1 Mart 2026 Pazar

ALLAH’A İMAN EDEN YİĞİTLERİN TABLOSU

Biz öfkemizi dünyaya tapınanlardan değil, hakikati bilip de susanlardan alıyoruz. Bizim sözümüz emperyalizme, Siyonist zulme ve onların gölgesinde serinleyenlere olduğu kadar; Müminler aleyhine konuşmayı marifet sayanlara, özellikle İran söz konusu olduğunda biriktirdikleri kini iman zannedenlere de yöneliktir. Çünkü mesele bir ülke meselesi değildir; mesele bir saf meselesidir. Safını belirlemeyen, zulmün gölgesinde tarafsız kalamaz. Tarafsızlık çoğu zaman zalimin yanıdır.

Bugün dünya ateş çemberinden geçiyor. Emperyalizm sadece tankla, topla, uçakla gelmiyor; akılla geliyor, medya ile geliyor, kültürle geliyor, algıyla geliyor. İnsanların zihnini işgal eden bir düzen kurulmuş. Hakikatin sesi kısılıyor, yalan sistematik biçimde pompalanıyor. Müminler direnince “radikal” deniyor, susunca “makul” sayılıyor. İşte bu ikiyüzlülüğün ortasında iman eden yiğitlerin tablosu ortaya çıkıyor.

ALLAH’A iman eden yiğitlerin tablosu; kimisinin Rabbine kavuştuğu, şehit olduğu; kimisinin ise sırasını beklediği bir tablodur. Bu tabloyu anlamayan, tarihi de anlamaz bugünü de.

“Kim ki Allah’ı, Resulünü ve müminleri, Allah’ın taraflarını dost edinirse bilin ki galip gelecek olanlar ancak onlardır.”

Galibiyet nedir? Sayı üstünlüğü mü? Sarayların debdebesi mi? Uluslararası destek mi? Medya gücü mü? Hayır. Galibiyet akıbetin hayır olmasıdır. Galibiyet Allah katındaki değerdir. Galibiyet, zulme karşı dimdik durabilmektir.

Dünya ve içindekiler bir oyun ve oyalanmadan ibaret değil midir? Peki bu kadar oyunun içinde hakikat nasıl ayakta kalacak? İşte burada şehadet devreye girer. İşte burada Hüseyin’in kanı konuşur.

Hüseyin’in şehadeti bir tarih olayı değildir; bir bilinçtir. Kerbelâ bir coğrafya değil; bir ölçüdür. O ölçü şudur: Güç mü haklıdır, hak mı güçlüdür?

Yezid’in ordusu güçlüydü. Sarayları vardı. Medyası vardı. İktidarı vardı. Ekonomik ağı vardı. Çevresi vardı. İtaat edenleri vardı. Ama haklı değildi.

Hüseyin yalnızdı. Yanında az kişi vardı. Çöl vardı. Açlık vardı. Susuzluk vardı. Ama haklıydı.

Bugün de aynı tablo var. Emperyalizm güçlü. Siyonist yapı güçlü. Finans sistemi onların elinde. Medya onların elinde. Küresel anlatı onların elinde. Müminlerin kanı akarken susan, hatta bunu normalleştiren bir düzen kurulmuş.

Müminleri sırf çekememezliklerinden dolayı kıskanıp onlar aleyhine konuşanlar, dünya ve içindekilere kul köle olup zalimlerle iş birliği yapanlar bilsin ki; yerleri ateştir. Ne kötü bir yerdir orası. Orada efendileriyle birlikte birbirlerine laf atarken onları bir görsen… Burada algı yönetimi ile herkes aldatılabilir; ancak öyle bir günden sakının ki o gün kimsenin kimseye faydasının olmayacağı gündür.

Bugün Müminler aleyhine konuşanlar şunu anlamıyor: Siz aslında bir ülkeye değil, bir direniş bilincine saldırıyorsunuz. İran’a öfke kusarken emperyalizmin yaptıklarına sessiz kalanların öfkesi iman değil; yönlendirilmiş bir refleks olabilir. Çünkü emperyalizmden beslenen bir medya dili var. O dil, Müminlerin direncini “tehdit” olarak sunar; zalimin saldırısını “denge politikası” diye anlatır.

Biz meseleyi kör savunuculuk üzerinden okumuyoruz. Biz meseleyi saf üzerinden okuyoruz. Zulme karşı kim duruyorsa o safın yanındayız. Zulme hizmet eden kim varsa ona karşıyız. Bu kadar net.

Kerbelâ’da Sad bin Ömer’in Hüseyin’e söylediği söz, bugünün korkaklarının cümlesidir: “Ordumuz çok güçlü, gel biat et kurtul.” Bu cümle her çağda tekrar edilir. “Sisteme uy, düzenle kavga etme, gücü karşına alma, kendini koru.” Ama Hüseyin’in cevabı da her çağda yankılanır: “Ben kibrimden dolayı mı biat etmiyorum sanıyorsunuz? Eğer mesele makam olsaydı en rahat yaşamı seçerdim. Ama mesele dinin omurgasıdır.”

Bugün de mesele budur. Eğer direniş kırılırsa, hakikatin omurgası kırılır. Eğer zalime meşruiyet verilirse, gelecek nesiller hakikati değil saray protokolünü din zanneder.

Hüseyin dedi ki: “Ben burada direnir ve şehit olursam bu dinin omurgası dimdik kalacak.” İşte o kan kumlara aktı. Çöl rüzgarları o kanı dünyanın dört bir yanına taşıdı. Şehitlik bahçesi her çağda sulandı. O bahçede yetişen fidanlar evrenin kokusunu değiştirdi.

Bugün Filistin’de akan kan, Lübnan’da direnenler, Gazze’de toprağa düşen çocuklar, Yemen’de açlığa rağmen direnenler… Hepsi o bahçenin fidanlarıdır. Onları anlamayan, Hüseyin’i anlamamıştır.

Yezid’in torunları dünya ile övünür. Saraylarının debdebesiyle insanlığı eğittiklerini sanırlar. Ama kendileri için ateş toplarlar. Çünkü zulüm üzerine kurulan düzen kalıcı değildir. Tarih bunun mezarlığıdır.

Bizim derdimiz romantik bir ölüm arzusu değildir. Biz hayatı seviyoruz. Ama biz, zalimin merhametine sığınarak yaşamayı hayat saymıyoruz. Bizim için hayat, Rabbimize alnı açık gitmektir.

“Biz sadece yeni fidanların ihtiyacı olan kanlarımızı bu kumlara bırakıyoruz, ruhumuzla Rabbimize gidiyoruz.”

Bu cümle bir metafor değil; bir bilinçtir. Şehadet, kayıp değil; tanıklıktır. Şehit, ölmez; şahit olur.

Bugün algı yönetimi ile zihinler karartılıyor. Sosyal medya linç kültürü üretiyor. Kim daha sert konuşursa haklı sanılıyor. Hakikat sabır ister; slogan değil. Ama biz şunu biliyoruz: Gün gelir sur çekilir. O surun dışında mücrimler kalır; içinde müminler.

O sur kanla çekilir. O kan mazlumların kanıdır. İçerisi rahmettir; dışarısı azap.

KUR’AN hayatlarında karşılık bulmuş insanların tadını aldığı o güzellikleri Yezid’in torunları anlayamaz. Çünkü onların ölçüsü dünya. Onların galibiyet anlayışı alkış. Onların mutluluğu güç.

Bizim galibiyet anlayışımız ise akıbetin hayır olmasıdır.

Emperyalizm çağında yaşamak kolay değildir. Bilgi bombardımanı altında hakikati seçmek zorlaşır. Müminler bölünmek istenir. Mezhep üzerinden, etnik kimlik üzerinden, coğrafya üzerinden ayrıştırılır. “Şu ülke kötü, bu ülke iyi” tartışmaları arasında asıl mesele unutulur: Zulüm nerede, adalet nerede?

Bugün bazıları Müminler arasındaki ihtilafları büyütürken zalimin saldırılarını küçültüyor. Bu bir bilinç kaymasıdır. Bu kayma tesadüf değildir. Zihinler işgal edildiğinde kalpler de bulanır.

Biz diyoruz ki: Safımız net olsun. Allah’ın taraflarını dost edinenler galip gelecektir. Galibiyet tankla değil; sabırla gelir. Galibiyet medya desteğiyle değil; sebatla gelir.

Hüseyin’in kanı bir mağlubiyet değil; tarihsel bir zaferdir. Çünkü o kan, zalimin meşruiyetini sonsuza kadar tartışmalı hale getirdi. O gün Hüseyin biat etseydi, belki birkaç yıl daha huzurlu yaşardı. Ama dinin omurgası kırılırdı. O direndi ve şehit oldu. Din ayakta kaldı.

Bugün de mesele budur. Eğer zalime boyun eğersek, gelecek nesiller zulmü normal sanacak. Ama direnirsek, belki bedel ödeyeceğiz; fakat hakikat yaşayacak.

Bizler de hasadımızı bekliyoruz. Yaşadığımız her gün bir imtihan. Ya susarak mı geçireceğiz, yoksa hakikati söyleyerek mi? Bizim sevdiğimiz hayat, Rabbimize temiz gitme hayatıdır.

Selam olsun Hüseyin’e. Selam olsun Kerbelâ’da direnenlere. Selam olsun bugün mazlumların yanında duranlara. Selam olsun iman eden yiğitlere.

Ve bilin ki; burada herkes aldatılabilir. Ama o gün geldiğinde kimsenin kimseye faydası olmayacak. O gün güç değil; hak konuşacak.

Biz o gün için yaşıyoruz.

Biz o gün için direniyoruz.

Biz o gün için safımızı belirliyoruz.

ALLAH’A iman eden yiğitlerin tablosu budur: Kimisi Rabbine kavuştu, kimisi sırasını bekliyor. Galibiyet ise akıbetin hayır olmasıdır.

Selam olsun duruşu olan müminlere.

Erol Kekeç/01.03.2026/Sancaktepe/İST


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...