7 Şubat 2026 Cumartesi

Kahramanlık Retoriği Ve Meşruiyetin Çöküşü Üzerine Bir Toplumsal-siyasal Değerlendirme

Bir kişi, yarım asır boyunca mutlak kötülüğün sembolü olarak anlatılıp, sonra bir anda devlet ciddiyetiyle müzakere öznesi hâline getiriliyorsa; mesele artık güvenlik, barış ya da strateji değildir. Mesele, topluma şunun söylenmesidir: “Hakikat sabit değildir. Dün ne söylediysek bugün tersini söyleyebiliriz. Ve siz buna uyum sağlamak zorundasınız.” Bu, pedagojik bir şiddettir. Toplumun hafızasına uygulanan sistemli bir ayardır. İnsanlara yalnızca yeni bir politik yönelim değil, yeni bir duygu rejimi dayatılır. Dün öfke duyman istenir, bugün susman; dün lanetlemen beklenir, bugün ‘büyük resim’ adına kabullenmen.

Buradaki asıl kırılma noktası şudur: Bu dönüşüm, utanmadan yapılmaktadır. Ne bir yüzleşme vardır, ne bir hesaplaşma, ne de samimi bir gerekçe. Sadece iki kelime dolaşıma sokulur: “Devlet meselesi.” Bu ifade, bu topraklarda düşünmenin mezar taşıdır. Çünkü bu söz söylendiği anda soru sormak ayıp, hatırlamak gereksiz, itiraz ise neredeyse vatana ihanet sayılır. Oysa devlet meselesi denilen şey, eğer adaletle bağını koparmışsa; artık milletin değil, iktidarın meselesidir.

Bir kişi üzerinden yürütülen kişisel güzellemeler, bir millete yapılabilecek en ağır hakarettir. Çünkü bu, acıyla alay etmektir. “Siz yanlış yas tuttunuz, yanlış öfkelendiniz, yanlış hatırladınız” demenin daha süslü bir versiyonudur. Daha da vahimi, bu güzellemelerin üstten bir akıl edasıyla sunulmasıdır. Halk, anlamaz; halk, duygusaldır; halk, büyük resmi göremez… Bu kibir, siyasetin değil; tahakkümün dilidir. Ve tahakküm, kendini en çok ‘sizin iyiliğiniz için’ diyerek gizler.

Toplumsal refleksler bu noktada bilinçli olarak bastırılır. İnsanların içgüdüsel adalet duygusu, ‘olgunluk’ adına küçümsenir. Oysa adalet duygusu ilkel değil; insanîdir. İlkel olan, onu susturmayı marifet saymaktır. Bir toplum, kırk yıl boyunca bir figür üzerinden bir arada tutulmuş bir öfkeyi, bir anda rafa kaldırmaya zorlanıyorsa; burada barış değil, zoraki bir unutma dayatması vardır. Unutmak, barış değildir. Unutmak, yalnızca ertelenmiş bir hesaplaşmadır.

Bu tabloyu ciddiyetle anlatmak, onu normalleştirmek olur. Dün mutlak kötülük olarak sunulan bir figürün, bugün ‘kaçınılmaz aktör’ diye pazarlanması trajikomiktir. Bu, bir akıl tutulması değil; aklın bilinçli biçimde askıya alınmasıdır. Bugün “vatan” denir, yarın “reel politika”. Bugün “şehitler” hatırlatılır, yarın “şartlar”. Değişmeyen tek şey şudur: Karar vericinin kendisi, sorgulanamaz oluşu.

Daha karanlık bir ihtimali de konuşmak gerekir. Şayet bu şahıs gerçekten iddia edildiği gibi bir istihbarat elemanıysa –ki bu iddia başlı başına bir çürüme göstergesidir– o zaman karşımıza çok daha vahim bir tablo çıkar. Bu durumda devlet şunu mu demektedir: “Ben suçu doğrudan işlemem; ama kendi adıma çalıştırdığım unsurlar eliyle işletirim. Sonra da ihtiyaç hâsıl olunca onları ya feda ederim ya da kahramanlaştırırım.” Eğer bu mantık savunulabiliyorsa, hukuk bir dekor, adalet bir söylem, suç ise bağlama göre tanımlanan esnek bir kavram hâline gelir. Bu artık devlet aklı değil; organize bir güç mantığıdır.

Burada sorulması gereken soru basittir ama rahatsız edicidir: Devlet, kendi adına suç işletme meşruiyetini nereden alır? Bu yetkiyi ona kim vermiştir? Millet mi? Hukuk mu? Ahlak mı? Yoksa yalnızca güç mü? Eğer cevap güçse, o zaman bu yapı meşruiyetini değil; sadece korkuyu yönetiyordur. Korku ise uzun vadede sadakat üretmez, yalnızca suskunluk üretir.

Millet neden vardır? Neden vergisini verir, neden askerlik yapar, neden hukuka uyar? Cevap açıktır: Canını, malını ve neslini koruyacağına inanılan bir meşruiyet düzeni için. Eğer bu düzen, gerektiğinde kendi yurttaşının acısıyla pazarlık yapmayı, gerektiğinde hafızayı silmeyi, gerektiğinde dün lanetlediğini bugün yüceltmeyi normal görüyorsa; o zaman insanların gözünde meşruiyetini nasıl koruyacaktır? Alışkanlıkla mı? Alternatifsizlikle mi? Yoksa sadece zaman kazanarak mı?

Entelektüel sorumluluk tam da burada başlar. Aydın, bu tür dönüşümlere alkış tutan değil; bu dönüşümlerin ahlaki bedelini hatırlatan kişidir. Ne yazık ki çoğu zaman entelektüel çevreler de bu oyunun bir parçası hâline gelir. Dün en sert dili kullananlar, bugün en rafine cümlelerle aynı figürü anlatabilir. Kavramlar yer değiştirir, kelimeler yeni görevler üstlenir. “Barış” kelimesi, adaletin yerine ikame edilir. Oysa adalet olmadan barış, yalnızca güçlü olanın sessizliği satın almasıdır.

Burada çözüm sunulmuyor. Çünkü bazı dönemlerde çözüm üretmek değil, soruyu diri tutmak gerekir. Benim kafamda, kafamın içine sığmayacak kadar deli sorular var. Bu sorular bağırmaz; ağır ağır konuşur. Gece uykunun arasına sızar, gündüz kalabalıkların içinde yankılanır. Bu soruların en tehlikeli yanı şudur: Cevapları yokmuş gibi davranılır. Çünkü cevap vermek, bedel ödemeyi gerektirir.

Ama tarih şunu defalarca göstermiştir: Bastırılan sorular kaybolmaz. Bugün bir yazıda, yarın bir türkünün içinde, öbür gün anonim bir ağıtta karşımıza çıkar. Ben biliyorum; bugün kendi kendime çalıp söylediğim türküler, vakti zamanı gelince anonim olarak da söylenir. Çünkü hakikat, er ya da geç sahibini aşar. Ve bir gün, kahramanlık ile cinayet arasındaki çizgi tamamen silinirse; o gün bu toplum yalnızca siyasi bir kriz yaşamaz, ahlaki iflasını da resmileştirir. İşte o zaman, hiçbir müzakere masası, hiçbir büyük resim, hiçbir devlet gerekçesi bu iflası örtmeye yetmez.

Erol Kekeç/07.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...