Hakikati söylemek hiçbir zaman kolay olmadı. Tarihin her döneminde, yapılan yanlışları eleştirenler ya susturulmaya çalışıldı ya da kolay bir etiketle yaftalandı. Bugün de aynı şey oluyor. Bazıları yapılan yanlışların eleştirisini hemen “din düşmanlığı” olarak ilan ederek kendilerini dokunulmaz bir alanın içine yerleştirmek istiyor. Oysa bu yaklaşım hem akla hem de inancın özüne aykırıdır. Çünkü hakikat, insanların kurduğu yapılarla sınırlı değildir. Hakikat, er ya da geç ortaya çıkma özelliğine sahiptir. Bunu herkes bilmelidir. Hakikatin sahibi insanoğlu değildir; hakikatin sahibi Allah’tır. Ve Allah dilerse hakikati, iman ettiğini söyleyenlerin eliyle de ortaya çıkarır, iman etmemiş olanların diliyle de görünür kılar. Hakikat bazen beklenmedik yerlerden konuşur. Bu yüzden hakikatten korkanlar aslında kendi kurdukları düzenin çürüklüğünden korkanlardır.
İnsan kavramı üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir. İnsan, sadece biyolojik bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda değer üreten, anlam kuran, sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Değerler dünyasını anlamadan toplumları anlamak mümkün değildir. Din, inanç, vatan, bayrak gibi kavramlar toplumlar için son derece güçlü anlamlar taşır. Ancak kavramların kapsamı ve kaplamı açısından bakıldığında, en geniş kavram insandır. Çünkü insan bu kavramların hepsini kuşatan bir varlıktır. Din insan içindir, vatan insan içindir, değerler insan içindir. İnsan yoksa bu kavramların da anlamı kalmaz. Bu yüzden insanı ezerek, insanın iradesini yok sayarak, insanı küçülterek değerleri yüceltmeye çalışmak aslında o değerleri de anlamsızlaştırmaktır. İçerikte bulunan kavram, kaplamı daha geniş olan kavramı kuşatamaz. İnsan kavramı bu anlamda en üst düzey kapsayıcı kavramdır.
Allah insanı yaratırken ona yalnızca yaşama imkânı vermedi; aynı zamanda insan olma kodlarını da yükledi. Bu çok önemli bir hakikattir. Her insanda vicdan vardır, akıl vardır, seçim yapabilme yeteneği vardır. Bu potansiyel herkese verilmiştir. Ancak herkes bu potansiyeli aynı şekilde kullanmaz. Kimi bu kodları işlevsel hale getirir ve gerçekten insan olur. Kimi ise bu kodları kullanmadan yaşar ve yalnızca beşer olarak kalır. Beşer olmak biyolojik bir varoluştur; insan olmak ise bilinçli bir tercihtir. İşte asıl mesele burada başlar.
Çünkü insan olma kodlarını kullandıktan sonra kişinin önüne iki yol çıkar. Biri hayra götüren yol, diğeri şerre götüren yol. Bu iki yol insanın iradesine bırakılmıştır. Bu noktada kimsenin kimse üzerinde mutlak bir tahakküm kurma hakkı yoktur. Bir insan bir yolu seçti diye, diğer insanlara aynı yolu dayatma yetkisi kazanmaz. İnanç, düşünce ve ahlak tercihleri insanın özgür iradesiyle anlam kazanır. Zorla kabul ettirilen hiçbir şey gerçek değildir. Zorla dayatılan bir inanç, inanç değildir; sadece baskıdır.
Ne yazık ki yaşadığımız dünyada bunun tam tersi bir tablo giderek yaygınlaşıyor. Bazı insanlar kendilerini kutsallaştırarak söylediklerini ve yaptıklarını adeta ilahi irade gibi sunmaya başlıyor. Kendi yorumlarını mutlak doğru ilan ediyorlar. Kendi düşüncelerine itiraz edenleri düşman ilan ediyorlar. Bu yaklaşım yalnızca bir fikir problemi değildir; bu yaklaşım toplumsal bir ifsatın başlangıcıdır. Çünkü bir insan ya da bir grup kendisini sorgulanamaz hale getirdiği anda, orada adalet ortadan kalkar.
İşte bu noktada büyük bir kırılma yaşanır. İnsanlar yanlışları dile getirmeye korkar hale gelir. Eleştiri susturulur. Farklı düşünceler tehdit gibi görülür. Oysa bir toplumun sağlıklı kalabilmesi için eleştiriye ihtiyacı vardır. Eleştiri düşmanlık değildir. Eleştiri, yanlışın düzeltilmesi için bir fırsattır. Ama bu fırsat yok sayıldığında toplum yavaş yavaş çürümeye başlar.
Yıllar önce bu ülkede “dindar bir nesil yetiştirilecek” söylemi ortaya atıldığında bazı insanlar bu söylemin nereye gidebileceğini görmeye çalıştı. O zaman şu uyarı yapılmıştı: Eğer din, devlet eliyle bir ideoloji haline getirilirse, bir süre sonra insanlara din dar edilir. Bugün geldiğimiz noktada birçok insanın yaşadığı şey tam olarak budur. Din adına konuştuğunu söyleyen bazı anlayışlar, dini bir özgürlük alanı olmaktan çıkarıp bir baskı aracına dönüştürdü. Bu durum en büyük zararı dine verdi. Çünkü insanlar çoğu zaman yapılan yanlışlarla dini birbirinden ayıramadı.
Sonuç olarak ortaya trajik bir tablo çıktı: İnsanlar yapılan yanlışlardan uzaklaşmadı, fakat dinden uzaklaştı. Bunun nedeni din değil, dini temsil ettiğini iddia eden anlayışların tutarsızlığıdır. İnsanlar samimiyetsizliği görür. İnsanlar çelişkiyi fark eder. İnsanlar adaletsizliği hisseder. Bir süre sonra da bu çelişkinin kaynağını sorgulamaya başlar.
Geçmişte savunulan bir ilke vardı: Devletin vatandaşlara din anlatma gibi bir sorumluluğu yoktur. Aileler kendi çocuklarını istedikleri gibi yetiştirme hakkına sahiptir. Bu ilke aslında hem özgürlüğü hem de toplumsal barışı koruyan bir ilkedir. Çünkü inanç alanı zorla düzenlenemez. İnanç kalbin alanıdır. Devlet, insanların inançlarını belirleyen bir kurum haline geldiğinde hem inanç zedelenir hem de toplum gerilir.
Bugün ilginç bir şekilde, geçmişte bu özgürlükleri savunan bazı kesimlerin bile zamanla farklı bir noktaya geldiği görülüyor. Kendi kurdukları yaşam biçimini sanki ilahi bir emir gibi dayatmaya başladılar. Buna itiraz edenleri de hemen din düşmanlığı ile suçladılar. Bu yaklaşım hem ahlaki hem de entelektüel olarak büyük bir hatadır. Çünkü kimsenin dini temsil etme tekeli yoktur.
Toplumu daha fazla germek kimseye fayda sağlamaz. Bu yolların sonu çıkmaz sokaklara çıkar. Çıkmaz sokakların sonunda ise karanlık dehlizler vardır. Tarih bunu defalarca göstermiştir. Toplumlar baskıyla değil, adaletle ayakta kalır. İnsanlar zorlamayla değil, ikna ile birlikte yaşayabilir.
Bu nedenle temel bir çağrı yapmak gerekiyor: İnsan yetiştirelim. İnsanların inançlarını kendilerinin seçmesine izin verelim. Allah’ın yarattığı bu varlığı zorlamayalım. Çünkü kimse ot değildir. Her insanın iradesi vardır. Her insanın seçim yapma yeteneği vardır. Bu, insan olmanın temel özelliğidir. Kur’an’da sürekli tekrar edilen bir çağrı vardır: Akletmek. İnsan düşünmeye davet edilir. İradesini kullanmaya davet edilir. Sorumluluk almaya davet edilir.
Ama ne yazık ki bazıları çıkıp şöyle diyebiliyor: “Biz sizin yerinize düşünüyoruz.” Hatta daha ileri giderek “tüm çocuklar bizim” diyebilecek kadar ileri giden anlayışlar ortaya çıkabiliyor. Bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Çünkü bu, insanın özgürlüğünü ortadan kaldıran bir zihniyettir. Çocuklar toplumundur ama hiç kimsenin mülkü değildir. Çocuklar gelecektir ama bir ideolojinin hammaddesi değildir.
Eğitim ve öğretimin amacı açık olmalıdır. Eğitim sistemi, belirli bir ideolojiyi dayatmak için kurulmaz. Eğitim sistemi, ahlaki ilkeler ve hukuk çerçevesinde adaletli, üretici, düşünebilen, aklını kullanabilen insanlar yetiştirmek için vardır. Gerçek eğitim insanı özgürleştirir. Gerçek eğitim insanın zihnini açar. Gerçek eğitim insanı başkalarının kölesi haline getirmez.
Eğer eğitim sistemi bir ideolojinin aracı haline gelirse o toplumun geleceği tehlikeye girer. Çünkü düşünemeyen nesiller ortaya çıkar. Sorgulamayan nesiller yetişir. Eleştiremeyen insanlar çoğalır. Böyle bir toplum uzun vadede ilerleyemez. Böyle bir toplum bilimde, sanatta, ahlakta ve adalette geriler.
Bir toplumda adalet yerde sürünüyorsa, ahlak zedelenmişse, hakkaniyet kaybolmuşsa, aile yapısı yıpranmışsa ve insanlar birbirine güvenmez hale gelmişse, orada sorun çok derindir. Böyle bir ortamda bazı insanların “biz toplumu ilahi bir yöntemle ıslah edeceğiz” demesi büyük bir yanılgıdır. Çünkü ilahi mesaj baskı aracı değildir. İlahi mesaj insanı özgürleştirir. İlahi mesaj insanı düşünmeye çağırır. İlahi mesaj insanı adalete davet eder.
Eğer bir anlayış insanları küçültüyor, korkutuyor ve susturuyorsa, orada ciddi bir sorun vardır. Değer denince yalnızca folklorik bir yaşamı anlamak da büyük bir eksikliktir. Değerler yalnızca ritüeller değildir. Değerler adalettir. Değerler merhamettir. Değerler doğruluktur. Değerler emanet bilincidir. Değerler insan onurunu korumaktır.
Bu yüzden önemli bir soru ortaya çıkıyor: Böyle bir yaşamı istemeyenlere “din düşmanı” deme hakkını bir kişi nereden bulur? Bu sorunun ciddi şekilde sorulması gerekir. Çünkü bu tür etiketler toplumda büyük yaralar açar. İnsanları kutuplaştırır. Birbirine düşman eder. Oysa dinin özü düşmanlık üretmek değildir.
Allah adildir ve adil olanları sever. Bu ilke yalnızca teorik bir cümle değildir. Bu, hayatın merkezine konması gereken bir ölçüdür. Adalet yoksa hiçbir şey sağlıklı kalamaz. Adalet yoksa güven yoktur. Güven yoksa toplum çöker.
Bu hatırlatma aslında bir umut kırıntısından kaynaklanıyor. Belki bazı insanların içinde hâlâ bir merhamet kalmıştır. Belki bazı vicdanlar hâlâ tamamen susmamıştır. Belki bazı insanlar yapılan yanlışları görmeye başlamıştır. İşte bu ihtimal bile konuşmaya değer.
Çünkü tarih boyunca değişim çoğu zaman küçük bir farkındalıkla başlamıştır. İnsanlar bir noktada “Bu böyle gitmez” demiştir. O anda yeni bir kapı açılmıştır. Hakikat bazen yavaş yürür ama sonunda mutlaka görünür hale gelir.
Hesap günü vardır. Bu, sadece bir dini ifade değildir; aynı zamanda ahlaki bir hatırlatmadır. İnsan yaptığı her şeyden sorumludur. Güç sahibi olmak sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğu büyütür. Bir insanın ya da bir grubun insanları yanıltması, baskı kurması ve sonra bunu kutsallıkla örtmeye çalışması büyük bir vebaldir.
Bu ayet aslında insanlığın genel durumunu anlatır. İnsan çoğu zaman kendi kurduğu dünyanın içinde kaybolur. Güç, çıkar, ideoloji ve korkular insanın gözünü perdeleyebilir. Ama bu durum sonsuza kadar sürmez. Bir gün hakikat görünür olur. Bir gün hesap sorulur. Bir gün yapılanların gerçek değeri ortaya çıkar.
Bu yüzden kimse kimseyi kandırmaya çalışmamalıdır. Hakikati gizlemek geçici bir başarıdır. Ama hakikatin ortaya çıkması kalıcıdır. Bu gerçeği anlamayanlar kısa vadede kazandıklarını zanneder, fakat uzun vadede büyük kayıplar yaşar.
Toplumların en büyük ihtiyacı samimiyettir. Samimiyet, söz ile eylemin uyumudur. Samimiyet, güç karşısında doğruları söyleyebilmektir. Samimiyet, insanı araç haline getirmemektir. Samimiyet, hakikati eğip bükmemektir.
Bugün yapılması gereken şey çok açıktır: İnsan onurunu merkeze alan bir anlayışı yeniden inşa etmek. İnancı zorlamadan, düşünceyi bastırmadan, eleştiriyi düşmanlık saymadan bir toplum kurmak. Eğitim sistemini özgür düşüncenin alanı haline getirmek. Adaleti gerçekten tesis etmek. Ahlakı slogan olmaktan çıkarıp hayatın ölçüsü yapmak.
Bunlar yapılmadığı sürece hiçbir söylem toplumu kurtaramaz. Hiçbir ideoloji toplumu iyileştiremez. Hiçbir slogan yaraları saramaz. Çünkü sorun söylemde değil, uygulamadadır.
Bu nedenle son söz nettir: İnsan yetiştirelim. Özgür düşünen, adaletli, vicdan sahibi insanlar yetiştirelim. İnancı dayatmayalım, tercih haline bırakalım. Hakikatten korkmayalım. Eleştiriden kaçmayalım. Gücü kutsallaştırmayalım.
Ve unutmayalım: Hakikat er ya da geç ortaya çıkar. Hakikatin sahibi Allah’tır. İnsanlar onu bazen engellemeye çalışır, bazen geciktirir, bazen çarpıtır. Ama sonunda hakikat görünür olur. İşte o gün geldiğinde, herkes kendi yaptıklarıyla yüzleşir. Bu yüzden bugün konuşmak, bugün uyarmak, bugün hatırlatmak gerekir.
Yazık olmasın diye konuşmak gerekir. Çünkü susmak bazen yanlışın büyümesine yardım eder. Ve kimse bu toplumun geleceğini karanlık bir yola sürükleme hakkına sahip değildir. Bu toprakların çocukları düşünmeyi, seçmeyi ve insan olmayı hak ediyor. Bu hak onların elinden alınamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder