29 Mart 2026 Pazar

Mazlumun Kanında Yüzen Diplomasi ve Omurgasızlığın Tarih Kaydı


Ortadoğu’nun güncel coğrafyası, tarih boyunca olduğu gibi hâlâ mazlumla zalim arasındaki keskin çizgiyi belirleyen bir laboratuvar gibidir. Fakat bugün burada en acı tablo, zalime karşı direnç gösterme kapasitesi olan güçlerin suskunluğu, mazlumun sesi üzerinde gölge oluşturan diplomatik çekingenliktir. Hakan Fidan gibi isimlerin “İran’a karşı” dillendirdiği sözler sadece diplomatik bir ifade değil, aynı zamanda bölge ülkelerinin omurgasız duruşunu, korkaklığını ve tarihsel sorumluluklarını ortaya seren bir aynadır. Sözde güvenlik garantileri ve ittifaklar, gerçekte mazlum halklara gözdağı verme aracı hâline gelmiştir. Bir bakıyorsunuz, Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de halkın kanı, zulüm ve işgallerin ortasında hâlâ bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor; ama sözler, uyarılar, önlemler hep mazlumun üzerinde yoğunlaşıyor; zalime yönelik net bir duruş yok. Bu çarpıklığın tarihi kökleri var; Osmanlı sonrası bölge haritalarının yeniden çizilmesinden, Soğuk Savaş sonrası blokların şekillendirdiği politik tercihlere kadar uzanıyor. Ama bugün mesele artık sadece tarihsel bir alışkanlık değil; bu bir vicdan ve etik krizidir.

Bölgesel aktörler, İran’a karşı alınan tutumlarda, çoğu zaman ulusal çıkarlarını değil, korkularını ön plana koyuyor. Petrol anlaşmaları, finansal ilişkiler, askeri iş birlikleri ve Batı ile olan ittifaklar, kendi halkının güvenliğini sağlamak yerine, mazlum komşuların üzerine sessiz baskı uygulanmasına yol açıyor. Örneğin Körfez ülkeleri, İran karşısında “tarafsızlık” kisvesi altında adeta bir köprü olarak davranıyor; ama bu köprü sadece kendi güvenliklerini sağlamaya yarıyor, mazlum halkın çıkarlarını değil. Yemen’de yaşananları düşünün: Hadi halkı korumak yerine tarafsızlık adı altında pasif kalmayı seçiyorlar, ama aynı süreçte ABD ve İsrail ile ilişkiler, sözde denge politikası adı altında ilerliyor. Bu, tarihin hiçbir döneminde mazlumun gözünde bir maske ile örtülemez; mazlum bunu “bizim kanımız üzerine oturan sessizlik” olarak algılar.

Bugün mazlumun gözünde en büyük ihanet, yalnızca savaş meydanlarında değil, diplomatik sahalarda da yaşanıyor. Sözde İran’a karşı yapılan açıklamalar, “güvenlik garantisi” olarak sunulsa da, esas mesaj açık: “Mazlumu sustur, zalime dokunma.” Bu, yalnızca ahlaki bir çöküş değil; tarihsel olarak da çok sert bir eleştiriye açık bir tavırdır. Tarih, omurgasızlık ve korkaklığı affetmez. Şehitlerin kanı üzerinde yükselen sessizlik, geleceğin tarih kayıtlarına “iz bırakan pasiflik” olarak geçecektir. Mazlumun hafızası uzun, sabrı derindir ve bir gün mutlaka cevap soracaktır. Bugün Körfez ülkelerinin İran’a karşı aldıkları duruş, yarın tarih kitaplarında nasıl yorumlanacak? Bu sessizlik, işbirliği veya korkaklık, bir direniş sahnesinde mi, yoksa zalime teslimiyet sahnesinde mi yer alacak? Mazlum halk, bugünkü politik hesapları unutmaz; sadece biriktirir.

İran’ın bölgede gösterdiği kararlı duruş ile bölge ülkelerinin omurgasızlığı arasındaki fark, sadece siyasi değil, aynı zamanda moral bir farktır. İran, kendisini hedef alan güçler karşısında halkını, direnişini ve inancını korumayı birinci öncelik olarak koyuyor. Bu tutum, hem yerel hem de küresel anlamda bir etki alanı yaratıyor. Ama bu etki alanı yalnızca sınırları içinde değil, mazlum halkların gözünde de karşılık buluyor: Onlar için direnmek, yalnız kalmak ve ölüm pahasına da olsa doğruluktan sapmamak, bir ahlaki örnek ve umut ışığıdır. Oysa bölgesel aktörlerin sessizliği veya çekingenliği, mazlumların gözünde bu örnekleri gölgeliyor, umutları törpülüyor ve zulmü normalleştiriyor. Bu, tarihsel olarak telafisi olmayan bir kayıptır; çünkü vicdanı ve direnişi korumayan toplumların geleceği, kısa vadeli güvenlik hesapları uğruna erozyona uğrar.

Mazlumun vicdanında bir ülke veya lider ne kadar güçlü görünürse görünsün, adalet ve hakkaniyeti savunmuyorsa değeri yoktur. Bugün İran karşısında alınan “tarafsız” ya da “uzlaşmacı” tutum, bölge halklarının gözünde aslında şunu söylüyor: “Güçlünün yanında, mazlumun karşısında duruyorum.” Bu sadece bir politika tercihi değil, aynı zamanda etik bir beyanattır. Tarih bunu kaydeder. Çünkü mazlumun tarihi uzun hafızalıdır, sessiz ama etkili bir şekilde birikir. Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta yaşayan halklar bunu unutmayacak; sessizliğin ve korkaklığın bedelini bir gün soracaklardır.

Hakan Fidan’ın İran’a karşı yapılan sözleri, aslında bu sessizliğin bir yansımasıdır. Güç gösterisi yapıyor gibi görünse de mesaj, yerel halkın gözünde “bizim kanımız ve güvenliğimiz sizin oyununuza tabidir” demekten öteye geçmez. Bu tür söylemler, tarihsel olarak zayıfların üzerine baskı koymak, mazlumu hizaya getirmek amacıyla kullanılır; zalimlerin yanında yer alma eğilimini pekiştirir ve gelecekte bir tarih kaydı olarak “omurgasızlık” başlığı altında değerlendirilecektir. Tarih bunu mutlaka kaydedecektir. Sadece bugün değil, gelecek nesiller de bu sessizliği ve korkaklığı analiz edecek; bunun sonucu olarak da mazlumun yanında durmayan tüm aktörler, kendi halkının ve bölgenin gözünde meşruiyetini kaybedecektir.

Bölgede yaşanan bu durum, yalnızca diplomatik bir mesele değildir; aynı zamanda ahlaki bir kırılma, toplumsal güvenin sarsılması ve gelecek nesillere bırakılan ağır bir sorumluluktır. Mazlum halkın sesi, zalimlerin gölgesinde ezildiği müddetçe, tüm hesaplar eksik ve yanlış olacaktır. Tarih, bu duruşları kaydeder ve sadece güçlü olanın değil, doğru olanın da er geç adaletini teslim eder. Omurgasızlıkla alınan kısa vadeli kazançlar, uzun vadede hem toplumsal hem de tarihsel olarak ağır bedeller doğuracaktır. Mazlumun kanı ve çektiği acı, bu hesapların merkezinde olacaktır. Bu nedenle bugün yapılan her açıklama, atılan her söz, verilen her tavır, geleceğin tarih sahnesinde net bir şekilde değerlendirilecektir: Kim mazlumun yanında durdu, kim zalimin yanında durdu; kim korktu, kim direndi.

Sonuç olarak, İran karşısında omurgasız bir duruş sergileyen bölge ülkeleri, kendi tarihsel itibarlarını kaybetmekte ve mazlum halkların gözünde meşruiyetlerini yitirmektedir. Mazlumun sesi, zalimin korkusu ve sessizliğin ağırlığı, gelecekte tarihin tarafını belirleyecek. Güç, sadece silah ve politika değildir; adalet ve vicdan ile birleşmeyen hiçbir güç kalıcı olamaz. Ve bugün suskun kalan, yarın mazlumların tarihindeki hatırlanmayan isimler arasında yer alacak; direnç gösterenler ise hem mazlumun gönlünde hem de tarihin uzun gölgesinde adını yazdıracaktır.

Tarih, siyasal aktörlerin niyetlerini değil,
sonuçlarını kaydeder.

Zulme karşı duranlar tarihe şu başlıklarla geçti:

  • Selahaddin Eyyubi
  • Ömer Muhtar
  • Abdülkadir Cezairî
  • İmam Hüseyin
  • Ahmed Yasin
  • Malik el-Şahbaz (Malcolm X)

Mazluma “sus” diyenler ise şöyle yazıldı:

  • Emevi vezirleri
  • İşgal dönemi valileri
  • Sömürge işbirlikçileri
  • Kukla yönetimler
  • Mandacı elitler

Tarih kimseyi duygularıyla yazmaz;
tarih safını yazar.

Ve saf basittir:

Mazlumun safı
ve
Zalimin safı.

Bu ikisinin arasında gri bir alan yoktur.
Gri alan sadece konfor alanıdır.
Konfor alanlarının tarihi olmaz;
tarihi olanlar mücadele alanlarıdır. 

Erol Kekeç/29.03.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eşikler Sessizdir

İnsan hayatını büyük olayların değiştirdiğini düşünür. Bir savaş, bir buluş, bir göç, bir seçim, bir başarı, bir kayıp... Oysa dikkatle bakı...