Zamanın birinde, adı “adam öldüren mescit” diye bilinen bir
mescit varmış. O mescidin bulunduğu yer küçük bir kasabaymış. Bu kasabada otel,
han ya da herhangi bir konaklama yeri yokmuş. Dışarıdan gelen misafirler, eğer
orada bir tanıdıkları yoksa, kalacak bir yer bulamadıkları zaman mecburen o
mescide sığınırmış. Fakat mescidin kötü bir namı varmış: İçeri giren bir daha
sağ çıkmazmış. Halk arasında mescidin tılsımlı olduğu, görünmeyen bir gücün
oraya girenleri öldürdüğü söylenirmiş.
Kasaba halkı bu mescidin hikâyesini özellikle yabancılara
anlatır, orada kalmamaları için uyarırmış. Kimsesi olmayan, yoldan gelmiş
garipler, çaresiz kaldıklarında o mescide yönelirmiş. Soğuk kış gecelerinde
dışarıda donmaktansa, “Ne yapacaklar bize?” diye korka korka içeri girerlermiş.
Fakat o korku, onların ruhunu zaten önceden öldürmüş olurmuş. Sabah olduğunda
mescitten sağ çıkan olmazmış. Böylece mescidin “adam öldüren” olduğuna dair
inanç pekiştikçe pekişmiş. İnsanlar, mescidin sihirli bir tılsımı olduğuna,
görünmez bir gücün oraya giren herkesi yok ettiğine inanır olmuş.
Yine bir gün kasabaya yabancı bir misafir gelmiş. Gidecek bir
yeri, kalacak bir tanıdığı yokmuş. Mecburen o mescitte kalmaya karar vermiş.
Kasaba halkı adamı uyarmış: “Oraya girme, orada yatma. Oraya sağ giren herkesin
ölüsü çıktı.” Adam sakince cevap vermiş: “Ben zaten yaşamak istemiyorum. Eğer
öldürecek bir şey varsa gelsin öldürsün. Kimseden korkmuyorum.” Ne kadar ısrar
ettilerse de adam kararından vazgeçmemiş ve mescide girmiş.
Gecenin ilerleyen saatlerinde tuhaf homurdanmalar duyulmaya
başlamış. Sanki görünmeyen bir varlık adamı yemek istediğini söylüyormuş. Fakat
ortada kimse yokmuş. Ses bağırmış, homurdanmış, tehdit etmiş. Adam ise dimdik
durmuş: “Kimsen çık ortaya! Senden korkmuyorum. Cesaretin varsa gel, öldür
beni!” diye meydan okumuş. Ses ne kadar homurdansa da adam kararlılığını
sürdürmüş. “Ben Allah’tan başka kimseden korkmam!” demiş. Bu meydan okumanın
ardından bir anda mescit aydınlanmış. Sütunlardaki karanlık gölgeler kaybolmuş,
sıvalar dökülmüş, yıllardır saklanan çürümüşlük ortaya saçılmış. Bir süre sonra
ses tamamen kesilmiş. Adam başını koyup uyumuş. Sabah erkenden de sağ salim
uyanmış.
Kasaba halkı sabah erkenden mescide koşmuş. Amaçları adamın
cesedini görmekmiş. Fakat bir de bakmışlar ki adam keyifle oturuyor.
Şaşkınlıkla sormuşlar: “Nasıl oldu bu iş?” Adam cevap vermiş: “Ben Allah’tan
başka kimseden korkmam. Beni korkutacak olan varsa çıksın dedim. O ses birden
kaybolup gitti.” O günden sonra “adam öldüren mescit” diye anılan yerin tılsımı
bozulmuş. İnsanlar artık korkmadan orada kalmaya başlamış. Kimseye bir şey
olmamış. Mescidin öldürücü gücü yokmuş; öldüren korkunun kendisiymiş.
Meselenin özü burada yatıyor. İnsanları öldüren, görünmez bir
tılsım değil; içlerine yerleştirilen korkudur. Ruhunu teslim eden, iradesini
korkuya rehin veren zaten hayattayken ölür. O mescit, aslında korkunun
mekânıydı. O korku dağıldığında geriye sıradan bir bina kaldı. Tılsım diye
anlatılan şey, insanların zihninde büyütülmüş bir vehimdi.
Bugün de benzer bir mescidin gölgesinde yaşıyoruz. Adı
farklı, şekli farklı ama özü aynı: “ABD çok güçlü”, “Sesimizi çıkarmayalım”,
“Aman bize ambargo uygular”, “Aman bizi aforoz eder”, “Aman üzerimize ekonomik
yaptırım getirir.” Bu sözler, çağımızın homurdanmalarıdır. İnsanları görünmeyen
bir gücün önünde diz çöktürmek için yayılan korku dalgalarıdır. Öyle bir korku
ki, bazıları Gazze’ye bir baraka ev bile götürmeye cesaret edemez hâle gelir.
Siyonistlerin tepkisinden, küresel güçlerin yaptırımlarından çekinerek susmayı
tercih eder. Suskunluk zamanla alışkanlığa, alışkanlık da teslimiyete dönüşür.
Korku yayıldıkça, insanlar kendilerini güçsüz sanmaya başlar.
Oysa güç, önce zihinde başlar. Korku ise yine zihinde büyür. Bir ülke, bir
toplum, bir ümmet korkuya teslim olduğunda henüz savaş başlamadan kaybetmiştir.
Korku, düşmanın en etkili silahıdır. Çünkü korkan insan kendi zincirini kendi
boynuna geçirir.
İşte böyle bir zamanda İran’ın ortaya koyduğu tavır, bu korku
iklimine meydan okumaktır. Bu yaşamlar, “adam öldüren mescitte korkusuzca
geceleyen adamın tavrına benzer. “ABD güçlüdür, dokunulmazdır” algısına karşı,
“Ben Allah’tan başka kimseden korkmam” diyen bir duruş sergilenmektedir. Bu
duruşun sembol isimlerinden biri Ayetullah Ali Hamaney’dir. Onun liderliğinde
sergilenen kararlılık, birçok kişi tarafından küresel hegemonyanın tılsımını
bozma girişimi olarak okunmaktadır.
Eğer birileri korku duvarını yıkarsa, diğerleri de cesaret
bulacaktır. Eğer birileri ambargo tehdidine rağmen geri adım atmazsa, yaptırım
silahının psikolojik etkisi azalacaktır. Eğer birileri “Ölümden korkmuyorum”
diyebilirse, ölümle tehdit edenlerin gücü sorgulanacaktır. Tıpkı mescitteki
homurdanmanın, meydan okuma karşısında susması gibi.
Bu bakış açısına göre, küresel sistemin kurduğu korku düzeni
ancak korkusuzlukla aşılabilir. Haydutluk olarak tanımlanan müdahaleci
politikalar, ancak karşısında dik duran bir irade gördüğünde geri çekilir. Aksi
hâlde, korkuya teslim olmuş toplumlar üzerinde tahakküm sürdürmek kolaylaşır.
Korku, sömürünün zeminidir. Cesaret ise özgürlüğün kapısıdır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır:
Cesaret, salt meydan okuma değildir. Cesaret, bilinçli ve ilkesel bir duruştur.
Korkusuzluk, pervasızlıkla karıştırılmamalıdır. Gerçek cesaret, bedel ödemeyi
göze alarak hakikati savunmaktır. Mescitteki adamın cesareti, boş bir inat
değil; inancına dayanan bir teslimiyetti. “Allah’tan başka kimseden korkmam”
demesi, korkunun merkezini doğru belirlemesiydi. Gücü ilahlaştırmamış, tehdidi
mutlaklaştırmamıştı.
Günümüzde de mesele tam olarak budur: Gücü ilahlaştırmak mı,
yoksa gücün de sınırlı olduğunu kabul etmek mi? Eğer bir devleti, bir sistemi,
bir askeri gücü mutlak ve dokunulmaz kabul ederseniz, zihninizde ona ilahi bir
nitelik yüklemiş olursunuz. Bu ise korkunun kalıcılaşmasına yol açar. Oysa
hiçbir güç mutlak değildir. Her güç sınırlıdır, her sistem kırılgandır, her
hegemonyanın bir sonu vardır.
Bu nedenle, “adam öldüren mescit “hikâyesini bugünün küresel
siyasetinin psikolojisini çok doğru ifade ettiğine inanıyorum.. Korku üretmek,
korkuyu yaymak, korkuyla yönetmek… Bunlar modern çağın en sofistike kontrol
mekanizmalarıdır. Medya, ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon, askeri
tehditler… Hepsi birer homurdanmadır. Ama o homurdanmaların etkili olabilmesi
için insanların içten içe inanmaları gerekir. Eğer insanlar “Bu tılsım gerçek”
derse, tılsım işler. Ama biri çıkıp “Korkmuyorum” dediğinde, çatlak oluşur.
İran’ın mevcut duruşu, bu çatlağı büyütme iddiası
taşımaktadır. Bu yaklaşım, sadece bir devlet politikası olarak değil;
psikolojik bir eşik aşımı olarak görülmektedir. “Korkunun yenilmesi” söylemi,
birçok coğrafyada yankı bulmaktadır. Çünkü korku sadece bir ülkeye değil, tüm
İslam âlemine ve hatta küresel Güney’e yöneltilmiş bir araç olarak
algılanmaktadır.
Elbette bu süreç sancısız değildir. Ambargolar, ekonomik
sıkıntılar, diplomatik baskılar gerçektir. Bedel ödemek gerçektir. Fakat
korkunun zincirini kırmadan özgürleşmek mümkün değildir. Mescitteki adam, ölümü
göze almıştı. Sabah sağ çıktığında kazandığı şey sadece kendi hayatı değil,
kasabanın özgürlüğü olmuştu. İnsanlar artık korkmadan o mescitte kalabiliyordu.
Bugün de benzer bir psikolojik eşiğin aşılması
hedeflenmektedir. Eğer “ABD dokunulmazdır” algısı yıkılırsa, birçok ülke daha
bağımsız politikalar izleme cesareti bulabilir. Eğer yaptırım korkusu mutlak
olmaktan çıkarsa, uluslararası ilişkilerde denge değişebilir. Eğer tehdit dili
karşısında geri adım atılmadığı görülürse, tehdidin caydırıcılığı
zayıflayabilir.
Bu çağrımı herkesin anlamasını istiyorum; Korkuya teslim
olmayın. Gücü mutlaklaştırmayın. Tehdidi ilahlaştırmayın. Ölümden korkarak
yaşamayı seçmeyin. Çünkü korku, insanı hayattayken öldürür. Cesaret ise bazen
ölüm riskini göze alarak gerçek hayatı başlatır.
“Günümüzün korkusuz adamı İran’dır ve özelde Hamaney’dir”
ifadesi, bu bakış açısının sembolik ifadesidir. Bu cümle, bir politik tercihten
öte, bir psikolojik duruşun altını çizmektedir. Selam, korkusuz olduğunu iddia
edenlere değil; korkunun zincirini kırmaya çalışanlara yöneliktir.
Sonuç olarak, “adam öldüren mescit” bir bina değil, bir
zihniyettir. O zihniyet korkuyla beslenir. Korku dağıldığında, geriye sadece
boş duvarlar kalır. Bugün küresel düzeyde birçok mescit vardır; adı farklıdır
ama işlevi aynıdır. İnsanları içeri girmeden öldüren, ruhlarını teslim alan
korku mekânları…
Birileri o kapıdan içeri girip “Korkmuyorum” demedikçe, o
mescitler ayakta kalmaya devam edecektir. Ama biri çıkıp meydan okuduğunda,
homurdanmalar susacaktır. Tılsımlar bozulacaktır. Sıvalar dökülecek, çürümüşlük
ortaya çıkacaktır. Ve insanlar sabah olduğunda, korkunun aslında bir vehim
olduğunu anlayacaktır.
Mesele budur: Korkunun mescidini yıkmak. Cesaretle, inançla,
bedel ödemeyi göze alarak… Çünkü özgürlük, korkunun tılsımı bozulduğunda
başlar.
Erol Kekeç/01.03.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder