"Güce Tapanların ve Gerçeği Görenlerin Hikâyesi”
Onur, insanın sahip olduğu en pahalı şeydir; ama en kolay sattığıdır.
Ve insan, çoğu zaman aç kaldığı için değil, korktuğu için satar onu.
Bugün baktığımızda, dünyanın büyük bir kısmı bir güç gösterisinin etrafında dizilmiş gibi görünüyor. Gücün karşısında eğilenler, bunu akıl diye pazarlıyor; sessiz kalanlar, bunu denge diye anlatıyor; açıkça saf tutanlar ise bunu çıkar diye meşrulaştırıyor. Ama bütün bu kelimelerin arkasında saklanan gerçek değişmiyor: İnsan, hakikati gördüğü hâlde susuyorsa, artık sadece seyirci değildir. O, bir denklemin içindedir. Ve o denklemde susmak, çoğu zaman tarafsızlık değil; güçlünün lehine yazılmış bir tercihtir.
Bugün öfkeyle söylenen sözlerin arkasında aslında çok daha derin bir soru yatıyor:
“İnsan neden hakikati gördüğü hâlde onun yanında durmaz?”
Bu soru, sadece bugünün değil, insanlık tarihinin en eski sorusudur. Ve bu sorunun cevabı, sadece siyasette değil, insanın iç dünyasında saklıdır. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği bilmezlikten gelmez; gerçeğin gerektirdiği bedelden kaçar. Hakikat ağırdır. Hakikat, insanı bulunduğu yerden kaldırır, alışkanlıklarını sarsar, konforunu bozar. Bu yüzden çoğu insan hakikati değil, rahat ettiği yalanı tercih eder.
Ama tarih, sadece yalanı seçenlerin hikâyesi değildir.
Tarih, aynı zamanda gerçeği gördüğünde yönünü değiştirenlerin hikâyesidir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Musa ve Firavun arasındaki mücadelede ortaya çıkar. Bu mücadele sadece iki kişi arasında geçen bir güç savaşı değildir; bu, hakikat ile güç arasındaki ezeli çatışmanın sembolüdür. Firavun, gücü temsil eder. Kurduğu düzen, korku üzerine inşa edilmiştir. İnsanları kontrol eder, yönlendirir, ödüllerle bağlar, tehditlerle hizaya getirir. Ve en önemlisi, kendini mutlak otorite olarak sunar. Onun düzeninde sorgulamak yoktur; sadece itaat vardır.
Ama Firavun’un en büyük hatası şudur:
Hakikatin, güçle bastırılabileceğini sanması.
Bu yüzden sihirbazları toplar. Çünkü sistemine meşruiyet kazandırmak ister. İnsanlara şunu göstermek ister: “Bakın, hakikat benim elimde.” Sihirbazlar gelir, hünerlerini gösterir, ipler atılır, gözler aldanır… Ama o an, beklenmeyen bir şey olur. Sihirbazlar, kendi yaptıklarıyla karşılaştırdıklarında, karşılarında duran şeyin bir sihir değil, bir hakikat olduğunu anlarlar. Ve işte tam o anda, tarihin en büyük dönüşlerinden biri gerçekleşir.
Onlar gerçeği görür.
Ve gerçeği gördükten sonra, artık eski konumlarında kalamazlar.
İşte burada insanlık için asıl ders başlar.
Çünkü sihirbazlar, en başta Firavun’un sisteminin bir parçasıdır.
Onlar çıkar için gelmişlerdir.
Karşılık beklemişlerdir.
Yakınlık, güç, konum istemişlerdir.
Ama hakikati gördükleri anda, bütün hesapları değişir.
Ve derler ki:
“Biz Musa’nın Rabbine iman ettik.”
Bu cümle, sadece bir inanç beyanı değildir.
Bu cümle, bir kopuştur.
Bir sistemden çıkıştır.
Bir konforu terk ediştir.
Firavun’un cevabı da bu yüzden serttir. Çünkü o, bir şeyin farkındadır:
Hakikat bir kez görünür olursa, korku sistemi çözülmeye başlar.
Bu yüzden tehdit eder:
Ellerinizi, ayaklarınızı çapraz keseceğim.
Ama artık geçtir.
Çünkü hakikati gören insan,
artık sadece yaşamak için yaşamaz.
Sihirbazlar cevap verir:
“Biz Rabbimize döneceğiz.”
İşte bu, korkunun bittiği yerdir.
Ve tarihin en çarpıcı kırılmalarından biri burada yaşanır:
Güce bağlı olanlar, hakikate bağlanır.
Şimdi dönüp bugüne bakalım.
Bugün de dünya, farklı isimlerle ama aynı mantıkla işleyen bir düzenin içinde.
Güç merkezleri var.
Onların etrafında dizilenler var.
Onlara güvenenler var.
Onların gölgesinde kendini güvende hissedenler var.
Ama şu soru hâlâ geçerli:
Bu güven neye dayanıyor?
Tarihte hiçbir güç mutlak olmamıştır.
Hiçbir düzen sonsuza kadar sürmemiştir.
Hiçbir Firavun, son ana kadar gücünü kaybettiğini kabul etmemiştir.
Ama hepsinin sonu aynı olmuştur.
Firavun, denizin ortasında bile şunu söyleyebilmiştir:
“Ben de iman ettim.”
Ama cevap nettir:
“Şimdi mi?”
Bu, sadece bir tarih anlatısı değildir.
Bu, insanın gecikmiş farkındalığının trajedisidir.
Bugün de benzer bir durum yaşanıyor olabilir mi?
İnsanlar, güçlere güvenerek hareket ederken…
onların sarsıldığını gördüklerinde…
bir anda yön değiştirebilir mi?
Tıpkı sihirbazlar gibi?
Bu soru önemlidir. Çünkü bu soru, bugünün değil, yarının sorusudur.
Eğer bir toplum, hakikati sadece güçlü zannettiği yerde arıyorsa,
o toplum hakikati değil, gücü takip ediyordur.
Ama eğer bir toplum, hakikati güçten bağımsız olarak görebiliyorsa,
işte o zaman dönüşüm başlar.
Burada asıl mesele şudur:
İnsan, hakikati ne zaman kabul eder?
Güç kaybettiğinde mi,
yoksa gerçeği gördüğünde mi?
Eğer cevap birincisiyse,
bu bir çıkar değişimidir.
Ama ikinciyse,
bu bir bilinç dönüşümüdür.
Ve tarih, gerçek değişimin sadece ikinci yolla geldiğini gösterir.
Sonuç olarak, herkes kendi yolunda yürür.
Ama hiçbir yol, hakikatten bağımsız değildir.
İnsan hangi yolu seçerse seçsin,
eninde sonunda o yolun sonucu ile yüzleşir.
Ve o yüzleşme anında,
hiçbir mazeret kalmaz.
Çünkü hüküm,
insanların kurduğu dengelere göre değil,
hakikatin kendisine göre verilir.
Ve o hakikat değişmez:
İnsan bunu erken anlarsa,
onurlu bir hayat yaşar.
Geç anlarsa,
sadece bir pişmanlık hikâyesine dönüşür.
Ve belki de en önemli soru şudur:
Biz, gerçeği şimdi mi göreceğiz…
yoksa “şimdi mi?” denilecek ana mı kalacağız?
Erol Kekeç/18.03.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder