16 Şubat 2026 Pazartesi

Aziz mi Esir mi?

Zulmeden bir dindardan daha kötüsü, “zalim bizdendir” diyerek susan dindarlardır. Çünkü zulmeden en azından ne yaptığını bilir; gücün sarhoşluğuna kapılmıştır, çıkarın cazibesine yenilmiştir, hırsının esiri olmuştur. Ama susan, kendini hâlâ haklı sanır; vicdanını sustururken bunu erdem zanneder, korkusunu hikmet diye pazarlarken aslında zulmün en sağlam dayanağına dönüşür. Bugün dünyanın pek çok coğrafyasında, özellikle sömürü düzeninin en ağır biçimde hissedildiği toplumlarda, bu suskunluğun kurumsallaştığını görüyoruz. İnsanlar yoksulluğa mahkûm edilirken, kaynaklar birkaç zümrenin elinde toplanırken, adalet yalnızca güçlüler için işlerken, meydanlarda ve ekranlarda “aziz millet”, “şanlı tarih”, “kutsal değerler” gibi sözler yankılanıyor. Oysa açlık, işsizlik, borç, umutsuzluk ve korku içindeki bir topluma sürekli büyüklük masalları anlatmak, çoğu zaman gerçeği örtmenin en etkili yollarından biridir. Bir halk kendine ne kadar çok methiye düzüyorsa, çoğu zaman o kadar derin bir yarayı saklıyordur.

Bugün sömürülen toplumların en büyük trajedilerinden biri, zulmün yalnızca dışarıdan geldiğine inanma kolaycılığıdır. Elbette küresel güç dengeleri, ekonomik bağımlılıklar, tarihsel eşitsizlikler vardır; ancak içerdeki adaletsizlikleri görmezden gelmek, bütün suçu “dış mihraklara” atmak, bir toplumun kendi sorumluluğundan kaçmasının en konforlu yoludur. Bir ülkede yoksullar giderek yoksullaşıyor, gençler geleceğini başka diyarlarda arıyor, eğitim nitelik kaybediyor, liyakat yerini sadakate bırakıyor, hukukun terazisi eğiliyorsa; bu tabloyu yalnızca dış güçlerle açıklamak hakikatten kaçmaktır. İşte burada susan dindar figürü devreye girer: Zulmü görür ama konuşmaz; haksızlığı bilir ama dile getirmez, çünkü düzenin kendisine sunduğu küçük imtiyazları kaybetmekten korkar ya da “fitne çıkmasın” diyerek adaletsizliğe ortak olur. Oysa gerçek fitne, adaletin ortadan kalkmasıdır.

“Aziz millet” söylemi çoğu zaman bir uyuşturucu gibidir. İnsanlara kim olduklarını değil, kim olduklarını sanmak istediklerini söyler. Gurur duygusu, eğer hakikatle beslenmiyorsa kolayca bir körlüğe dönüşür. İnsanlar, içinde bulundukları zilleti görmek yerine geçmişin ihtişamına sığınır; bugünün sorunlarıyla yüzleşmek yerine efsanelerle oyalanır. Oysa onur, sloganlarla değil, adaletle korunur. Bir toplumun gerçek büyüklüğü, zayıfına nasıl davrandığıyla ölçülür; eleştiriye ne kadar tahammül ettiğiyle, farklı düşüneni ne kadar özgür bıraktığıyla. Eğer bir ülkede eleştiren hain ilan ediliyor, soru soran susturuluyor, hesap soran düşmanlaştırılıyorsa, orada gururdan çok korku vardır. Ve korku, zulmün en verimli toprağıdır.

Sömürü yalnızca ekonomik değildir; zihinsel ve duygusal boyutları da vardır. İnsanların düşünme kapasitesi daraltıldığında, karmaşık meseleler basit sloganlara indirildiğinde, sürekli bir “biz ve onlar” dili üretildiğinde, toplum kolayca yönlendirilebilir hâle gelir. Dindar kimliği taşıyan birçok insan, bu manipülasyonun farkına varmadan onun taşıyıcısı olur. Çünkü dinin ahlaki çağrısı yerine kimliksel aidiyeti öne çıkarırlar. Böylece din, zulme karşı bir vicdan kaynağı olmaktan çıkar, iktidarın meşruiyet aracına dönüşür. Oysa hakikate sadakat, gruba sadakatten önce gelir. Adalet, aidiyetten üstündür. Bir toplumu çürüten en büyük tehlike, yanlışın “bizden” olduğu için savunulmasıdır

Bugün birçok ülkede, yoksul mahallelerde yaşayan insanlar, en çok kendilerini yoksullaştıran politikalara alkış tutabiliyor. Çünkü onlara sürekli olarak kimliksel bir üstünlük hissi veriliyor: “Siz seçilmişsiniz, siz haklısınız, siz kutsalsınız.” Bu söylem, maddi yoksunlukları psikolojik bir telafiyle örtüyor. İnsanlar sofralarındaki eksikliği değil, hayali bir büyüklüğü konuşuyor. Fakat gerçek hayatın gerçek ihtiyaçları ertelenemez. İş bulamayan bir genç için sloganlar karın doyurmaz; adalet arayan bir mağdur için hamasi nutuklar teselli olmaz. Suskunluk sürdükçe, bu çelişki derinleşir.

Zulme karşı sessizlik çoğu zaman dindarlık kisvesi altında meşrulaştırılır. “Sabretmek gerekir”, “büyük resmi görmek lazım”, “liderler daha iyi bilir” gibi ifadeler, sorumluluğu bireyin omuzlarından alıp belirsiz bir geleceğe havale eder. Oysa sabır, haksızlığa boyun eğmek değildir; aksine hakikatin yanında sebat etmektir. Büyük resmi görmek, küçük adaletsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelmez; çünkü büyük resim, küçük detayların toplamıdır. Eğer her gün küçük haksızlıklar normalleşiyorsa, sonunda büyük bir adaletsizlik düzeni kurulur.

Bir toplumun en kritik sınavı, kendi içindeki zulme karşı nasıl davrandığıdır. Dış düşmanlara karşı birlik olmak kolaydır; asıl zor olan, kendi hatalarıyla yüzleşmektir. Bu yüzleşme olmadan ne ahlaki yenilenme mümkündür ne de gerçek bir ilerleme. Ancak yüzleşme, konfor alanını terk etmeyi gerektirir. İnsanlar çoğu zaman statülerini, ilişkilerini, güvenliklerini riske atmamak için susmayı tercih eder. Böylece zulüm, yalnızca zalimlerin değil, sessiz çoğunluğun da eseri hâline gelir.

“Zalim bizdendir” diyerek susmak, aslında zulmü sahiplenmektir. Çünkü aidiyet, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; tam tersine artırır. Bir yanlışı en önce düzeltmesi gereken, o yanlışa en yakın olandır. Eğer bir toplumda insanlar yalnızca karşıtlarının hatalarını konuşuyor, kendi taraflarının yanlışlarını görmezden geliyorsa, orada hakikat değil, propaganda egemendir. Propaganda ise kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede yıkıcıdır. Çünkü gerçeklerle bağ koparıldığında, sorunlar büyür ve çözüm kapasitesi zayıflar.

Bugünün dünyasında bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay, fakat hakikati ayırt etmek hiç olmadığı kadar zor. Sosyal medya çağında insanlar kendi inançlarını teyit eden bilgileri seçiyor, rahatsız edici gerçeklerden kaçıyor. Bu durum, kolektif bir yankı odası oluşturuyor. Dindar kimlik taşıyan birçok kişi de bu döngüye kapılıyor; kendi grubunun anlatısını sorgulamadan kabul ediyor. Oysa sorgulamak, inancı zayıflatmaz; aksine derinleştirir. Eleştiri, düşmanlık değil; iyileşmenin ön şartıdır.

Sömürülen toplumların kaderi değişmez değildir. Ancak değişim, önce zihinsel bir uyanışla başlar. İnsanlar kendilerine anlatılan hikâyeleri sorgulamaya başladığında, “aziz” olduklarını değil, sorumlu olduklarını fark ettiklerinde, gerçek bir dönüşüm mümkün olur. Bu dönüşüm, sloganlarla değil, somut adımlarla gerçekleşir: Şeffaflık talebiyle, hesap sorarak, liyakati savunarak, hukukun üstünlüğünü isteyerek. Ve en önemlisi, zulüm kimden gelirse gelsin karşı çıkarak.

Bugün birçok yerde, dindarlık kamusal bir kimlik olarak güçlü görünse de ahlaki içerik açısından zayıflamış durumda. Ritüeller artıyor, semboller çoğalıyor, fakat adalet duygusu erozyona uğruyor. Oysa dinin özü, güçsüzün yanında durmaktır; haksız kazanca karşı çıkmaktır, emaneti korumaktır. Eğer bu ilkeler unutuluyorsa, geriye yalnızca kabuk kalır. Kabuk ise kolayca araçsallaştırılır. Zulmün en tehlikeli biçimi, kutsal dil kullanılarak yapılanıdır; çünkü eleştiriye kapalıdır.

 

Bir toplum kendini sürekli övüyorsa, belki de en çok eleştiriye ihtiyaç duyduğu zamandadır. Gerçek sevgi, kör bir hayranlık değil; iyileştirme arzusudur. Bir halkı gerçekten seven, onun hatalarını da görür ve düzeltmek için çaba gösterir. Susmak ise sevgi değil, ihmalin başka bir adıdır. İhmal büyüdükçe, adaletsizlik kök salar.

Bugün “aziz millet” söylemiyle övünen pek çok toplulukta, gençlerin umutsuzluğu derinleşiyor. Eğitimli gençler ülkelerini terk etmeyi düşünüyor; kalanlar ise gelecek kaygısıyla yaşıyor. Bu tablo, yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki bir krizdir. Çünkü umut, adalet duygusuyla beslenir. Eğer insanlar çabanın karşılığını alamayacağına inanıyorsa, sistem meşruiyetini kaybeder. Suskunluk bu meşruiyet krizini gizler ama çözmez.

Zulme karşı çıkmak, her zaman yüksek sesle bağırmak anlamına gelmez; fakat en azından hakikati çarpıtmamayı gerektirir. Bir haksızlığı görüp “aslında o kadar da kötü değil” demek, zulmün dilini konuşmaktır. Bir yanlışın üzerini örtmek, onu ortadan kaldırmaz; aksine güçlendirir. Bu yüzden en büyük cesaret, kendi tarafının yanlışını söyleyebilmektir. Çünkü gerçek sadakat, doğruluğa sadakattir.

Sonuç olarak, zulmeden dindardan daha tehlikeli olan, zulme sessiz kalan dindardır; çünkü o, yanlışın normalleşmesine katkıda bulunur. Sömürülen toplumların özgürleşmesi, yalnızca dış baskılara karşı direnmekle değil, içerdeki adaletsizliklerle yüzleşmekle mümkündür. “Aziz millet” söyleminin arkasına saklanmak yerine, “adil toplum” olma hedefi benimsenmelidir. Gurur, hakikatle birleştiğinde değerlidir; aksi hâlde bir yanılsamadır. Ve unutulmamalıdır ki, bir toplumun kaderi, yalnızca yönetenlerin değil, susanların da eseridir. Sessizlik kırılmadıkça, zillet sürer; hakikat konuşuldukça umut doğar.

Erol Kekeç/14.02.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...