17 Mart 2026 Salı

Kınama imparatorluğunun Gürültülü Coğrafyası

Kırkayağın hikâyesiyle başlamaya ne dersiniz? Çünkü o hikâye, bizim çağımızın en trajik ironisini özetler: Hareket etmeyi bilen ama düşünmeye başlayınca yürüyemeyen bir varlık. Kırkayağa “hangi ayağınla başlıyorsun?” diye sorulduğunda, onun felç olması sadece bir biyolojik zafiyet değildir; bu, insanlığın zihinsel bir portresidir. Zira biz de artık neyi neden yaptığımızı sorguladıkça, eylemin kendisini unutuyoruz. Düşünce, aksiyonu felce uğratıyor. Ve tam da bu felç hâlinin üzerine kurulmuş bir düzen var: Kınama İmparatorluğu.

Bu imparatorluk, görünmez sınırlarla çevrili, ama sesi dünyanın her yerine ulaşan bir yapıdır. Ne bir bayrağı vardır ne de resmi bir anayasası; fakat bütün kurumları kusursuz işler. Bakanlıkları yoktur belki ama sözcüleri boldur. Ordusu yoktur ama kelimeleri silah gibi kullanır. Ve en önemlisi, bu imparatorluğun vatandaşları kendilerini özgür sanırlar.

Kınama İmparatorluğu’nun en büyük başarısı şudur: İnsanlara, bir şey yapıyormuş hissi vererek hiçbir şey yaptırmamak.

Bir yerde zulüm mü var? Kınayın.
Bir çocuk mu öldü? Daha yüksek sesle kınayın.
Bir şehir mi yerle bir edildi? Uluslararası ölçekte kınayın.
Bir kutsal mekân mı kapatıldı? Tarihi kınama açıklaması yapın.

Ve sonra… hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edin.

İşte bu sistemin en incelikli tarafı burada başlar. Çünkü kınama, vicdanın en ucuz para birimidir. Harcadıkça azalmayan, aksine çoğalan bir tür sahte zenginliktir. İnsan, kınadıkça kendini ahlaki olarak yükselmiş hisseder. Oysa gerçekte yaptığı şey, eylemsizliğini süslemektir.

Bu imparatorlukta kınama bir refleks değil, bir ritüeldir. Hatta zamanla sanata dönüşmüştür. Öyle ki bazı kınamalar vardır, kelime seçimleriyle edebi bir şölen sunar. Bazıları metaforlarla süslenir, bazıları tarihsel referanslarla derinlik kazanır. Ama sonuç değişmez: Hiçbir şey değişmez.

Bir düşünün… Aç kalan bir çocuğun sofrasına kınama koyabilir misiniz? Bombalanan bir şehrin üzerine kınama örtüsü örtebilir misiniz? Ya da ibadete kapatılan bir mabedin kapısını kınama anahtarıyla açabilir misiniz?

Hayır.

Ama yine de kınarsınız.

Çünkü bu imparatorlukta gerçeklik değil, görünürlük esastır. Bir olay karşısında ne yaptığınız değil, ne söylediğiniz önemlidir. Hatta bazen ne söylediğiniz bile önemli değildir; yeter ki söylemiş olun.

Bu yüzden kınama çeşitleri gelişmiştir. Tıpkı mevsimlik ürünler gibi:

  • Acil kınamalar: Olay sıcaklığını korurken yapılan, hızlı tüketilen açıklamalar.

  • Stratejik kınamalar: Zamana yayılmış, dozajı ayarlanmış, diplomatik kıvamda.

  • Yüksek desibelli kınamalar: İç politikaya mesaj vermek için yükseltilen tonlar.

  • Düşük frekanslı kınamalar: Mecburiyetten yapılmış ama kimseyi rahatsız etmeyen türden.

  • Edebi kınamalar: Şiirsel, süslü, ama içi boş.

Ve en ilginci: Birleştirici kınamalar.
Bunlar öyle güçlü yapılır ki, toplum bir anlığına kendini güçlü hisseder. “Bakın, birlikte tepki verdik” denir. Oysa verilen şey tepki değil, sadece sestir. Gürültü vardır ama hareket yoktur.

Bu noktada Kınama İmparatorluğu’nun en kritik mekanizması devreye girer: Rahatlatma etkisi.

Kınama, insanın içindeki rahatsızlığı geçici olarak dindiren bir ilaç gibidir. Bir haksızlık karşısında hiçbir şey yapamayan insan, kınayarak kendini temize çıkarır. Bu, modern çağın vicdan aklama yöntemidir. Eskiden insanlar sadaka verirdi, şimdi kınama yapıyor.

Ama bu imparatorluğun karanlık tarafı da vardır. Çünkü kınama, sadece eylemsizliği örtmekle kalmaz; aynı zamanda kötülüğün devam etmesine de zemin hazırlar.

Zalimler bu düzeni çok iyi bilir.

Onlar için kınama, bir tehdit değil, bir takvimdir.
“Bugün kınanacağız, yarın unutulacağız.”

Hatta bazıları bu kınamaları hesaplar.
Ne kadar sürecek?
Kimler kınayacak?
Ekonomik bir yaptırım gelir mi?
Yoksa sadece birkaç sert cümleyle mi geçiştirilecek?

Eğer sonuç sadece kınamaysa, oyun devam eder.

Bu yüzden Kınama İmparatorluğu, zalimlerin en sevdiği sistemdir. Çünkü burada her tepki, aslında bir tiyatro perdesinin kapanışıdır. Alkışlar yükselir, seyirci rahatlar ve sahne yeniden kurulur.

Ve perde tekrar açılır.

Bu düzenin en trajik tarafı ise halktır. Çünkü bu imparatorluğun gerçek vatandaşları, hayatı “şükrederek” karşılayan ama daha fazlasını talep etmeyi aklına bile getirmeyen insanlardır.

Onlar için dünya böyledir.
Zulüm vardır, kınama vardır, hayat devam eder.

Bir gün biri çıkar ve der ki:
“Daha fazlası mümkün.”

Ama o ses genelde ya duyulmaz ya da susturulur. Çünkü bu imparatorlukta en tehlikeli şey, kınamayı bırakıp harekete geçmektir.

Hareket, düzeni bozar.
Sorgulama, sistemi çözer.
Eylem, maskeyi düşürür.

O yüzden insanlar kırkayak gibi düşünmeye teşvik edilir.
“Acaba ne yapmalıyım?”
“Doğru adım hangisi?”
“Şimdi mi konuşmalıyım, yoksa beklemeli miyim?”

Ve bu soruların içinde kaybolan insan, sonunda hiçbir şey yapmaz.

Ama bir yandan da öfkelenir.
Kendine, sisteme, dünyaya…

Ve bu öfke, eyleme dönüşmezse ne olur?
Kınamaya dönüşür.

İşte Kınama İmparatorluğu’nun yakıtı budur:
Eyleme dönüşemeyen öfke.

Bu düzen böyle sürer gider. Nesiller değişir, kınamalar değişmez. Sadece kelimeler güncellenir. Eskiden “şiddetle kınıyoruz” denirdi, şimdi “en güçlü şekilde kınıyoruz” deniyor. Yarın belki “tarihi bir şekilde kınıyoruz” denecek.

Ama sonuç aynı kalacak.

Peki bu döngü kırılabilir mi?

Evet, ama zor.

Çünkü bu sadece politik bir mesele değil, zihinsel bir alışkanlık meselesidir. İnsanlar, eylemsizliğe alışmıştır. Kınama, bir konfor alanı hâline gelmiştir.

Bu alanı terk etmek, risk almaktır.
Risk almak ise sorumluluk demektir.

Ve sorumluluk, modern insanın en çok kaçtığı şeydir.

Ama yine de umut vardır.

Çünkü her imparatorluk gibi bu da kırılgan bir yapıya sahiptir. Dayandığı temel sağlam değildir. Gürültü üzerine kurulu hiçbir yapı sonsuza kadar ayakta kalamaz.

Bir gün insanlar şunu fark edecek:
Kınamak yetmez.

O gün, kırkayak yeniden yürümeye başlayacak. Hangi ayağıyla başladığını düşünmeden, sadece yürüyerek…

Ve belki o zaman, bu imparatorluğun duvarları sessizce çökecek.

Çünkü gerçek değişim, kınamayla değil, adım atmakla başlar.

Erol Kekeç/17.03.2026/Namazgah/Üsküdar/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...