Bu çağda iman, yalnızca inanmak değildir; iman, aynı zamanda
temsil etmektir. Çünkü insanlar artık kutsal metinleri değil, o metinlere
inandığını söyleyenleri okumaktadır. İnsanlar artık ayetlere değil, ayetleri
ağzına alıp adaletsizlik yapanlara bakarak hüküm vermektedir. Bugün din, kitap
raflarında değil; sokakta, mahkemede, makam odasında, iş yerinde, sosyal
medyada, günlük hayatta sınanmaktadır. Ve biz farkında olsak da olmasak da her
birimiz, inandığımız değerlerin yürüyen bir ilan panosuna dönüşmüş durumdayız.
Bu yüzden Musa’ya iman edenlerin “Rabbimiz! Bizi zalimler için fitne yapma”
duası, sadece geçmişin değil, bugünün de duasıdır. Bu dua, bir korkunun
ifadesidir: “Allah’ım, bizim hatamız yüzünden insanlar senden uzaklaşmasın.” Bu
dua, bir bilinçtir: “Biz yanlış yaşarsak, hakikat yaralanır.” Bu dua, bir
sorumluluktur: “Biz bozulursak, din kirlenir.” Bu dua, Kur’an’ın ruhunu taşıyan
bir ahlâk çığlığıdır. Nitekim bu dua, Kur’an-ı Kerim’de, Firavun zulmü altında
ezilen, küçük ama bilinçli bir topluluğun, kendi zaaflarının bile hakikate
zarar vermesinden korkan insanların duası olarak karşımıza çıkar. Onlar,
zulümden çok, zulmün bahanesi olmaktan korkmuşlardır. Çünkü biliyorlardı ki
bazen zalimden çok, zalime gerekçe sunanlar yıkar toplumu.
Bu dua, aynı zamanda bir peygamber ahlâkının yansımasıdır.
Musa Peygamber yalnızca Firavun’a karşı mücadele etmemiştir; kendi ümmetinin
ahlâkını da inşa etmeye çalışmıştır. Çünkü biliyordu ki ahlâk olmadan tevhid,
adalet olmadan iman, merhamet olmadan ibadet yaşayamaz. Bugün bizler de benzer
bir eşikte duruyoruz. Gücün, makamın, iktidarın, paranın, görünürlüğün,
popülerliğin dindarlıkla birleştiği bir çağda yaşıyoruz. Ve bu birleşme, eğer
vicdanla, adaletle, tevazu ile, sorumluluk bilinciyle desteklenmezse; iman, bir
kurtuluş vesilesi olmaktan çıkar, bir yıkım aracına dönüşür. Çünkü güç, ahlâkla
birleşmediğinde yozlaştırır. Din, güçle birleştiğinde ama ahlâk zayıfsa,
korkunç bir meşruiyet üretir. Zulüm, kutsal kelimelerle süslenir. Haksızlık,
ayetlerle örtülür. Kayırmacılık, kader diye sunulur. Liyakatsizlik, “bizden
olmak”la meşrulaştırılır. İşte fitne tam da burada başlar.
Bugün Türkiye toplumunda yaşanan kırılmaların merkezinde,
sadece ekonomik sorunlar, sadece siyasal gerilimler, sadece küresel krizler yoktur.
Asıl merkezde, derin bir ahlâk yarılması vardır. İnsanların adalet duygusu
zedelenmiştir. İnsanların hakka olan güveni sarsılmıştır. İnsanlar artık “doğru
olanı” değil, “güçlü olanı” esas almaya başlamıştır. Ve ne yazık ki bu sürecin
içinde, kendini dindar olarak tanımlayan kesimlerin hataları, ihmalleri,
suskunlukları ve zaman zaman açık yanlışları büyük bir rol oynamaktadır. Çünkü
insanlar şunu görmektedir: Namaz kılan ama kul hakkı yiyen, Kur’an okuyan ama
yalan söyleyen, başörtüsü taşıyan ama kibirle bakan, Allah’tan bahseden ama
mazlumun yanında durmayan bir profil yaygınlaşmaktadır. Bu tablo, sadece
bireysel günah değildir; bu tablo toplumsal bir felakettir. Çünkü bu tablo,
dini itibarsızlaştırır. Bu tablo, imanı yıpratır. Bu tablo, gençlerin kalbinde
onarılması zor yaralar açar.
Bir zamanlar başörtüsü, bu toplumda bir bedelin, bir
direnişin, bir sadakatin simgesiydi. İnancını yaşamak isteyen kadınlar,
eğitimden, işten, sosyal hayattan dışlanmayı göze alarak bu simgeyi taşıdılar.
Bu fedakârlık, toplumun vicdanında derin bir saygı uyandırdı. Fakat bugün, aynı
sembol; kimi zaman ayrıcalıkla, kimi zaman kayırmayla, kimi zaman
ikiyüzlülükle, kimi zaman güçle yan yana anılır hâle geliyorsa, burada çok
ciddi bir anlam kaybı yaşanıyor demektir. Sembol, ruhunu kaybediyorsa; orada
iman değil, vitrin vardır. Orada takva değil, imaj vardır. Orada kulluk değil,
gösteri vardır. Ve bu, dinin en büyük yenilgisidir.
Bugün birçok genç, sessizce dinden uzaklaşmaktadır. Kimi bunu
yüksek sesle “deistim” diyerek yapar, kimi kalbinde koparak yapar, kimi
ibadetleri terk ederek yapar, kimi de sadece mesafe koyarak yapar. Bu
kopuşların büyük kısmı, teorik ateizmden değil; pratik ikiyüzlülükten
beslenmektedir. Gençler şunu söylemektedir: “Eğer dindarlık buysa, ben böyle olmak
istemiyorum.” Bu cümle, bir isyan değil; bir hayal kırıklığıdır. Bu cümle,
inkâr değil; kırılmış bir güvenin ifadesidir. Ve bu güveni kıranların çoğu,
dine düşman olanlar değil; dini temsil ettiğini iddia edenlerdir. İşte Musa’nın
kavminin korktuğu fitne, tam olarak budur.
Dindar olduğunu söyleyenlerin, insanların dinden kaçmasına
sebep olması, sadece bir sosyolojik sorun değildir; bu, ağır bir vebaldir.
Çünkü bu, Allah adına konuşup Allah’ın adını insanlara sevimsiz göstermektir.
Bu, Peygamberlerin emanetine zarar vermektir. Bu, hakikatin önüne set
çekmektir. Bu, insanları günaha değil; umutsuzluğa sürüklemektir. Çünkü
insanlar bazen günahkâr kalır ama umutlu kalır; bazen de umudunu kaybeder ve
her şey biter. Din adına yapılan yanlışlar, insanın umut damarını keser. İşte
bu yüzden, dindarların hatası sıradan bir hata değildir. Dindarın
adaletsizliği, sıradan bir adaletsizlik değildir. Dindarın yalanı, sıradan bir
yalan değildir. Çünkü her biri, dine yazılmaktadır.
Bu toplumun bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni sloganlar,
yeni hamleler, yeni projeler değildir. En çok ihtiyaç duyduğu şey, ahlâk
devrimidir. Vicdanın yeniden inşasıdır. Adaletin yeniden merkeze alınmasıdır.
Tevazunun yeniden öğrenilmesidir. Hesap verebilirliğin yeniden kurulmasıdır. Hatalarla
yüzleşme cesaretidir. “Biz de yanlış yaptık” diyebilme erdemidir. Çünkü tövbe,
sadece bireysel günahlar için değil; toplumsal hatalar için de vardır. Bir
toplum, hatasını kabul etmeden iyileşemez. Bir hareket, yanlışlarıyla
yüzleşmeden temizlenemez. Bir inanç dili, samimiyet olmadan ikna edici olamaz.
Bugün her samimi mümin, Musa’nın kavmi gibi dua etmek
zorundadır: “Allah’ım, beni senin dinine engel yapanlardan etme. Beni
yanlışımın vitrini yapma. Beni insanların senden uzaklaşmasına sebep kılma. Beni
adaletsizliğin temsilcisi yapma. Beni ikiyüzlülüğün simgesi hâline getirme.” Bu
dua, korkakların değil; bilinçlilerin duasıdır. Bu dua, zayıfların değil;
sorumluluk sahiplerinin duasıdır. Bu dua, başkalarını suçlayanların değil;
kendini hesaba çekenlerin duasıdır.
Bu, bir suçlama değildir. Bu, bir nefret dili değildir. Bu,
bir dışlama çağrısı değildir. Bu, bir vicdan çağrısıdır. Bu, “önce kendimize
dönelim” çağrısıdır. Bu, “dini kurtarmak için önce ahlâkımızı kurtaralım”
çağrısıdır. Bu, “imanı savunmak için önce adil olalım” çağrısıdır. Bu,
“Allah’ın adını yüceltmek için önce kul hakkına saygı gösterelim” çağrısıdır.
Çünkü bir toplum, en çok düşmanlarından değil; kendi içindeki
çürümeden zarar görür. Bir din, en çok dış saldırılardan değil; iç ihanetlerden
yaralanır. Ve bir inanç, en çok inkârdan değil; ikiyüzlülükten kan kaybeder.
Eğer biz, yaşadığımız hayatla insanlara Allah’ı
sevdirmiyorsak; susarak, yanlış yaparak, haksızlığa göz yumarak onları
Allah’tan uzaklaştırıyorsak; bilmeliyiz ki en büyük fitne, tam da orada
başlamıştır. Ve bu fitne, ancak samimiyetle, adaletle, tevazuyla ve vicdanla
söndürülebilir.
Erol kekeç/17.02.2026/Sancektepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder