Kırkayağın hikâyesiyle başlamaya ne dersiniz? Çünkü o hikâye, bizim çağımızın en trajik ironisini özetler: Hareket etmeyi bilen ama düşünmeye başlayınca yürüyemeyen bir varlık. Kırkayağa “hangi ayağınla başlıyorsun?” diye sorulduğunda, onun felç olması sadece bir biyolojik zafiyet değildir; bu, insanlığın zihinsel bir portresidir. Zira biz de artık neyi neden yaptığımızı sorguladıkça, eylemin kendisini unutuyoruz. Düşünce, aksiyonu felce uğratıyor. Ve tam da bu felç hâlinin üzerine kurulmuş bir düzen var: Kınama İmparatorluğu.
Bu imparatorluk, görünmez sınırlarla çevrili, ama sesi dünyanın her yerine ulaşan bir yapıdır. Ne bir bayrağı vardır ne de resmi bir anayasası; fakat bütün kurumları kusursuz işler. Bakanlıkları yoktur belki ama sözcüleri boldur. Ordusu yoktur ama kelimeleri silah gibi kullanır. Ve en önemlisi, bu imparatorluğun vatandaşları kendilerini özgür sanırlar.
Kınama İmparatorluğu’nun en büyük başarısı şudur: İnsanlara, bir şey yapıyormuş hissi vererek hiçbir şey yaptırmamak.
Ve sonra… hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edin.
İşte bu sistemin en incelikli tarafı burada başlar. Çünkü kınama, vicdanın en ucuz para birimidir. Harcadıkça azalmayan, aksine çoğalan bir tür sahte zenginliktir. İnsan, kınadıkça kendini ahlaki olarak yükselmiş hisseder. Oysa gerçekte yaptığı şey, eylemsizliğini süslemektir.
Bu imparatorlukta kınama bir refleks değil, bir ritüeldir. Hatta zamanla sanata dönüşmüştür. Öyle ki bazı kınamalar vardır, kelime seçimleriyle edebi bir şölen sunar. Bazıları metaforlarla süslenir, bazıları tarihsel referanslarla derinlik kazanır. Ama sonuç değişmez: Hiçbir şey değişmez.
Bir düşünün… Aç kalan bir çocuğun sofrasına kınama koyabilir misiniz? Bombalanan bir şehrin üzerine kınama örtüsü örtebilir misiniz? Ya da ibadete kapatılan bir mabedin kapısını kınama anahtarıyla açabilir misiniz?
Hayır.
Ama yine de kınarsınız.
Çünkü bu imparatorlukta gerçeklik değil, görünürlük esastır. Bir olay karşısında ne yaptığınız değil, ne söylediğiniz önemlidir. Hatta bazen ne söylediğiniz bile önemli değildir; yeter ki söylemiş olun.
Bu yüzden kınama çeşitleri gelişmiştir. Tıpkı mevsimlik ürünler gibi:
-
Acil kınamalar: Olay sıcaklığını korurken yapılan, hızlı tüketilen açıklamalar.
-
Stratejik kınamalar: Zamana yayılmış, dozajı ayarlanmış, diplomatik kıvamda.
-
Yüksek desibelli kınamalar: İç politikaya mesaj vermek için yükseltilen tonlar.
-
Düşük frekanslı kınamalar: Mecburiyetten yapılmış ama kimseyi rahatsız etmeyen türden.
-
Edebi kınamalar: Şiirsel, süslü, ama içi boş.
Bu noktada Kınama İmparatorluğu’nun en kritik mekanizması devreye girer: Rahatlatma etkisi.
Kınama, insanın içindeki rahatsızlığı geçici olarak dindiren bir ilaç gibidir. Bir haksızlık karşısında hiçbir şey yapamayan insan, kınayarak kendini temize çıkarır. Bu, modern çağın vicdan aklama yöntemidir. Eskiden insanlar sadaka verirdi, şimdi kınama yapıyor.
Ama bu imparatorluğun karanlık tarafı da vardır. Çünkü kınama, sadece eylemsizliği örtmekle kalmaz; aynı zamanda kötülüğün devam etmesine de zemin hazırlar.
Zalimler bu düzeni çok iyi bilir.
Eğer sonuç sadece kınamaysa, oyun devam eder.
Bu yüzden Kınama İmparatorluğu, zalimlerin en sevdiği sistemdir. Çünkü burada her tepki, aslında bir tiyatro perdesinin kapanışıdır. Alkışlar yükselir, seyirci rahatlar ve sahne yeniden kurulur.
Ve perde tekrar açılır.
Bu düzenin en trajik tarafı ise halktır. Çünkü bu imparatorluğun gerçek vatandaşları, hayatı “şükrederek” karşılayan ama daha fazlasını talep etmeyi aklına bile getirmeyen insanlardır.
Ama o ses genelde ya duyulmaz ya da susturulur. Çünkü bu imparatorlukta en tehlikeli şey, kınamayı bırakıp harekete geçmektir.
Ve bu soruların içinde kaybolan insan, sonunda hiçbir şey yapmaz.
Bu düzen böyle sürer gider. Nesiller değişir, kınamalar değişmez. Sadece kelimeler güncellenir. Eskiden “şiddetle kınıyoruz” denirdi, şimdi “en güçlü şekilde kınıyoruz” deniyor. Yarın belki “tarihi bir şekilde kınıyoruz” denecek.
Ama sonuç aynı kalacak.
Peki bu döngü kırılabilir mi?
Evet, ama zor.
Çünkü bu sadece politik bir mesele değil, zihinsel bir alışkanlık meselesidir. İnsanlar, eylemsizliğe alışmıştır. Kınama, bir konfor alanı hâline gelmiştir.
Ve sorumluluk, modern insanın en çok kaçtığı şeydir.
Ama yine de umut vardır.
Çünkü her imparatorluk gibi bu da kırılgan bir yapıya sahiptir. Dayandığı temel sağlam değildir. Gürültü üzerine kurulu hiçbir yapı sonsuza kadar ayakta kalamaz.
O gün, kırkayak yeniden yürümeye başlayacak. Hangi ayağıyla başladığını düşünmeden, sadece yürüyerek…
Ve belki o zaman, bu imparatorluğun duvarları sessizce çökecek.
Çünkü gerçek değişim, kınamayla değil, adım atmakla başlar.
Erol Kekeç/17.03.2026/Namazgah/Üsküdar/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder