Öyle bir dönemde ve öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, insanların beyinleri sanki salamuraya yatırılmış da, demleneceği günden önce ses çıkarmamaya yemin etmişler gibi… Bu sadece bir benzetme değil; bu, yaşadığımız çağın ruh hâlinin fotoğrafıdır. İnsan, düşünme yetisini kaybetmiyor belki ama onu askıya alıyor; sorgulama gücünü yitirmiyor ama onu kullanmaktan bilinçli olarak kaçınıyor. Çünkü sorgulamak bedel ister. Çünkü hakikati dillendirmek yalnızlık getirir. Çünkü doğruyu söylemek, çoğu zaman insanı kalabalıkların dışına iter. Ve bu çağın insanı, hakikatin yükünü taşımaktansa kalabalığın konforunu tercih ediyor.
İnsanların muhabbet kurup sizi bir ortama konuşmacı olarak davet ettiklerinde yaşanan o tuhaf ikiyüzlülük, aslında bu zihinsel donukluğun en açık göstergesidir. Fakirlikten, garibanlıktan, muhtaç insanların halinden bahsettiğinizde, yardım etmenin, paylaşmanın, el uzatmanın önemini anlattığınızda alkışlar yükseliyor. Gözler doluyor, başlar sallanıyor, herkes kendini vicdanlı hissetmenin huzuruyla oradan ayrılıyor. Ama aynı ortamda meseleyi kökünden ele alıp, “Neden bu insanlar bu hâlde?” diye sorduğunuzda, o alkışlayan eller bir anda susuyor. Çünkü bu soru, sadece duygulara değil, çıkarların kalbine dokunuyor.
Allah kullarına zulmetmez. Bu, tartışmaya kapalı bir hakikattir. Öyleyse ortada bir zulüm varsa, bu zulüm kulların birbirine yaptığı bir zulümdür. Demek ki birileri, kendi şatafatını büyütmek için başkalarının rızkına el uzatıyor. Demek ki birileri, kendi konforunu artırmak için başkalarının hayatını daraltıyor. Oysa Allah, herkesin rızkına kefildir ama kimsenin konforuna kefil değildir. Bu ayrımın idrak edilmediği bir toplumda, adaletin tesis edilmesi mümkün değildir.
Bugün konfor bataklığında çırpınanların çoğu, o bataklığa kendi emekleriyle değil, başkalarının haklarını alarak saplanmıştır. Bu acı bir gerçektir. Ve bu gerçeği dile getirdiğiniz anda, sizi alkışlayan kalabalık bir anda huzursuz olur. Çünkü o kalabalığın içinde, o sistemden beslenenler vardır. Çünkü o kalabalığın içinde, sessiz kalarak zulme ortak olanlar vardır. Çünkü o kalabalığın içinde, hakikati bilmesine rağmen onu dillendirmeye cesaret edemeyenler vardır.
İşte tam bu noktada, toplumun en büyük kırılma noktası ortaya çıkar: Yardım etmek ile adaleti sağlamak arasındaki fark. Aç olana yemek vermek elbette güzel bir davranıştır. Ama o insanı aç bırakan düzeni sorgulamadan, o düzeni değiştirmek için mücadele etmeden yapılan yardım, aslında sorunu geçici olarak örtmekten başka bir işe yaramaz. Hatta çoğu zaman, o düzenin devam etmesine dolaylı olarak katkı sağlar. Çünkü yardım eden vicdanını rahatlatır, ama zulmeden düzen yerinde kalır.
Oysa salih amel, sadece sonuçla ilgilenmek değil; sebebi ortadan kaldırmaya yönelmektir. Açlara yardım etmek güzel ama onları aç bırakanların bu kötülüğünü ortadan kaldırmak, işte asıl salih amel budur. Bu, daha zor bir yoldur. Bu, daha fazla bedel gerektirir. Ama kalıcı çözüm ancak buradan doğar.
Ne zaman ki “hakkımız” demeye başlarsınız, işte o zaman karşınıza çıkan ilk cümle hazırdır: “Hocam, bunlardan daha iyisi mi var?” Bu cümle, aslında bir çaresizlik ifadesi değildir; bu cümle, bilinçli bir teslimiyetin ifadesidir. Bu cümle, insanın kendi iradesinden vazgeçtiğinin, kendi sorumluluğunu başkalarına devrettiğinin ilanıdır. Bu cümle, bir çıkmaz sokakta başı kesik dolaşan bir zihnin son savunma hattıdır.
Bu anlayış, insanı kör bir döngünün içine hapseder. Çünkü daha iyisinin mümkün olduğuna inanmayan bir zihin, hiçbir zaman daha iyisi için mücadele etmez. Ve mücadele etmeyen bir toplum, mevcut düzenin esiri olmaya mahkûmdur.
İnsan beyninin bu kadar hangara çekilmiş, dış uyaranlara göre yaşayan bir varlık hâline gelmesi gerçekten içler acısıdır. İnsan artık kendi düşünmüyor; ona ne sunuluyorsa onu kabul ediyor. Medyanın, siyasetin, ekonominin, sosyal çevrenin çizdiği sınırlar içinde hareket ediyor. Ve en tehlikelisi, bunu kendi tercihi zannediyor.
İşte tam bu noktada, “La ilahe” demenin anlamı devreye girer. Bu söz, sadece bir inanç beyanı değildir. Bu söz, bütün sahte ilahları reddetmenin ilanıdır. Bu söz, insanın hayatına hükmeden tüm güçleri sorgulamasıdır. Bu söz, korkuların, çıkarların, alışkanlıkların, geleneklerin, sistemlerin karşısında dimdik durmaktır.
Ama bugün birçok insan, bu sözü diline alırken, anlamını hayatına taşımıyor. “La ilahe” demeden “illallah” demeye çalışıyor. Yani reddetmeden kabul etmeye çalışıyor. Oysa reddetmeden kabul etmek, hakikati yarım bırakmaktır.
“Başkaları var mı?” gibi kof sözler, aslında insanın hayatına giren sahte otoritelerin farkında olmadığını gösterir. İnsan, farkında olmadan birçok şeyi mutlaklaştırır. Makamı, parayı, gücü, itibarı… Ve sonra “La ilahe” dediğini zanneder.
Oysa bu beyinler değişmeden, bu zihinsel dönüşüm gerçekleşmeden, bu sözün gerçek anlamı kavranamaz. Ve bu dönüşümü göze alamayanlar, hiçbir zaman toplumdaki sorunların kalıcı çözümünden yana olmazlar. Çünkü onların varlığı, o sorunların devamına bağlıdır.
Karanlık ve sefil yaşamların olduğu ortamlardan haz alan bir kesim vardır. Bu sert bir ifade olabilir ama gerçektir. Çünkü onların itibarı, başkalarının yoksulluğu üzerine kuruludur. Onların gücü, başkalarının zayıflığıyla anlam kazanır. Onların varlığı, başkalarının eğilmesiyle değer bulur.
Bu insanlar, kendi başlarına bir anlam taşımazlar. Onların anlamı, kurdukları düzenin devamına bağlıdır. Ve o düzen, başkalarının haklarını çalmadan ayakta kalamaz.
İşte bu yüzden, böylesi ortamları sarsmadan, bu düzeni yerinden oynatmadan hakikatle tanışmak ve hakikat adına yaşamak kolay değildir. Bu, bir mücadele gerektirir. Bu, bir bedel gerektirir. Bu, bir duruş gerektirir.
Mücadele olmadan hayat olmaz. Hayat olmadan yaşam anlam bulmaz. İnsan, ancak mücadele ettiği ölçüde yaşar. Aksi hâlde sadece var olur.
Bu yüzden herkesi anlamlı bir yaşamın içinde nefer olmaya davet ediyorum. Bu bir slogan değil; bu bir sorumluluk çağrısıdır. Herkes kendi bulunduğu yerde, kendi imkânları ölçüsünde bu mücadelenin bir parçası olmalıdır.
Ve evet, bu yolda yaftalar kaçınılmazdır. Hain denilecektir, bölücü denilecektir, radikal denilecektir, marjinal denilecektir… Toplumsal ajitasyon oluşturacak ne kadar kavram varsa, hepsi üzerinize yapıştırılacaktır. Çünkü sistem, kendisini sorgulayanları susturmak ister.
Ama bütün bu yaftalara rağmen, hakikatin sesi susmaz. Susmamalıdır.
Ve son söz hep aynı yerde durur:
“Ey cahiller! Yoksa Allah’tan başkasına kulluk yapmamı mı emrediyorsunuz? Siz inanmıyorsunuz diye size Kur’an’la öğüt vermekten vaz mı geçelim?”
Bu söz, bir meydan okumadır. Bu söz, bir duruştur. Bu söz, hakikatin önünde eğilmeyen bir iradenin ifadesidir.
Erol Kekeç/22.03.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder