kolayca
araçsallaştırılır. Zulmün en tehlikeli biçimi, kutsal dil kullanılarak
yapılanıdır; çünkü eleştiriye kapalıdır.
Bir toplum kendini sürekli övüyorsa, belki de en çok
eleştiriye ihtiyaç duyduğu zamandadır. Gerçek sevgi, kör bir hayranlık değil;
iyileştirme arzusudur. Bir halkı gerçekten seven, onun hatalarını da görür ve
düzeltmek için çaba gösterir. Susmak ise sevgi değil, ihmalin başka bir adıdır.
İhmal büyüdükçe, adaletsizlik kök salar.
Bugün “aziz millet” söylemiyle övünen pek çok toplulukta,
gençlerin umutsuzluğu derinleşiyor. Eğitimli gençler ülkelerini terk etmeyi
düşünüyor; kalanlar ise gelecek kaygısıyla yaşıyor. Bu tablo, yalnızca ekonomik
bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki bir krizdir. Çünkü umut, adalet
duygusuyla beslenir. Eğer insanlar çabanın karşılığını alamayacağına
inanıyorsa, sistem meşruiyetini kaybeder. Suskunluk bu meşruiyet krizini gizler
ama çözmez.
Zulme karşı çıkmak, her zaman yüksek sesle bağırmak anlamına
gelmez; fakat en azından hakikati çarpıtmamayı gerektirir. Bir haksızlığı görüp
“aslında o kadar da kötü değil” demek, zulmün dilini konuşmaktır. Bir yanlışın
üzerini örtmek, onu ortadan kaldırmaz; aksine güçlendirir. Bu yüzden en büyük
cesaret, kendi tarafının yanlışını söyleyebilmektir. Çünkü gerçek sadakat,
doğruluğa sadakattir.
Sonuç olarak, zulmeden dindardan daha tehlikeli olan, zulme
sessiz kalan dindardır; çünkü o, yanlışın normalleşmesine katkıda bulunur.
Sömürülen toplumların özgürleşmesi, yalnızca dış baskılara karşı direnmekle
değil, içerdeki adaletsizliklerle yüzleşmekle mümkündür. “Aziz millet”
söyleminin arkasına saklanmak yerine, “adil toplum” olma hedefi
benimsenmelidir. Gurur, hakikatle birleştiğinde değerlidir; aksi hâlde bir
yanılsamadır. Ve unutulmamalıdır ki, bir toplumun kaderi, yalnızca yönetenlerin
değil, susanların da eseridir. Sessizlik kırılmadıkça, zillet sürer; hakikat konuşuldukça
umut doğar.
Erol Kekeç/14.02.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder