15 Mart 2026 Pazar

ZULMÜN KARANLIĞINDA AYAKTA KALMAK

 


Yıllardır meydanlarda bağırarak dolaşan, sloganların arkasına saklanan ama hakikat karşısında tek bir taş bile atamamış insanların arasında yaşıyoruz. Bu coğrafya garip bir coğrafya… Ses çok, gürültü çok, hamaset çok; fakat hakikatin omzuna yüklenen cesaret yok. Dillerde ateş gibi sözler dolaşıyor, fakat sözlerin kalpte bir karşılığı bulunmuyor. Korkunun ve menfaatin gölgesinde büyüyen bir ikiyüzlülük, bir çürüme, bir içten içe erime hali var.

Düşmanı tarumar eden bir ülkenin inançlarına saldırmayı neredeyse ibadet gibi gören, bunu bir meziyet sanan zibidilerle aynı göğün altında nefes alıyoruz. Onların kalemleri zehirli bir hançer gibi; onların sözleri, kendi toplumunun ruhuna saplanmış bir bıçak gibi. Garip olan şu ki, kendilerini özgürlük, aydınlanma ve akıl adına konuşturduklarını iddia ediyorlar. Oysa söyledikleri şeylerin çoğu, başka güçlerin ağzından düşen kırıntılardan ibaret.

Bu coğrafya bazen öyle geliyor ki; münafık üretmek için kurulmuş bir laboratuvar gibi. Zındıkların, ajanların, karanlık hesapların barındığı tuhaf bir iklim. Belki de tarih boyunca çok fazla yara gördüğü için böyle oldu. Belki de çok fazla ihanet gördüğü için ruhu yoruldu. Ama bir gerçek var ki, koca bir imparatorluğu ayakta tutan ruhu kemiren şey dışarıdan gelen toplar değildi sadece; içeride büyüyen ince, görünmez çürüme idi.

Altı yüz yıl boyunca dünyaya adalet taşıdığını söyleyen bir imparatorluğun yıkılışına bakın; sadece savaş meydanlarını inceleyerek anlayamazsınız. Onu çökerten şey, kalplerin yavaş yavaş boşalmasıydı. İnancın yerini korku aldığında, sorumluluğun yerini konfor aldığında, hakikatin yerini çıkar aldığında… işte zaman en büyük kaleler bile içten çökmeye başlar.

Bugün de benzer bir manzaranın ortasında yaşıyoruz.

Acılar coğrafyasında yaşıyoruz biz. Bu söz artık bir klişe gibi tekrar ediliyor ama gerçekliği her gün yeniden yüzümüze çarpıyor. Yıllardır mazlumların kanı akıyor. Yıllardır çocukların çığlığı göğe yükseliyor. Yıllardır dünyanın gözünün önünde bir halk eziliyor.

Ve halkın üzerine ölüm yağdıranlar, kendilerini medeniyetin temsilcisi olarak tanıtıyor.

Siyonist bir vahşetin gölgesi, yıllardır insanların evlerinin üzerine düşüyor. Topraklarını savunanların üzerine bombalar yağıyor. Küçücük bedenler, devasa siyasi hesapların altında eziliyor. Fakat bu vahşete karşı ilk kurşunu atan bir topluma ve onların inançlarına saldıranlar da yine bizim içimizden çıkıyor.

İşte insanı en çok yaralayan yer burasıdır.

Düşmanla mücadele edenlere değil, düşmanla birlikte hareket edenlere karşı öfke büyür insanın içinde. Çünkü düşmanın ne olduğu bellidir. Ama içimizde dolaşan münafık ruh; çok daha tehlikelidir.

Bir yandan siyonistlere ülkelerini her türlü kullandıranlar, diğer yandan kürsülere çıkıp din, iman, ahlak nutukları atanlar…

İnsan bazen gerçekten kendisine soruyor: Bu nasıl bir çelişkidir?

Bu nasıl bir yüzsüzlüktür?

Bu nasıl bir vicdan kaybıdır?

İnsan bazen bu tabloya bakınca gerçekten insanlığından istifa edecek gibi oluyor. Çünkü ortada öyle bir sahne var ki; zalimler güç kazanırken, mazlumlar yalnız bırakılıyor. Hakikat konuşulmaz hale geliyor, ama propaganda meydanları dolduruyor.

Ve en acısı da şu: Bütün bunlar olurken bazıları kitlelere afyon dağıtıyor.

Onlara sabrı yanlış anlatıyorlar.

Onlara kaderi yanlış anlatıyorlar.

Onlara dini yanlış anlatıyorlar.

Sanki din; zulme karşı susmakmış gibi.

Sanki iman; zalime boyun eğmekmiş gibi.

Sanki takva; hakikati görmezden gelmekmiş gibi.

Oysa hakikat böyle değildir.

Din, zalimin önünde eğilmek için değil; zulme karşı ayağa kalkmak için vardır. İman, korkunun değil cesaretin kaynağıdır. Hakikat, iktidarın hoşuna giden bir masal değil; bazen en güçlü sarayların bile duymak istemediği bir haykırıştır.

Bu yüzden insan bazen göğe bakıp şöyle dua etmek istiyor:

Allah’ım…

Bizi bu karanlığın girdabından kurtar.

Zulmün, cehaletin ve ikiyüzlülüğün foseptiğine dönmüş bu atmosferden bizi çıkar.

Kalplerimizi uyuşturan sahte sözlerden, yalancı kahramanlıklardan, kirli hesaplardan bizi uzak tut.

Zalimlere ulaşacak olan fitneden bizleri koru.

Çünkü bazen zalimlerin ateşi sadece onları yakmaz; etrafındaki masumları da yakar.

Allah’ım…

Bize aydınlık yolları göster.

Kalplerimizi karanlıkta bırakma.

Hakikati görebilecek bir basiret ver.

Mazlumların yanında durabilecek bir cesaret ver.

Çünkü biliyoruz ki tarih boyunca hakikatin yolu kolay olmadı.

Peygamberlerin yolu da kolay olmadı.

Onlar da yalnız bırakıldılar.

Onlar da iftiralara uğradılar.

Onlar da kendi toplumlarının içindeki münafıklarla mücadele ettiler.

Ama yine de yürüdüler.

Çünkü hakikat yürümeyi gerektirir.

Bazen insan, İbrahim’in yürüyüşünü düşünür.

büyük meydan okuyuşu…

Bir insanın bütün bir düzenin karşısında tek başına duruşunu.

O, sadece putlara değil; putları ayakta tutan zihniyete meydan okudu. Ve sonunda şöyle dedi:

Ben sizi ve taptıklarınızı yok sayıyorum. Ben yalnız Rabbime yöneliyorum.”

Bu söz sadece bir cümle değildi.

Bu söz, bir özgürlük ilanıydı.

Bir insanın korkudan kurtuluşuydu.

Bir kalbin, sahte otoritelerden kurtulup hakikate teslim oluşuydu.

İşte bugün de belki en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.

Sahte korkulardan kurtulmak.

Sahte otoritelerden kurtulmak.

Sahte kahramanlardan kurtulmak.

Ve Rabbimize doğru yürümek.

Çünkü insan bazen şunu fark ediyor:

Zalimler aslında sandıkları kadar güçlü değiller.

Onları güçlü kılan şey, insanların korkusudur.

Onları güçlü kılan şey, insanların suskunluğudur.

Onları güçlü kılan şey, insanların umutsuzluğudur.

Eğer bir toplum korkuyu kırarsa…

Eğer bir toplum hakikati konuşmaya başlarsa…

Eğer bir toplum vicdanını yeniden hatırlarsa…

İşte zaman zalimlerin saltanatı sarsılmaya başlar.

Allah’ım…

Mazlumlara karşı zalimlere zafer verme.

Gazze’de, Yemen’de, dünyanın dört bir yanında ezilen insanları yalnız bırakma.

Kalplerinde samimiyet taşıyanlara güç ver.

Hakikati savunanların sesini çoğalt.

Karanlığın ortasında ışık taşıyanların yolunu aç.

Ve bizleri de salih kulların arasına kat.

Korkudan değil imandan yürüyenlerin arasına…

Menfaatten değil vicdandan konuşanların arasına…

Dünyanın bütün sahte putlarına karşı yalnız Rabbine yönelenlerin arasına…

Çünkü biliyoruz ki…

Zulüm ne kadar büyük görünürse görünsün, sonsuz değildir.

Yalan ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın, hakikatin sesi sonunda duyulur.

Ve karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bir gün mutlaka sabah olur.

Allah’ım…

sabahı bize göster.

Ve sabaha yürüyenlerin arasına bizi de kat...

Erol Kekeç/15.03.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...