Bu dünya kirlenmiştir. Sadece sokaklarıyla, sadece şehirleriyle, sadece fabrikalarıyla değil; kalpleriyle, vicdanlarıyla, ölçüleriyle, değerleriyle kirlenmiştir. Toprak hâlâ toprak olabilir, su hâlâ su gibi akabilir, ağaçlar hâlâ yeşerebilir; ama insanın içi kararmıştır. Adalet terazisi paslanmış, merhamet dili tutulmuş, hakikat sesi boğulmuştur. İnsanlık, kendi elleriyle inşa ettiği bu düzenin içinde hem zalim hem mağdur, hem suçlu hem şikâyetçi hâline gelmiştir. Herkes konuşmakta, kimse dinlememektedir. Herkes hak aramakta, kimse hak vermemektedir. Herkes adalet istemekte, kimse adil olmamaktadır. İşte bu yüzden bu dünya temizlenmiyor; çünkü kir, artık sistemin parçası hâline gelmiştir.
Bugün kendilerine “Müslüman” diyen ülkeler vardır; bayraklarında kelime-i tevhid taşıyan, anayasalarında İslam’dan söz eden, minareleri göğe uzanan, ezanı semaları dolduran ülkeler… Ama bu ülkelerin birçoğunda İslam’ın ruhu yoktur. Orada adalet yoktur, merhamet yoktur, hakkaniyet yoktur. Mazlum bombalanırken sessiz kalan, çocuklar ölürken diplomasi yapan, şehirler yerle bir edilirken “denge politikası” yürüten yönetimler vardır. Kendi koltukları için ümmeti feda edenler vardır. Kendi menfaatleri için kardeşlerini satanlar vardır. Bu bir gaflet değil, bu bir tercihtir. Bu bir zayıflık değil, bu bir ahlaki çöküştür.
Bugün mazlum bir toplum, hiçbir meşru gerekçe olmadan saldırıya uğradığında, toprakları işgal edildiğinde, evleri yakıldığında, çocukları katledildiğinde, ona destek olmak yerine onu susturmaya çalışan bir “Müslüman diplomasi” vardır. “Taraf olmayalım” derler. “Aman denge bozulmasın” derler. “Aman çıkarlarımız zarar görmesin” derler. Oysa Allah, Kur’an’da zulme karşı taraf olmayı emreder. Tarafsızlık, zulüm karşısında suç ortaklığıdır. Sessizlik, adaletin düşmanıdır. Bu gerçeği bilip de susanlar, zalimin suçuna ortaktır.
Medya artık hakikatin aynası değil, iktidarın hoparlörüdür. Haber vermek için değil, yönlendirmek için vardır. Gerçeği göstermek için değil, gizlemek için çalışır. Bombayı atan görünmez olur, taş atan görünür yapılır. Katliam “operasyon” olur, direniş “terör” olur. Zulüm “güvenlik” olur, savunma “tehdit” olur. Kelimeler bile kirletilmiştir. Dil bile esir alınmıştır. İnsanların zihni, ekranlar aracılığıyla işgal edilmiştir.
Bugün din, birçok yerde adalet için değil, menfaat için kullanılmaktadır. Ayetler, zalimleri korumak için eğilip bükülmektedir. Hadisler, suskunluğu meşrulaştırmak için seçilmektedir. Vaaz kürsülerinde sabır anlatılır, ama adalet anlatılmaz. İtaat öğretilir, ama zulme karşı durmak öğretilmez. Fakire kanaat tavsiye edilir, ama zengine sınır hatırlatılmaz. Bu din değil, dinin istismarıdır. Bu iman değil, imanın pazarlanmasıdır.
Ümmet kavramı, birçok yerde içi boş bir slogana dönmüştür. Kürsülerde “kardeşlik” anlatılır, sahada ihanet yapılır. Mazlum konuştuğunda “fitne” denir. Zalim konuştuğunda “devlet aklı” denir. Hak arayana “bölücü” denir. Hakkı gasp edene “lider” denir. Bu nasıl bir adalettir? Bu nasıl bir vicdandır? Bu nasıl bir iman anlayışıdır?
Bugün etnik kimlikler, mezhepler, coğrafyalar üzerinden çifte standart uygulanmaktadır. Aynı acı, farklı tepkilerle karşılanmaktadır. Aynı zulüm, farklı isimlerle meşrulaştırılmaktadır. Bir yerde ölen çocuk “şehit” olur, başka yerde ölen çocuk “yan hasar” olur. Bir yerde direniş “kahramanlık” olur, başka yerde “terör” olur. Bu ölçüsüzlük, insanlığın iflasıdır.
Benim inandığım din, zalimin karşısında susmayı değil, dimdik durmayı emreder. Benim inandığım din, mazluma sırt çevirmeyi değil, onunla omuz omuza yürümeyi öğretir. Benim inandığım din, korkuyu değil, cesareti yüceltir. Menfaati değil, hakkı esas alır. Bugünkü düzenle Allah’ın dini arasında uçurum vardır. Biri insanı yüceltir, diğeri insanı araç hâline getirir. Biri vicdanı merkeze alır, diğeri çıkarı kutsallaştırır.
Bugün dünyada kirli oyunlar oynanmaktadır. Provokasyonlar, sabotajlar, ajan faaliyetleri, karanlık planlar yürütülmektedir. Ama bütün bunlar bilinmesine rağmen üzeri örtülmektedir. Çünkü gerçek ortaya çıkarsa, birçok maskenin düşeceği bilinmektedir. Yalan, artık geçici bir araç değil; kalıcı bir yönetim biçimi hâline gelmiştir.
Bu dünyada bir düdük çalmaktadır. O düdüğü kim parayı verirse o çalmaktadır. Kim silah satarsa o tempo tutmaktadır. Kim güçlü ise o yön vermektedir. Ve milyonlar, bu düdüğe göre hizaya geçmektedir. Onur askıya alınmış, vicdan ertelenmiş, ahlak beklemeye alınmıştır. Herkes “şimdi sırası değil” diyerek susmaktadır. Oysa hakikat için her zaman sırası vardır.
Ama unutulmasın: Bir gün bu düdük susacaktır. Bir gün bütün mikrofonlar kapanacaktır. Bir gün bütün protokoller dağılacaktır. Bir gün bütün makamlar yok olacaktır. O gün sadece insan ve ameli kalacaktır. O gün hiçbir basın açıklaması kurtarmayacaktır. Hiçbir diplomasi işe yaramayacaktır. O gün herkes tek başına hesap verecektir.
Eğer insanlık ailesi buysa; zulme alışmış, yalana teslim olmuş, korkaklığı akıl sayan, omurgasızlığı başarı kabul eden bir yapıysa; ben bu ailenin parçası değilim. Ben bu çürümeye ait değilim. Ben bu düzeni reddediyorum. Ben bu sistemi kabul etmiyorum. Ben bu ahlaksız normalleşmeyi onaylamıyorum.
Bugün dik duranlar kaybediyor gibi görünür. Eğilenler kazanıyor gibi durur. Doğruyu söyleyenler dışlanır. Yalana uyum sağlayanlar yükselir. Ama tarih hep şunu göstermiştir: Eğilenler unutulur, dik duranlar iz bırakır. Satın alınanlar silinir, bedel ödeyenler kalır.
Ey suskun kalan din adamları… Ey konuşması gereken yerde susturulan ya da susmayı tercih edenler… Sizden beklenen tarafsızlık değil, şahitliktir. Sizden beklenen denge değil, adalettir. Sizden beklenen konfor değil, cesarettir. Sessizliğiniz masum değildir. Sessizliğiniz zulmün uzamasına hizmet etmektedir.
İman, korkakların sığınağı değildir. İman, zalime karşı bedel ödemeyi göze almaktır. İman, yalnız kalmayı kabul etmektir. İman, menfaatten vazgeçebilmektir. İman, susarak değil, konuşarak yaşanır. İman, saklanarak değil, şahitlik ederek korunur.
Ben tarafımı seçtim. Ben mazlumdan yanayım. Ben haktan yanayım. Ben adaletten yanayım. Ben doğrudan yanayım. Kaybetsem de, yalnız kalsam da, dışlansam da, karalansam da… Kirlenerek kazanmaktansa, temiz kalarak kaybetmeyi seçiyorum.
Bu yazı bir nefret metni değildir. Bu yazı bir kin çağrısı değildir. Bu yazı bir şiddet manifestosu değildir. Bu yazı, vicdanın haykırışıdır. Bu yazı, teslim olmayanların sesidir. Bu yazı, “Ben alışmadım” diyenlerin belgesidir.
Bir gün bu çağ yazılacak. Bir gün bu dönem kitaplara geçecek. Bir gün çocuklar soracak: “O zaman siz neredeydiniz?” Bazıları susacak. Bazıları kaçacak. Ama bazıları şunu söyleyebilecek: “Biz susmadık. Biz korkmadık. Biz satılmadık. Biz hakikatten yana durduk.”
Ben o insanların arasında olmak istiyorum.
Rabbim… Beni zalimlerle yan yana yazma. Beni susanlarla birlikte anma. Beni menfaat uğruna hakikati satanlardan eyleme. Beni doğru yolda sabit kıl. Beni korkuya teslim etme. Beni adaletin, merhametin ve hakikatin şahitlerinden eyle.
Bu manifesto, bir başlangıçtır. Bu bir davettir. Bu bir uyarıdır. Bu bir hatırlatmadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder